Makale

Nevval Sevindi: "Evlilik; sıcaklık, bağlılık, vefa, sevgi ve paylaşımdır."

RÖPORTAJ

Nevval Sevindi:

"Evlilik; sıcaklık, bağlılık, vefa, sevgi ve paylaşımdır."

Hafsa Fidan-Aliye Abdurrahman

Pek çoğumuzun kitaplarından ve ekranlardan tanıdığı Nevval Sevindi çok çeşitli alanlarda pek çok çalışmaya imzasını atmış bir yazar. Kendisi ile sevgi, aşk, birey olmanın önemi, aile konularında bir söyleşi yaptık. Bizi evinde kabul etti ve sorularımıza içtenlikle cevap verdi.

- Size göre sevgi ve aşk nedir?
Aşk ve sevgi genel olarak Türkiye’de çok yüzeysel bir şekilde tanımlanıyor. Aşk daha çok Batıdan gelmiş bir şey gibi gösteriliyor. Bu çok doğru değil, aşk Batıya ait bir kavram değildir. ’Aşk’, Arapça ’ışk’ tan geliyor; sarmaşık gibi sarar anlamındadır. Doğu aşkın vatanıdır. Aşkın yüzlerce yıldır yaşadığı, çeşitli ürünlerinin oluşturulduğu ve aynı zamanda gönül dünyasının var olduğu yer Doğudur. Bunun karşısına Batı sevgiyi koyar. Çünkü aşk aşağılandığı için sevgi daha uzun ömürlü ve daha yüceltilen bir kavram olarak ortaya konmuştur.
- Konuyu Kur’an’la ilişki- lendirecek olursak şöyle diyebilir miyiz. Biz de Kur’an bizzat bireyi önemser. Yani her birey önemli Kur’an’a göre. Aşkta da ’birey’ olduğumuzun ve karşımızdaki insanın da ’birey’ olduğunun farkında olmamız çok önemli. Kur’an bize bunu hatırlatıyor.
Evet, çok güzel bir yorum yaptınız. Kur’an insanı birey olarak görüyor. Çünkü insanın her insan kadar -tasavvufta da dendiği gibi- Allah’a ulaşma yolu var. 6 milyar insanın 6 milyar ulaşma yolu.
Bu bireyin özel olduğunu önemli olduğunu gösterir ve bireye gönderme yapar. Herkes kendi günahının ve sevabının karşılığını görecektir. Kur’an hiçbir zaman bir başkasınınkini ödeyeceksin demez. İslamiyet’in de en önemli yönü bu zaten. Bireyin kendi iç dünyasında yaptığı yolculuk, bir yere ulaşma çabası da önemlidir. Bu da zaten tek başına yapabileceğimiz bir şeydir.
- Yani aşk bir olmak ama aynı zamanda ayrı kalabilmektir diyebilir miyiz?
Evet, aşk hem birbiri içinde erimek anlamını taşıyor aşk hem de siz ayrı ayrı da bireysiniz anlamını. O nedenle de bence Kur’an-ı Kerim, insan ilişkisine bu konuda çok önemli ve çok çağdaş bir yorum getirmektedir.
- Konuyu sizin sıkça bahsettiğiniz hayal kırıklıklarına getirmek istiyorum. İnsanlar genelde mutluluğu başka yerlerde, dışarıda arıyor. Mesela ailesinde mutlu olamadıysa, evlendiğinde eşinin kendisini mutlu edeceğini umuyor. Halbuki kendimizi mutlu etmeyi öğrenebilsek belki de hayal kırıklıkları daha aza inecek diyebilir miyiz?
Evet, bu çok temel bir sorun zaten. İnsanlar hep beni mutlu edecek bir kadın, beni mutlu edecek, beni zenginleştirecek bir erkek beklentisi içinde oluyor. Beklenti hep karşı tarafın bir şey yapması üzerine kuruluyor ve ona bağlanıyor. Ben ne yapabilirim, benim hayatı zenginleştirmem nasıl mümkün olur diye düşünülmüyor. Yani; vermek, kendisini zenginleştirmek, kendisine insan olarak da yatırım yapmak, kendisinin gelişmesini sağlayacak şeylerle ilgilenmek. Bunlarla hiç kimse meşgul olmuyor, en kısa yoldan bunları nasıl ele geçiririm diye bakıyor.
