Makale

KÂMİL BİR MÜ’MİN BAŞKALARINI NASIL SEVMELİ?

KÂMİL BİR MÜ’MİN BAŞKALARINI NASIL SEVMELİ?

A. Hamdi KASABOĞLU

Din İşleri Yüksek Kurula Üyesi

Resûlü Ekrem: “Sizden biriniz kendisi için sevdiği bir şeyi kardeşi için de sevmedikçe imânı kâmil olmaz.” buyurmuştur.

Sevgi: İnsanın yaradılışı itibariyle, hoş gördüğü ve mizacına uygun bulduğu şey’e meylidir. Sevgi ya maddî veya manevî olur. Maddî sevgi gö­zün kâinattaki, varlıktaki, güzel şeyleri görmesiyle, kulağın güzel sesleri işitmesiyle, burnun güzel kokuları koklamasiyle meydana gelir.

Manevî sevgi ise, varlığın güzelliğini akılla telezzüzdür. Sevgi avama göre ihsâna bağlıdır. İhsan çoğaldıkça sevgi çoğalır. İhsân azaldıkça sev­gi azalır. Sevginin, dünyâ menfaatlerine dayanan beşerî bazlarla te’lîfi kabil değildir, çünkü sevgi mârifet meyvesidir. Bu meyve ise her fena­lıktan beri olan fazilet sahiplerinde bulunur. Bu zevata göre ahlâk kural­larına riâyet etmek gayet kolaydır. Bunun için fazilet sahibi bir mü’min, emâneti ehline vermeği, kendisine verilen emâneti korumağı, ahdini îfâ etmeği, verdiği sözde durmağı seven bir kimsedir; diğer mü’min kardeş­lerinin de böyle olmasını ister. Mü’min azîm ve irâde sahibidir; başkala­rının da azîm ve irâde sâhibi olmasını ister, Mü’min doğrudur, âdildir, hakimdir; başkalarının da böyle olmasını arzu eder.

Mü’min; her işi yerli yerince zamanında yapan, zamânın kıymetini bilen, vaktini boşa geçirmiyen, çalışan, zengin olmak isteyen, servetiyle fakirlere, muhtaçlara, yoksullara, yetimlere, hulâsa: Her muhtâca yar­dıma koşan, akrabasının, komşularının, milletinin, vatanının ilerlemesi için her türlü fedâkârlıkda bulunan; yol, köprü, çeşme, okul, hastahâne, cami gibi hayır müesseselerine yardıma koşan, vatanı korumak için ordu­sunu yeni silâhlarla teçhiz etmeği seven bir kimsedir.

Mü’min, vazifesini seven, vazifesine candan bağlanan, küçüklerine iyi muamele eden, onlara dâima sevgi ve büyüklerine saygı gösteren, itâat eden bir kimsedir; herkesin de böyle olmasını ister.

Mü’min afîfdir, afifi sever. Çünkü iffet insanı bütün fenâlıklardan ko­rur. Afîf bir mü’min başkasının canına, malına, ırzına, namusuna tecâvüz etmekten çekinir; hakkına râzı olur ve bütün zorluklara, meşakkatlara göğüs gerer, sabreder ve başkalarına da sabrı tavsiye eder. Hak ve hakîkattan ayrılmadığı gibi hak ve hakikati başkalarına da tavsiye eder. Esir­gemeyi, bağışlamayı sever; başkalarının kusurlarım affeder.

Mü’min temizdir; temizlikle sıhhatin devam edeceğini, ibâdetin te­mizliğe bağlı bulunduğunu, temiz olanların her sûretle öğülmeğe lâyık kimseler olduğunu bildiğinden diğer mü’minlerin de böyle olmasını ister.

Olgun mü’min, dâima iyilik eden; dedi-kodu etmeği sevmeyen, lâf getirip götürmeyen, yalan söylemeyen, yalan söyleyeni sevmeyen, yalan­cı şâhidlik etmeyen, başkalarına isnad ve iftirâlarda bulunmayan, hased, garaz, kin, buğuz etmeyen, edenleri sevmeyen, her çeşit kötülükten kaçı­nan ve her çeşit yardıma koşan bir kimse olduğundan bütün insanların da böyle olmasını ister.

İşte dâima böyle hareket eden bir mü’min, Resûlü Ekrem’in; “Sizden biriniz kendisi için sevdiği şeyi kardeşi için sevmedikçe îmâm kâmil ol­maz.” Hadîs-i şerifinin sırrına mazhâr olur.