Makale

İSLÂM’IN BARIŞA İLİŞKİN ÇAĞRISINA GENEL BİR BAKIŞ

DOÇ. DR. FİKRET KARAMAN / Elazığ İl Müftüsü

İSLÂM’IN BARIŞA İLİŞKİN ÇAĞRISINA GENEL BİR BAKIŞ

Allah’ın bize armağan ettiği dünya, derin ve hızlı bir değişim sürecini yaşamaktadır. Günümüz bilim adamlarının onun bünyesindeki kaynakları irdelemeye başlamaları üzerine, bilim, teknoloji, enerji, iletişim, bilgisayar ve ulaşım vasıtaları gibi pozitif gelişmeler insanın emrine ve hizmetine girmiştir. Bu yoğun değişim ve hareketliliğin sonucu olarak dünya hem küçülmüş hem de insanları bir arada yaşamak zorunda bırakmıştır. İnsanlığın yararına olan bu tür olumlu davranışların elbette desteklenmesi hatta alkışlanması gerekir. Fakat günümüzde karşılaştığımız pratik gerçekler hiç de böyle değildir. İnsanın mutlu ve mutsuzluk sınırları arasında büyük uçurumlar meydana gelmiştir. Örneğin bilgi, teknoloji, enerji, iletişim, nakil vasıtaları, sağlık ve beslenme gibi hizmetler dünyanın bir bölümünde zirveye tırmanırken bazı yerlerde de cehalet, sefalet, açlık, hastalık, çaresizlik ve ilkel bir hayat tarzı hâlâ hüküm sürmektedir. Büyük devletler arasında dünya barışı sağlanmışken ki bu olumlu bir gelişmedir, ne yazık ki bölgesel savaşlar yer yer devam etmekte olup fakir ülkeleri büsbütün çökertmektedir. Bu olumsuz , gelişmenin sonucu olarak insanların bir / kısmı diğerlerine bağlı olmaktan kurtulamamışlardır.
Nimetlerin dağılımındaki adalet terazisi bozulmuştur. İnsanlık için onur kaynağı olan temel hak ve hürriyetler aranır duruma gelmiştir. Uyuşmazlık, kavga, güvensizlik, silahlanma, ateş ve barut kokusu insanlığı kara kara düşündürmektedir. Silahlanma için yapılan yatırımlar ilk sırayı teşkil etmektedir. Gençliğin verimliliğini ve beklentilerini tehdit eden uyuşturucu maddelerin ticareti ise meşru ve helal kazancı geride bırakarak tehlikeli boyutlara ulaşmıştır. Bu tabloyu çizmekle çağımızdaki olumlu gelişmeleri küçümsemek ya da hızını kesmek gibi bir düşüncenin asla taraftarı değiliz. Ancak olumsuzlukları da kendi haline terk etmenin gerçek sorumlulukla bağdaşmayacağını düşünüyorum, çünkü geminin değişik katlarında bulunan dünya insanı birbirine karşı kayıtsız kalamaz. Şayet geminin bir bölümünü su alırsa tehlike ve ikaz işareti bütün katları ve oradaki insanları ilgilendirecektir.
Bugün makinaları hareket ettiren ve çevremizi aydınlatan enerji, henüz insanların gönül alemini aydınlatmakta yeterli olamamıştır. İletişim ve ulaşım sayesinde birbirine yaklaşan insanlar, sevgi, acıma ve yardımlaşma bakımından birbirlerinin kalbine girememişlerdir. O halde son günlerini yaşadığımız bu çağda yeri doldurulamayan bir değerin ihmal edildiğini itiraf etmek zorundayız. İşte bu değer, İslam Peygamberi’nin “tamamlamaya geldim’ dediği ahlaki değerdir. O’nun taşıyıcısı da insanlık için vazgeçilmez bir unsur olan “Din" olgusudur. Çünkü din yüce Allah tarafından ilk insanla birlikte onun yapısına, kendisiyle ilişki kurmaya yöneltecek bir "asli duygu* olarak yerleştirilmiştir. Bu itibarla din fert ve toplum hayatı açısından temiz bir levha gibidir. Sürekli olarak en yüksek ideallerin kaynağı ve evrensel arayışların hareket noktası olmuştur. Çünkü o ilahi emirler manzumesidir. Akıl sahiplerini kendi iradeleriyle iyiliğe ve mutluluğa iletir. Böylece ilahi dinlerin özünde-, Allah’a inanmak, peygamberlerin mesajlarına uymak, ibadet etmek ve ahlâki değerlere saygı göstermek gibi ortak paydalar vardır. Bunların temel prensipleri olan emir ve yasaklar vahiye dayanmaktadır. Vahiy ise Yüce Allah’ın kelâmı olup melek aracılığıyla içimizden seçilen Peygambere gönderilmiştir. Allah iradesinde serbest olup dilediğini peygamber olarak görevlendirmiştir. Peygamberler de Allah’tan aldıkları mesajı toplumlara iletip onları Hakk’a daveti amaçlamışlardır. Her peygamber kendisinden önce geleni tasdik etmiş, sonra gelecek olanı da müjdelemiştir. Hiç bir ücret ve karşılık beklemeksizin hayatlarını insanların barışına ve mutluluğuna adamışlardır. Ortak hedefleri tevhid inancını pekiştirmek ve insanlığı sadece Allah’a kul olabileceklerini telkin etmektir. Nitekim Kur’an’da bu gerçeği vurgulamıştın “Benden önce hiç bir Resul göndermedik ki ona, “benden başka ilah yoktur. Şu halde bana kulluk edin” diye vahyetmiş olmayalım.” (Enbiya; 25)
