Makale

Allah'ın İnsandan, İnsanın Allah'tan Razı Olması

Allah’ın İnsandan, İnsanın Allah’tan
Razı Olması

Doç. Dr. Selim Özarslan
Fırat Üniv. İlâhiyat Fak.


İnsan her zaman olduğu gibi şimdi de yani teknolojinin ve telekomünikasyonun son sınırına geldiği, bilgi çağı olarak da tanımlanan günümüzde mutluluğu ve iç huzurunu aramakta, yaşantısına anlam kazandırma çabası içerisinde bulunmaktadır.

Genel olarak bütün dinlerin özel olarak da ilâhî dinlerin amacı insanı mutlu kılmaktır. Bu bağlamda ilâhî dinlerin son halkası olan İslâm’ın nihaî hedefi de yeryüzünde yaşayan insanlığın dünya ve ahiret saadetine ulaşmalarını temin etmektir. Bu nasıl sağlanacaktır. Bu sorunun cevabını da yine İslâm’ın temel kaynağı Kur’an’-ı Kerim vermekte âdeta şöyle söylemektedir: Hayatını öyle güzel ve değerli şeylerle anlamlandır ki, “sen Allah’tan razı / hoşnut, O da senden razı olarak Rabbine dön, (seçkin) kullarım arasına katıl ve cennetime gir!” (Fecr, 28-30)

İslâm düşüncesinin üç sacayağını oluşturan Kelâm, İslâm Felsefesi ve Tasavvuf’un odak noktasında da insanın mutluluğu bulunmaktadır. Bu ilimlerin ortak araştırma konuları arasında Allah-âlem, Allah-insan ilişkisi özellikle göze çarpmaktadır. Bu bağlamda Allah-insan münasebeti çerçevesinde değerlendirebileceğimiz bir konu da Allah’ın insandan, insanın ise Rabbinden razı olması olgusudur. Allah’ın yoktan var ettiği insandan razı ve hoşnut olmasını, bireyin O’nun dinini kabul etmesi, O’nun emir ve buyruklarına boyun eğip, yasakladıklarından da kaçınma çabası içerisinde olması ile yani makbul amellerle (Yazır, Muhammed Hamdi, Hak Dîni Kur’an Dili, Çelik- Şura, İst., trs. VIII, 444) izah edebiliriz de insanın Allah’tan hoşnut olması ne anlama gelmektedir. Üzerinde durup düşünülmesi gereken soru da bu olsa gerekir. Ancak buradan Allah’ın rızasını hafife aldığımız şeklinde bir sonuç çıkarılmamalıdır. Çünkü mümin bireyin en yüce ideali ve en büyük mutluluğu Allah’ın rızasına ulaşmaktır. Nitekim Kur’an’da bu gerçek bütün açıklığıyla vurgulanmıştır: “Allah mümin erkeklerle mümin kadınlara içlerinde ebedî kalacakları, altlarından (zeminlerinden) ırmaklar akan cennetler ve adn cennetlerinde güzel meskenler vaat etti. Allah rızası ise hepsinden daha üstündür. İşte en büyük saadet de budur.” (Tevbe, 72) Bu ayette belirtildiğine göre en büyük mutluluk Allah’ın rızası olmuş olmaktadır. Yunus Emre (1241-1321) de bu gerçeği:

“Cennet cennet dedikleri bir ev ile birkaç huri,
İsteyene vergil anı bana seni gerek seni” dizeleriyle dillendirmiştir.

İnsanın Allah’tan razı olmasının ne anlama geldiği hususundaki soruya cevap aramadan önce razı olmaktan ne anlamalıyız, öncelikle bunun üzerinde durmamız gerekecektir.

Rıza’nın sözlük ve terim anlamı

Rızâ, (ra-dı-ye) kökünden mastar olup, Arapça lügatlerde istememezliğin, kızgınlığın, hoşnutsuzluğun zıddı, sızlanmama, yakınmama, itiraz etmeme, şükranla karşılama, razı olmak, memnun olmak, hoşnut olmak ve Allah’ın sevap verecek şekilde bir şeyi murat etmesi (İbn Manzûr, Ebi’l-Fadl Cemaluddîn Muhammed b. Mükerrem, Lisânü’l-Arab, Darü’s-Sadr, Beyrut, 1410/ 1990, XIV, 323-324; Uludağ, Süleyman, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, İstanbul, 1991, 396; Cebecioğlu, Ethem, Tasavvuf Terimleri ve Deyimleri Sözlüğü, Ankara, 1997, 592) anlamında kullanılmaktadır.