- Bu psikolojiyi nereden kazanıyoruz, neden sahip olmayı daha çok istiyoruz?
Çünkü sahip olmak daha kolay. Hem maddi hem manevi anlamda. Kendini geliştirmek çok zor bir şey. insanlar bizde zor yollara alıştırılmıyorlar. Kendini ifade etmek, kendini yetiştirmek, yani kamil bir insan olmanın imkansız bile olsa peşinde koşmak gerektiği insanlara öğretilmiyor. Tam tersine maddi manevi en kısa yoldan ve daha çok şekil itibariyle bir şeyleri yapmanın yeterli olduğu öğretiliyor.
- Birey olmanın öneminden sık sık bahsediyorsunuz. Siz Türkiye’yi iyi tanıyan bir insansınız. Hem Türkiye’de hem yurt dışında uzun süre bulundunuz. Sizce ülkemizde birey olma yolundaki engeller nelerdir?
Çok önemli bir soru bu... Nasıl birey olunur? Önce doğumunuzdan itibaren başlayıp ailenizin sizin birey olduğunuzu kabul etmesi gerekiyor. Çocukluktan bu alışkanlığı almanız için size birey muamelesi yapılması gerekiyor. Senin de bir düşüncen var mı? Sen ne istiyorsun? Neyi giymek istersin? Çünkü siz, on bin defa karar verdikten sonra bir konuda karar vermeyi öğreniyorsunuz, belki milyon kere. Ama size karar verme fırsatı hiç verilmezse siz karar vermekte aciz biri olarak kalıyorsunuz.
- Belki evlilikte eşlerin birbirleri adına karar vermeye çalışmaları zamanında karar verme yetilerinin bastırılmış olmasından kaynaklanıyor.
Bu konuda sürekli engellenmiş olmaktan kaynaklanıyor. Mesela tabak çanak kırarsın diye taşıtmadıkları zaman, otuz yaşında ilk defa taşımaya başlarsanız yine kırarsınız. Çünkü bir deneyiminiz yok. Bizde hata etmeye izin verilmiyor. Oysa hata yapmadan yaşamamız mümkün değil. Biz her şeyi çocukluktan itibaren tabak çanak kırmaktan başlayarak öğreniriz. Herkesin kendi kafasını vurup kendisinin öğrenmesi gerekiyor. Yani öğütler bir yere kadar götürür. Önemli olan hayatta yaşayarak öğrenmektir. Bir şey, siz yaşadığınız, tecrübe ettiğiniz zaman sizin için kalıcı olur.
- Ben yine aile konusuna dönmek istiyorum. Toplumumuzda çocukların yetiştirilmesinde, eğitiminde genelde anneler etkili oluyor. Anneler çocuklarla daha fazla vakit geçiriyor. Sizce babalar da çocukların eğitiminde biraz daha etkili olmalı mı?
Baba rolü erkek çocuk için çok önemli bir rol olduğu gibi, kız çocuk için de önemlidir. Başarılı kadınlar ’baba kızı’ denilen modellerdir. Ben bir baba kızıyım, babamla aramızda çok yakın bir ilişki vardır. Bu size kişilik veriyor, erkeği de tanımış olarak yetişiyorsunuz o zaman. Bizde eve para getirme baba olmak için yeterli gözüküyor. Oysa böyle değil, baba olmak ciddi bir sorumluluk ister, kız ve erkek çocuğuna erkek modeli gereklidir.
- Beraber geçirilen zamanlar arttırılmalı mı diyorsunuz?
