Makale

Peygamberimizin Hayatı Hakkında Yazılan Eserler Üzerine...

Peygamberimizin Hayatı Hakkında Yazılan Eserler
Üzerine...

Ahmet Karadut

TELEVİZYON’ un olmadığı, radyonun yaygınlaşmadığı yıllarda Anadolu’nun pekçok yerinde, kış mevsiminde, köy odalarında, dinî kitaplar okunur, sohbetler yapılırdı. Ahmediye, Muhammediye, Gazevat-ı Seyyid Battal Gazi, manzum Siretu’n Nebî başlıca okunan kitaplardı. Halk son kitabın adını tam söyleyemez, "Seyreti" derdi. Hatta babam hâlâ böyle söyler. Ben de bu manzum Siret’i köy odalarında çok okudum. Ö’nun kendisine has okunuş üslûbu ve makamı da vardı. Hiç unutmam, "Ali gitti Kayser-i Rûm üstüne = Cümlesini dine davet kasdine" diye okuduğumda Hz. Ali’nin Kayseri şehrine kadar geldiğini anlamış, kendi kendime, köyümüzün kuzeydoğusunda Esköy denen mevkide bulunan taştaki iz’in de Hz. Ali’nin olabileceğini düşünmüştüm. Köydeki büyükler, halk öyle biliyordu. Daha sonra bilgi dağarcığı kabardıkça, "Kayser-i Rûm’daki Kayser kelimesi ile Bizans İmparatorlarının kasdedildiğini, Hz. Ali’nin ise bugünkü Anadolu’ya ayak basmadığını, ona ait gibi gösterilen taşlardaki iz’lerin de yalan yanlış bilgi ve rivayetlerden kaynaklanmış olduğunu öğrendik.
Bu misâli konumuza girebilmek için göstermeye çalıştık. Çağımızda kültür ve iletişim araçlarının yaygınlaşması, okur-yazarların çoğalması, düşünce ve tenkîdin gelişmesi Müslümanlara bazı görevler yüklemiştir. Günümüzde Peygamber Efendimizi ve Onun hayatını anlatabilmek için, artık, "Seyreti "ler yetmediği gibi sadece Müslüman okuyucuyu hedef alan, Müslümanlarca eski usûl ve metodla yazılan Siyerler de kâfi gelmemektedir. Bu ihtiyaç çok önceden de hissedilmiştir. İbn Haldun Mukaddimesinde tarih ve tarih tenkidinin felsefesini yapmış, Bîrûnî, tarihî rivayetlere karışan hurafe ve mitolojik unsurlardan yakınmıştır. Tarih efsane ile karışık bir şekilde aktarılırsa, pek çok tarihî vakıaların, tarihî gerçeklerin inkârına se-bep olur denilmiştir. Buna yakın tarihten bir örnek vermek gerekirse, Celâl Nuri, Hâtemü’l-Enbiyâ adlı eserinde (s.8, İst. 1332):" Müslüman erbab-ı kalemine gelince, hezaran-ı, teessüf, bunlar Seyyidü’l-beşer’i beşer olarak muhakeme edememişler, doldurdukları mücelledât’ta, insanoğlu insan ve beşeriyeti ile iftihar eden Peygam-ber’i insaniyetin fevkında görerek kendisine akıl ve mantığın,kavânîn-ı rasîne-i tabiatın hilâfına ve müvâcehe-i tenakuzunda binlerce "mu’cizât-ı galîza isnâd etmişlerdir" diye yazmıştı. Merhum Ahmet Hamdi Akseki, kendi kitaplığındaki Celal Nurînin Hâtemü’l-Enbiyâ sini okumuş, "mu’cizât-ı galîza" terkibinin altını çizerek kitabın kenarına şu notu yazmış: "adâb-ı diniyye hilâfına kaleminden bu kadar galîz kelâm sudur eden bir adama bilmem ne nazar ile bakılmalıdır?" (Akseki’nin bu notu, Di-yanet İşleri Başkanlık Kütüphanesi’nde 5079 numarada kayıtlı kitabın sekizinci sayfasının kenarındadır.)
Merhumu bu notu yazmaya sevkeden şey "galîza sıfatının insan zihninde ilk uyandırdığı manadır. Yoksa sözlüklere bakıldığında, genel olarak, "kaba, nezâket ve terbiye dışı anlamına geldiği görülür. Yalnız şu bir gerçektir ki, ne Celal Nurî, eserinin mukaddimesinde belirttiği esaslara uygun siyer yazabilmiş, ne de Ahmet Hamdi Akseki. Hatta her ikisinin de niyet ve hedefleri aynı olduğu için son sözlerinde birleşmislerdir. Akseki ’Dinî Dersler’ inde (birinci kitap, birinci kısım, s. 52-122, İst. 1339) altmış sayfada nübüvvet meselesini ve kısaca Peygamberimizin hayatını anlattıktan sonra sözlerini şöyle tamamlamıştır: "Hz. Muhammed (s.a.s.) Efendimizin ahlâkına ve hilkatına ait vermiş olduğum şu kısa malûmattan anlaşılıyor ki, Efendimiz tam manasıyla bir insan-ı kâmildir."
