Makale

Türk Dünyasında Tutkal Dil Birliği

GÜNDEM

Türk Dünyasına Tutkal
Dil Birliği

Dr. Ayşe İLKER
Gazi Üniv. Fen-Ed. Fak. Öğr. Üyesi


İnsanı diğer yaratılmışlardan ayıran en önemli hususiyeti, akıl sahibi olması ve düşünebilmesidir. İnsanın bir kıymet ifade etmesi ancak düşünceleriyle ve düşüncenin tezahürü olan hareket ve tavırlarındaki netlikle mümkündür. Düşüncenin ortaya çıkarılması ve anlatılabilmesi ise söz yoluyla olur. Söz, başka bir deyişle kelâm, kutsaldır. Kâinattaki hemen her şey, belki de, söz ve kelâm üzerine kurulmuştur.
Dil, sözlerin mantıklı ve düzenli bir armonisidir. Bizim dilimiz Türk Dili, bu armonilerin en güzel ve en gelişmiş olanlarından biridir. Dilimiz, yüzyıllar boyunca, sarsılmaz şahsiyetler, nesillere ulaşacak abideler, su gibi duru ve berrak ellerle beslenmiş ve bugüne, arkasında çok zengin bir mirasla gelmiştir. Bizler, bu mirası ne kadar incelersek, tahlil edersek edelim, tükenecek gibi değildir.
Türk Dili, daha 6. ve 7. yüzyıllarda, Orhun Abideleri ile mükemmel denilebilecek bir ifade imkânına kavuşmuştu.
Köl Tigin âbidesinde, "Tanrı gibi gökte olmuş Türk Bilge Kağan, bu devirde tahta oturdum. Sözümü sonuna kadar
dinle"(1) ifadeleri kesin ve kararlı ifadelerdir ve söz üzerine kurulmuş ifadelerdir. Bilge Kağan’ın ağzından verilen ifadelerde, ebedî olarak sadece Tanrı’nın yaşayabileceği, kişi oğlunun hep ölmek için yaratıldığı belirtilmiş® ve bu sözler ebedî olsun diye taşlara kazınmıştır. Bizim sözümüz, dilimizin kelimeleri, işte böylece yüzyılların üstünden aşarak bugüne ulaşmıştır.
8., 9. ve 10. yüzyıllarda, dilimiz artık son derece felsefî ve soyut konu ve kavramları kendi sözleriyle ifade ve izah edebiliyordu. Esas olarak "ideal insan"ın işlendiği Kutadgu Bilig’de, Yusuf Has Hacib dil ile ilgili hikmetli ifadeler kullanır. Hacib’in sözlerinden bazı örnekleri buraya almak istiyorum: "Bütün canlılar,bütün bu sayısız mevcudat, Tanrı’nın birliğine dil ile şehadet getirir". (85. sayfa, 1021. beyit) "Tanrı, yüz binlerce mahlûkatı yarattı, onların hepsi Tanrı’yı dilleriyle öğerler". (85. sayfa, 1022. beyit) "Vücut sahibi insana lâzım olan şeylerden biri dil ve söz, biri de gönüldür". (85. sayfa, 1023.beyit) Yusuf Has Hacib, bu edebî ifadelerden başka,bir de o dönemin atasöz- lerinden birini nakleder: "Akıl süsü dil, dil süsü sözdür". (30. sayfa, 274. beyit)(3). Hacib, Kutadgu Bilig için, sözünü söyleyip kitabını yazdığını ve bu kitabın iki cihanı tutacak el olduğunu belirtir*4*.
11. yüzyılda Kaşgarlı Mahmut, Türk Dilinin öylesine gelişmiş ve zengin bir dil olduğuna inanıyordu ki, Araplara Türkçeyi öğretmek için Divanü Lügati’t- Türk adlı eserini yazıyordu. Divanü Lügati’t-Türk, ilk Türk sözlüğüdür ve Türkçe’den Arapça’yadır. Kaşgarlı Mahmud’a göre Tanrı, Türkleri her milletten üstün yaratmış,yeryüzüne onları hakim kılmış, hakanları onlardan çıkarmış ve dünya milletlerinin idaresini onların eline vermiştir. Bunun için Allah, Türklerle beraber çalışanı aziz eyler, dileğine kavuşturur ve kötülerin şerrinden korur; derdini anlatmak ve Türklerin gönlünü kazanmak için, onların dilleriyle konuşmaktan başka yol yoktur®. Yine bu dönemin eserlerinden ve dilimizin önemli kaynaklarından biri olan, Edib Ahmet Yüknekî’nin Atabetü’l- Hakaayık adlı ahlâk ve öğüt kitabında da, pek çok soyut ve hikmet mevzûu konunun, dilimiz ile çok açık olarak anlatıldığı görülmektedir. Edib Ahmet Yüknekî’den de bir örnek vermek istiyorum: "Dili yalan erden ırak dur, kaçın; geçir sen de ömrünü doğruluk üzere, ağız dil bezeği, doğru söz olur; doğru sözle, sözünü ve dilini süsle(6).