Kesinlikle, çünkü siz bir örneksiniz. Çocuklar o örneğe bakarak erkeği tanıyor, babayı tanıyor, çocuğunuz baba olmayı sizden öğreniyor. Kız çocuğunuz bir kocanın nasıl olacağını sizden öğreniyor. Bir erkeğe nasıl davranılacağını, bir erkekle nasıl konuşulacağını sizden öğreniyor. Yoksa sürekli çekingen, konuşamayan, kendini ifade etmekten aciz bir konumda kalıyor. Bütün bunlara rağmen Türkiye kadın ağırlığı olan bir ülke ama, kadının sosyal yaşamda ağırlığı yok.
- Ülkemizde "namusluluk" genelde kadın üzerinden gerçekleştirilmeye çalışılıyor. Bu da zaman zaman aile içi problemler ve şiddete, hatta namus cinayetlerine yol açabiliyor. Oysa temel ahlâkî referans metinlerimizden olan Kur’an’da zina eden erkek ve kadın bir tutularak aynı ceza öngörülüyor. Bu konuda neler düşünüyorsunuz?
Bunun tamamen eski geleneklerden gelen ve erkeğin işine geldiği için çarpıtılmış bir zihniyet olduğunu düşünüyorum. Namus sadece cinsellikle ilgili bir şey değildir. Eksik peynir satmanız da namussuzluktur, ahlaksızlıktır. Ahlaki ve vicdani yerine getirmediğiniz her şey de namus kavramı içerisindedir. Eğer siz onları rahatlıkla yapıyorsanız zaten namussuzsunuz demektir. Birey olabilsek kadın ve erkeğin ayrı ayrı namuslu olması gerektiğini anlayacağız. Namus cinayetlerine gelince bunlar çok eski, Mezopotamya’ya kadar dayanan feodal gelenekten gelen bir şey. Ne islamiyetle ne bizim Türk kültürüyle alakası var. Hıristiyanlığın temelinde kadın şeytandır. Yahudilikte de öyledir. Ancak Müslümanlıkta kadının erkekten farkı yoktur. Kur’an-ı Kerim kadın ve erkeğe ’inanan kadınlar ve inanan erkekler’ diye hitap eder. Peygamberimizin çok zarif ve nazik olduğunu, kadına değer verdiğini ve onu yücelttiğini düşünüyorum. Kur’an’daki örnekleri görmüyorlar. Oysa İslâmiyet böyle değil. O öyleymiş gibi gösterme gayreti tamamiyle feodal iktidar talebi ve feodal erkek rolü ağırlığının göstergesidir.
- Ülkemizde bir taraftan kadınların cinsel özgürlüğü savunulurken, nikahsız yaşamalar özendirilirken, bir taraftan da genç bir kız yüzünü bile görmediği bir erkekle evlendirilebiliyor. Ya da kendisinden 20-30 yaş büyük birisiyle rızası alınmadan evlendiriliyor. Siz bu konuda neler düşünüyorsunuz?
Türkiye’de hem medya tarafından, hem yazılı hem görsel basın tarafından çok yanlış bir yönlendirme var: ’Aşk için vurdu!’ Aşk silahlı bir eyleme alet olmuş oluyor. Deforme edici bir şey bu. Aşkı öyle bir yere getiriyor ki gençlerin zihninde, aşk hiçbir derinliği olmayan, ölünen veya öldürülen bir kavram oluyor. Ve aşk yerine konulan tamamen cinsellikle ilgili, fiziki olanın üzerine kurgulanmış bir şey oluyor. ’Aşkta çok düzeyli bir beraberlik yaşıyoruz’ dendiğinde de yine aynı şeye gönderme yapılıyor. Erkeğin çapkınlığının -zina durumunun- onaylandığı, kadının da sanatçı olduğu müddetçe mazur gösterildiği gibi bir ima oluşuyor. Bence çok tehlikeli olan bir şey de ’evlilik aşkı öldürüyor, o yüzden evlenmeyelim, aşık aşık yaşayalım’ düşüncesi. Ama yine de iki üç günde ayrılıyorlar. Demek ki bunun evlilikle hiçbir ilgisi yok. Evlilik bir kurum sonuçta. Yani cansız bir şey. Evliliğin aşkı öldürdüğü işin çok kolay açıklaması. Evlilik kurumunda olumsuz bir şey yok. Evlilik; sıcaklık, bağlılık, vefa, sevgi ve paylaşımdır.