Kur’an-ı Kerîm’de, Hz. peygamber’in bir beşer, bir insan olduğu (Kehf 110), melek değil insan cinsinden bir peygamber olduğu (Tevbe 12, Furkan 7), son peygamber olarak gönderildiği (Ahzâb 40), peygamberliğinin cihanşümul, yani evrensel olduğu (Sebe’ 28) bildirilmiş, hareket ve davranışları tak-lîd edilecek güzel bir örnek şahsiyet oluşu (Ahâb 21) üzerinde durulmuştur. Eğer bu mesaj verilmemiş olsaydı O’nun hareket ve davranışları taklîd edilebilir ve yaşanabilir olmasaydı, o insan-ı kâmilin güzel hareket ve davranışları, tavsiyeleri asr-ı saadet ve dört halife devrine sıkışıp kalırdı.
Siyer, genel tarih içinde İslâm tarihi’nin bir koludur. Ana bölümleri Mübteda, meb’as ve megazîdir. Mübteda ile yaratılıştan Hz. Peygambere peygamberlik verilene kadar olan dönem, Meb’as ile buradan başlayıp Hicretin birinci yılına kadar olan dönem. Megazî ile de Hicrî birinci yıldan Resullül-lâh (s.a.s.)’ın vefatına kadar olan dönem kasdedilerek öylece işlenir. Siyerlerin ilki sayılan ibn İshak’ın Siyeri, Kitâ-bu’-Mübtedâ ve’l-Meb’as ve’l-Megâzî adını taşır.
Hicrî ilk üç asır içinde yazılan siyer kitapları, bu bilim dalında, kaynak olmuştur. İbn İshâk (Öİ.151/768), Vakı-dî (öl. 207/823), İbn Hişam (01.218/823) ilk siyer müellifleridir. İbn Saad (öl. 230/ 845)ın et-Tabakâru’l-
Kübrâ’sı üç neslin biyografi sözlüğü ise de bu eserin ilk iki cildi de, Siyerdir. Siyer il-minde özel önem taşıyan Zührî, Urve, Musa b. Ukbe gibi ravilerin rivayetlerinin bu eserlerde mevcut olduğu kabul edilmektedir.
Dikkat edilirse, bu dönemde, Kütüb-i Sitte adı verilen altı büyük hadis kitabından hiçbiri yazılmış değildir. Siyer ve hadis ilmi yazılı ve sözlü rivayete dayanıyorsa da her bilim dalının değerlendirme ölçüleri farklıdır. Bu yüzden raviler farklı olunca aynı haber, siyerlerde farklı, hadis kitaplarında farklı olabilmektedir. Bu fark, özellikle olağanüstü haller ve mucizelerle ilgili rivayetlerde kendini göstermektedir. Mısırlı M. Hüseyin Heykel buna değinerek özetle şöyle diyor: İbn Hişam (218/823)ın Siret’i, Kadı Iyad (54411149)’ın eş-Şifâ’sında ve Ebü’l-Fida (732/1132)nın tarihinde yazdığı birçok harikuladelikleri yazmaz. İbn Saad (230/845) et-Tabakat adlı eserinde Garanik olayının rivayetini tenkid etmeden nakleder. Fakat ondan önce İbn İshak (151/768) bu rivayeti naklettikten sonra "bu zındıkların uydurmasıdır" der. İbn Kesir (774/ 1372) el-Bidâye’sinde şöyle der: Garanik kıssasından bahsedilirse de biz onu anla-yamı’yacak olanların, aykırı bir tarzda kullanmalarına mani olmak için, buraya nakletmiyoruz. Fakat kıssanın aslı Sahihtedir, der. Buhari tarafından yapılan bir rivayetin Müslim tarafından rivayet edilmediğini anlatır." (Hazret-i Muhammed Muştam, s. 44, İst. 1948). "Şerh-i Sadr-göğüs açma hadisesi de Garanik hadisesi gibidir. Rivayetler ihtilaflıdır. Zeyd ve Zeynep meselesinde ise, hem siret hem de hadis kitaplarında anlatılanların tamamı zayıf rivayettir, çürüktür, (s. 52, 102-104.)."
Tek kişinin rivayetine dayanan ve mucize meyanında anlatılan pek çok haber de böyledir. Kelâm âlimleri mucizelerle ilgili bu tek ravili haberler için, tek tek ele alındığında değer ifade etmezse de hepsi birden değerlendirildiğinde tevatür-i manevî hasıl olur. Yani olağanüstü bir takım durumların mucize olarak Hz. Peygamberde zuhur ettiğine topluca iman gerekir, der. Bu ifade İslâm’ı müdafaa için güzel bir ifadedir. (Marüridiyye Akaidi, s.112, Ankara 1992, Diyanet yay.). Kelâm âlimi İslâm’ı müdafaa etmek zorundadır. O’nun görevi budur. Zira Kelâm ilminin tarifinde de bu vardır. Bu zayıf rivayetleri olduğu gibi alan ve hiçbir tenkide tabi tutmayan siyer ve hadis kitaplarının ve müelliflerinin böyle bir endişesi yoktur. Bu okuyucuya bırakılmıştır.