13. yüzyılın sonu ve 14. yüzyılın başında yaşamış olan Yunus Emre ve ortaya koymuş ol-duğu eserler, Türkçenin artık pırıl pırıl bir mecrada akmakta olduğunu gösterir. Yunus, derin bir iman sahibidir. Bilgilidir. Eserlerinde, onun bilgisinden dolayı mağrur olduğu hiç görülmez, müthiş bir mahviyyet içindedir. ifadeleri derindir, ama herkesin anlayabileceği birşey- ler vardır bu ifadelerde. Ve Yunus Emre, dilimizin en önemli nirengi noktalarından biri olur. Yunusumuzun berraklığından da bir örnek vermek istiyorum: “İlim ilim bilmekdür, ilim kendin bilmekdür /Sen kendini bilmezsin, ya nice okumak- dur. Okumakdan mani ne, kişi Hakk’ı bilmekdür/Çün okudun bilmezsin, ha bir kurı emekdür.
Okıdum bildüm dime, çok taat kıldum dime/Eri Hak bilmez isen, abes yire yilmekdür. Dört Kitabun manisi, bellüdür bir elifde/Sen elifi bilmezsin, bu nice okumakdur.
Yigirmi dokuz hece, okusan ucdan uca / Sen elif dirsün hoca, manisi ne dimekdür. Yunus Emre dir hoca, girekse var bin hacca / Hepsinden eyüce,bir gönüle girmekdür(7)
Yunus’un bu dile gelişinden sonra, Ahmed Yesevi, Hoca Mesud, Aşık Paşa gibi şahsi-yetlerin elinde de, Türkçe başka unsurlarla beslenerek gelişmesine devam eder. Dilimiz, daha sonra Osmanlıca dönemi olarak adlandıracağımız döneme girer ve yabancı dillerin hu-susiyetleri, terkipleri ve kelimeleri bünyeye aşılanmaya başlanır. Yabancı dillerden aldığımız pek çok kelimeyi Türkçeleştiririz. Artık Türkçe, pek çok etkiye maruz kalmıştır ve aldığımız kadar, başka dillere de kelime vermekte devam ederiz.
Yüzyıllar, dilimiz ile oluşturulmuş taşları, kâğıtları, varağı, divanları, mesnevileri, bağrında muhafaza eder. Bütün bu ortaya konmuş malzeme, Türk insanının, bizim insanımızın, gönlündeki sevinçler, içindeki yaralar, gözlerindeki ümitler, değişen coğrafyalarıdır. Değişen coğrafyalarda, yıllar boyu karşı karşıya gelmemiş, kendilerini birbirlerine dilleriyle anlatamamış insanların; bundan böyle, kendi sözleriyle, canlarıyla, gönülleriyle anlatabileceklerinin heyecanı dalgalanmaktadır. Bilge Kağan, Bumın Han, Köl Tigin, o topraklardadır. Kaşgarlı Mahmud’un, Yusuf Has Hacib’in, Ahmed Yesevî’nin yaktıkları ateş, hala tütmektedir.
Türk Dili, vefakâr ve cefakâr bir anne gibi Bucak’tan, Üsküp’ten, Kosova’dan Turfan’a; Yerkut’a, Yakut’a kadar bütün Türk illerini kucaklayacak ve yavrularını bir daha üvey ellere bırakmayacaktır. Bu ümidimizi, Reşid Rahmeti Arat’ın şu görüşleri ile desteklemek istiyoruz: "Millî bağ olarak Türk Dilinin oynadığı rolü, belki diğer dillerin hiç biri oynamamıştır denilebilir. Türk Dili, gerek tarihî devirlerde ve gerek bugün çok geniş bir saha işgal eder. Bu dili konuşanlar İdarî ve siyasî teşkilât bakımından, muayyen sınırlar içinde bazan birbirinden oldukça ayrı kalmış ve muhtelif devirlerde kültür vasıtaları birbirinden oldukça farklı olmuştur; bilhassa hudutlarda oturanlar, birbirinden çok farklı milletler ve kültürler ile sıkı temasta bulunmuşlardır. Bütün bunlara rağmen, Türk camiasının çok ehemmiyetsiz bir farkla aynı dili konuştuğunu ve yazdığını düşünürsek, Türk Dilinin tarihteki rolü daha açık anlaşılmış olur" (8).
Dilimiz, birliğimiz ve Türk dünyasının birliği için bir tutkaldır. Eğer bu tutkal olmazsa, birliğin unsurları darmadağın olma tehlikesi ile karşı karşıya kalacaktır. Türk Dili, bugüne kadar her türlü yabancı etkiyi ve unsuru bünyesinde eritmiştir. Hiç bir dış etki ve dış unsurun bu bünyeyi bozmağa gücü yetmemişti^ Bundan sonra da böyle olacağını tarihî hadiseler ve bugün yaşadıklarımız göstermektedir.

1. Büyük Türk Klasikleri, C.1, s. 60.
2. Reşid Rahmeti Arat, Kutadgu Bilig Çevirisi, Ankara, 1974.
3. Büyük Türk Klasikleri, cilt I, s. 143.
4. a.g.e, s. 118.
5. a.g.e., s. 161.
6. a.g.e, s. 280.
7. Türk Dünyası El Kitabı, cilt II, s. 59, Ankara, 1992.