Yukarıda anılan ayetin anlam örgüsünden anlaşıldığına göre rıza çift yönlüdür:
1- Allah’ın yarattığı bireyden razı olması.
2- Bireylerin yaratıcıları Allah’tan razı olmaları.

İnsanın Allah’tan razı olması, kulun Allah’ın kendi hakkındaki hükmünü (kaza) çirkin görmemesi olurken, Allah’ın kuldan razı olması ise, yüce Allah’ın kulunu emirlerini yapan ve nehiylerinden kaçınan olarak görmesidir. (İsfehânî, Hüseyin b. Muhammed Rağıb, el-Müfredâtü Fi Garibi’l-Kur’an, İstanbul 1986, 286) Başka bir deyişle bireyin Allah’tan razı olması, Allah’ın buyruklarını yerine getirmesi ve hükümlerine boyun eğmesi olurken, Yüce Allah’ın yarattığı bireyden razı olması, onun için sevap, nimet, mükâfat ve ikram irade etmesidir. (Hucvirî, Ali b. Osman Cüllabî, Keşfu’l- Mahcûb (Hakikat Bilgisi), Çev. S. Uludağ, İstanbul, 1982, 284)

Râdiyeh kelimesi râdiyeten, râdiyetün ve râdiyetin formunda Kur’an-ı Kerim’de dört ayrı yerde (Hâkka, 21; Gâşiye, 9; Fecr, 28; Kâria, 7) “hoşnut olma, razı olma” anlamında kullanılmıştır.

”Allah onlardan razı olmuştur, onlar da O’ndan razı olmuştur” ifadesi Kur’an’da dört ayrı surede (Bkz. Maide, 119; Tevbe, 100; Mücadele, 22; Beyyine, 8; Ayrıca bkz. Abdülbâkî, Muhammed Fuat, Mu’cemü’l-Müfehres Li Elfâzi’l-Kur’ani’l- Kerim, İstanbul, 1987, 321) geçmektedir. Lügat sahibi İbn Manzûr (ö.711/1311) söz konusu bu ayetlerin yorumunu şu şekilde yapmaktadır: Allah onların yapıp ettikleri eylem ve davranışlarından (fiillerinden) hoşnut olmuş, onlar da yapmış olduklarının karşılığını verdiğinden dolayı Allah’tan memnun ve razı olmuşlardır. (İbn Manzûr, Lisânü’l-Arab, XIV, 324) Demek ki, önce insanlar kendileri, içinde yaşadıkları sosyo-kültürel çevreleri için iyi, güzel ve yararlı eylem ve davranışlarda bulunmuşlar, Rableri de onların bu tutumlarından dolayı onlardan razı ve hoşnut olmuştur. Rablerinin kendilerini rıza ve hoşnutluk nimetine kavuşturmasından ötürü de insanlar O’ndan memnun ve hoşnut olmuşlardır. Bu yolla Allah-insan ilişkisi ulaşabileceği en üst seviyesine varmış olmaktadır.

Başta müfessirler olmak üzere birçok İslâm düşünürü de bu manaya yakın başka yorumlarda bulunmuşlardır. Kelâmcı, filozof ve müfessir olan Râzî (ö.606/1210) insanın Rabbinden razı olmasını Allah’ın verdiği mükâfatlara bağlarken, Allah’ın kulundan razı olmasını da dünyada iken yaptığı iyi ve hayırlı eylem ve davranışlarıyla yorumlamaktadır. (Râzî, Fahreddin b. Ziyauddin Ömer, Tefsirü’l-Kebîr (Mefâtihu’l-Gayb), Daru’l-Fikr, Beyrut, 1415/1995, XXXI, 179) Mu’tezilî düşünür ve yorumcu Zemahşerî (538/1143) ise “kendisine verilen şeylerle” (Zemahşerî, Ebi Kasım Mahmud b. Ömer, Tefsiru’l-Keşşâf an Hakâiki Gavâmidi’t- Tenzîli ve Uyunu’l- Ekâvîli fî Vucuhi’t-Te’vîl, thk. Abdurrazzak el-Mehdi, Daru’t-Türâsi’l-Arabî, Beyrut, 1417/1997, IV, 756) mümin bireyin Rabbinden razı olduğu kanaatini taşımaktadır.

Tasavvufî düşünceyle Kur’anî ayetleri yorumlamaya çalışan İsmail Hakkı Bursevî (ö.1137/1724)’nin yaptığı yorumda da “insanların Allah’ın kendilerine verdiği devamlı nimetlerden ötürü O’ndan hoşnut oldukları” (Bursevî, İsmail Hakkı, Tefsirü Ruhu’l-Beyan, İstanbul, 1389, X, 432) düşüncesi öne çıkmaktadır.