- Bu durumda aile ile ilgili problemlerin üzerinde durularak, aile kurumunun güçlendirilmesi gerekir diyebilir miyiz?
Türk toplumu her şeye rağmen aile toplu- mudur, boşanma fazla değildir. Ekonomik problemler olmasa boşanmalar çok daha az olurdu. Mecburiyetten dolayı bazı vakalar olsa da, yine de aile temelli bir toplumuz. Ülkemizde çok ciddi aile araştırmaları yapmak gerekiyor. Tarihi aile araştırmaları, kültürel aile araştırmaları ve toplumun şu andaki durumunun tespitinin acilen yapılması gerekiyor. Bunun yanında aile mahkemeleri çok şükür kuruluyor. Aynı zamanda da Diyanet işlerinin bu işte taraf olması gerektiğini düşünüyorum. Gerek parçalanmış ailelerde, gerekse aile kurumu ile ilgili çalışmalarda aydın, bu konuda eğitilmiş, pedagojiyi ve psikolojiyi okumuş, dini eğitim almış olan insanların Diyanet işlerinde çalışması, çeşitli projeleri üretmesi gerektiğini ve toplumun dini açıdan da bilgilendirilmesi gerektiğini düşünüyorum.
- Son bir soru daha yöneltmek istiyorum. Nevval Sevindi pek çok faaliyetleri olan bir yazar. Kitaplar, senaryolar, çok çeşitli konferanslar, kadın eserleri kütüphanesindeki çalışmalar, belgesel yapımcılığı ve yönetmenliği, TV programlan vs. Bu kadar çok ve birbirinden farklı alanlarda çalışıp başarılı olmayı nelere borçlusunuz? Yoksa günü 48 saat olarak mı kullanıyorsunuz?
Allah’ın bize verdiği zaman karşısında hepimiz eşitiz. Dünyanın en zengin adamı olsanız bir dakika fazla veya eksik yaşama şansınız yok. Zaman herkese eşit dağıtılmış bir nimet. Ama bundan iyi yararlanmadığımız kesin. Ben 11-12 yaşlarından itibaren hep zamanın çok dar olduğunu, yeterli olmadığını düşünürdüm. Duvarlara da her günü planlayıp asardım. Hangi hedef için çalışıyorum, hepsini yazardım, zamanla hep yarışırdım. Zamanı doğru kullanmayı öğrendim bu alışkanlıktan dolayı. Bu nedenle 24 saate başkalarından daha fazlasını sığdırabiliyorum. Kitap okumayı hiç bırakmadım. Okumak ve yazmak su içmekten önce gelir benim için. Tiyatro, sinema, senaryo, hayatın birçok alanında birçok şeyi denedim ve bunları yaparken de ciddiyetle, kendimi vererek yapıyorum. Hayallerimin en egzotik olanını bile gerçekleştirdim hayatta. Biz insanlar hayallerimizi gerçekleştirme gücüne sahibiz ama, çoğumuz bunun farkında değiliz, içimizdeki gücü kullanırsak, harekete geçirirsek çok şeyi başarırız. Bu enerji bende ölmüyor, kanseri yenmemde de bu çok etkili. Ben başkalarına vermekten, iyilik yapmaktan mutlu oluyorum, yaptığım iyiliklerle var oluyorum.