Şimdi günümüzde yeni Müslüman olan bir kimse, mu’cize olarak yalnız Kur’an’ı Kerimi kabul eder, Kuranda geçmeyen olağanüstü nitelikteki haberleri kabul etmezse, bu şahsa, "Sen Müslüman değilsin" diyebilir miyiz?
Demek istediğimiz şu ki, eski kitapların yazıldığı dönemlerdeki metod ve üslûbu ile asrımızın metod ve üslûbu arasında fark büyüktür. Eskiler şimdiki kadar tenkîde değer vermiyor, kitapların çoğu da dinî ve iti-kadî bir endişe ile yazılıp, yalnız Müslümanlara hita-betine tarzı ağır basıyordu. Günümüzde durum farklı pir hale geldi: ’Tarihe ve tarihî olaylara efsane karışırsa tarihî vakıaların, gerçeklerin inkârına sebep olur, denilmektedir". Öyle ise günümüzde Peygamberimizin hayatına dair bir eser nasıl yazılmalıdır? Tesbit edebildiğimiz belli başlı prensipler şunlardır:
1) Kur’an’a göre Hz. Peygamberin hayatı yazılmalı, vahyin dışındaki hayatında Onun bir insan-ı kâmil olduğu vurgulanmalıdır.
2) Eser normal bir biyografi tekniğinde, hurafeden arınmış, yanlış rivayetler ayıklanmış, ihtilaflara değinilmemiş bir şekilde kaleme alınmalıdır.
3) Peygamberlik görevi verilmeden önce Resulullâh’ın cemiyetteki yeri, herkesçe kabul edilen sıfatları, dost ve düşmanları tarafından ikrar edilen ahlâkî özellik ve güzellikleri üzerinde durulmalıdır.
4) Diğer Semavî kitaplarda onun geleceği ile ilgili haberler ve yorumlar araştırılarak yer verilmelidir.
5) Batılılarca yapılan ten-kidler tesbit edilerek bunlara, "Tenkidlere Cevap" demeden yer verilmelidir.
6) Olaylar anlatılırken bütünlük korunmalı, fikirlerle hadiselerin irtibatı kurularak problemlere ışık tutacak yaklaşım tarzı ve yorumu benimsenmelidir.
7) İslâm tarihine ait yazılmış hacimli kitaplardaki rivayetlere ve tenkidler dalmaktan öte, bu tarihçilerin derlediklerini ve kendi yorumlarını katmadan günümüze aktarışlarını ilim adına namuslu bir hareket kabul etmeli, verilen bilgilerin felsefesi yapılarak elde edilen sonuçlar kaleme alınmalıdır.
Siyer müellifinin sosyoloji, psikoloji, edebiyat, askerlik ilmi, kelâm ve benzeri alanlarda uzman olması lazım değilse de bunlardan bihaber olması da düşünülemez. Çünkü tarih, metodu, tenkidi ve yardımcı ilimlerin müdahalesi ile ilmîdir. Yazılacak eser de sıradan bir insanın hayat hikâyesi değil, Allah’ın Resulünün biyografisi olacaktır.
Şuna inanıyoruz ki, bilimsel metodlara uygun, tarafsız ve ilmî çalışmanın ürünü olan bir Siyer, hem İslâm’a hem de insanlığa hizmet edecektir.

HADİSLERDE
Hz. PEYGAMBER
"Ben güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim."
(Seçme Hadisler, S.10, No. 2)
Ebu Hureyre Anlatıyor: "Kendisine bir yiyecek getirildiği zaman, sadaka mı yoksa, hediye mi olduğunu sorar, sadaka ise kendisi yemez, arkadaşlarına yedirirdi. Eğer hediye ise eliyle dokunur ve arkadaşlarıyla birlikte yerdi."
Suyutî. Camius Seyis II. Cilt, Sayfa:86
Ebu Hureyre (R.A.)’den: "Ben devirden devire aileden aileye intikal eden Ademoğullart soylarının en temizinden naklolundum." (Buhari, C.9, S.272)
Yine Hz. Aişe Peygamberimizin evdeki halini anlatırken: "Herkesin evinde yaptığını yapar, elbisesini yamar, ayakkabısını tamir eder, koyunlarını sağar, kendi işini kendisi yapar" demiştir.
(Ahmet bin Hambel, Müsned, VI. Cilt, 9.131)