Yine tasavvufî bir üslûp ve bakış açısıyla Kur’anî söylemleri anlamlandırma çabası içinde olan Alûsî (ö.1270/1853) de “kendisine verilen sonsuz nimetlerden dolayı bireyin Rabbinden razı olacağını” (Alûsî, Ebi’l-Fadl Şehabüddin Mahmud, Ruhu’l-Meânî Fi Tefsiri’l-Kur’ani’l-Azim ve Seb’il-Mesânî, Beyrut, 1405/1985, XXX, 131) ifade etmek suretiyle aynı yorum örgüsüne vurgu yapmıştır.

Çağdaş Kur’an yorumcuları kategorisinde değerlendirebileceğimiz Sâbûnî Safvetü’t-Tefâsîr isimli eserinde, bireyin Allah’tan razı olmasını “Allah’ın kendisine verdiği nimetlerle” (Sâbûnî, Muhammed Ali, Safvetü’t-Tefâsir, Daru’l-Fikri’l-Arabî, Mekke, trs. III, 556) izah etmekte bu yorumuyla da selef âlimlerinin görüşüne katılmış olmaktadır. Görülmektedir ki klâsik ve çağdaş Kur’an yorumcuları bireyin Allah’tan razı ve hoşnut olmasını bireyin yaptıkları iyi ve faydalı eylemlerine karşılık Allah’ın ona verdiği sürekli nimetlere bağlama hususunda hemfikirdirler.

Bu düşünce ve anlamlandırma çabalarını ifade ettikten sonra şimdi de Allah’ın kendilerinden, kendileri de Allah’tan hoşnut ve memnun olan insanların ne gibi niteliklerle mücehhez oldukları üzerinde duracağız. Bunu tespit etmek için de Allah’ın kendilerinden razı olduğu, kendilerinin de O’ndan razı olduğunu dillendiren Kur’anî metinleri irdeleyeceğiz.

Evrenin sahibi mutlak kudret, yaratıklarından razı olmasının ilk ilkesini iman olarak belirlemiştir. Bu iman mutlak kudretin varlığı ve birliğinin kabulünü içerdiği gibi Hz. Peygamber’in O’ndan getirdiği ilâhî buyrukları da kapsamaktadır. İlk prensip olan imanlı oluştan sonra razı olunacaklarda bulunması gereken ikinci nitelik, imanının gereği olarak bireyin kendisine, sosyal yaşamında ilişkili olduğu diğer insanlara ve çevresine yönelik yararlı işler yapmasıdır. (Beyyine, 7) Bu yararlı işler Kur’an’ın kendisine özgü ifadesiyle ‘amel-i sâlih’ler yalnızca dinin temel rükünlerinden olan namaz, oruç, zekât, hac vb. gibi ibadetlerle sınırlı olmayıp, Allah’ın hoşnutluğuna uygun, insanların iyiliğine hizmet eden, hayra ve iyiliğe aracı olan her türlü uzlaştırıcı işler yapmayı ve ilâhî yasaklardan kaçınmayı da kapsamaktadır. (Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, IX, 39) Rabbin razı ve Rabden de razı olacaklarda iman ve onun gereği olan yararlı işleri yapmanın yanı sıra bulunması gereken bir başka nitelik de Rablerinden gereği gibi haşyet duymaları hususudur. Haşyet ise, Allah’ı ululama yani yüceltme ile sevgi sonucu ortaya çıkan saygı anlamını ifade etmektedir.

Allah’ın kendilerinden razı olduğu insanların ortak özelliklerinden bir tanesi de onların doğruluklarıdır. (Maide, 119) İnsanlar dünyada sergilemiş oldukları doğruluklarının karşılığını ahirette Allah’ın rızasına kavuşmakla almış olacaklardır. Allah’ın bu tarifi mümkün olmayan, hayali bile tahayyül edilemeyen rızasına ulaşan bireyler de O’ndan razı olacaklardır.

Allah’ın dinine girip onu yüceltenler (Tevbe, 100) de söz konusu ilâhî rızaya ulaşanlar ve Allah’tan hoşnut olanlar arasında bulunmaktadır.

O halde bütün bu Kur’anî çıkarım ve yorumlardan hareketle insanın yaratanından hoşnut olmasını, yüce Allah’ın kendisine doğru yolu gösterip mümin olma niteliğine kavuşturmasına, bu imanın gereği olan eylem ve davranışlarda bulunmasına yardımcı olmasına ve en sonunda da Allah’ın katında kendisi için hazırlanan sonsuz nimetlerle müjdelenmesine bağlayabiliriz.