Öyle görünüyor ki tarihin her döneminde insanlık su ve oksijen kadar Allah’a da ihtiyaç duymuştur. Alman düşünür Goethe bu gerçeği şu cümlesiyle özetlemiştir. “İnsanlar yalnız dindar oldukları sürece bilim ve sanatta verimli olabilirler."
Dinin hem insan yaratılışı hem de kainatın varlığıyla güzel bir uyum ve örtüşme sergilediğini haber veren şu ayeti de hatırlatmak istiyorum: “Allah göklerin ve yerin nurudur...” (Nur, 24/35) ‘O rahman ve rahimdir. Ceza gününün de mâlikidir.” (Fatiha, 1/3,4)
Dinin inanç, ibadet ve ahlak gibi üç önemli prensibi vardır. Bunlardan ilk ikisi insanın ruh ve bedenini disipline etmektedir. İnanç, azim, irade, sabır ve dürüstlük anlayışıyla içinde yaşadığı toplumun değerli bir üyesi yapmaktadır. Üçüncüsü olan ahlâk ilkesi ise fert ve toplum hayatındaki bütün davranışlarını içermektedir. Nitekim Hz. Mu- hammed (s.a.s.) da toplumu, içine düştüğü ahlâki çöküntüden kurtarmak için gönderildiğini bildirmişlerdir. İlahi dinin getirdiği ahlâki prensipler evrenseldir. Zaman ve mekanla sınırlı değildir. Zira insan dün olduğu gibi bugün ve yarın da saygıya layıktır. Çünkü Tanrı onu yeryüzündeki halifesi olduğunu ve en onurlu bir varlık olarak yarattığını bildirmiştir. "Hatırla ki Rabbin meleklere: Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım, dedi." (Bakara, 2/30), “Biz insanı en güzel biçimde yarattık.” (et-Tin, 95/4)
Ne var ki asrımızın son çeyreğinde ırkçılık, inkarcılık, politik ayırım, bilim-din çatışması ve modern ideolojiler başta olmak üzere bazı yapay ve geçici haraketlerle dinin fert ve toplumla olan ilişkisi önlenmeye çalışılmaktadır. Bu yanlış ve vahim bir hatadır. İnsanlık maddi servetini kaybederse onun yerine yenisini elde edebilir. Fakat ahlâki değerlerini kaybederse bu, onun yok olması anlamına gelir. Çünkü, toplumu ayakta tutan, aile, yardımlaşma, kardeşlik, merhamet, saygı, adalet, hak ve hukuk ilkesi gibi manevi objeler ancak din ve ahlâk ilkesiyle korunabilir. Aslında Allah bu farlılıkları ve zenginlikleri birbirimize karşı kullanıp cezalandırmayı değil, tabiatına uygun değerlendirerek yararlanmayı tavsiye etmiştir.
“Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi milletlere ve kabilelere ayırdık.” (Hucurat, 49/13) Sağlam bir akıl ve düşünceye sahip olan herkes için bu ayetten alacağı dersler ve öğütler vardır, insanlar birbirini, kırmak, incitmek, yaralamak, zarara uğratmak ve düşman olmak için değil, tanışmak, yardımlaşmak ve iyi ilişkilerde bulunmak için yaratılmıştır.
Dil, ırk, renk ve cins ayırımı bir tercih veya tenkit sebebi değildir. Yüksek vicdanlarınıza şunu hatırlatmak istiyorum: Birleşmiş Milletler Genel Kurulu 50 yıl önce insan hakları evrensel beyannamesinin ikinci maddesinde işaret ettiği; “ırk, renk, cins, dil, din ve siyasi düşünce bakımından ayınm yapılamaz” ilkesi, İlâhî dinler zincirinin sonuncusuyla on dört asır önce bir kez daha tescil edilmiştir. Aynı din insanın yaşama hakkını en kutsal bir hak olarak kabul etmiştin
“Kim, bir cana veya yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya karşılık olmaksızın (haksız yere) bir cana kıyarsa bütün insanlan öldürmüş gibi olur. Her kim bir canı kurtarırsa bütün insanları kurtarmış gibi olur” (Maide, 5/32)
Kaldı ki din insanların birbirlerini öldürmeleri yerine, birbirlerine kardeş olmayı, bütünleşmeyi ve dayanışmayı önermektedir. “Mü’minler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinin arasını düzeltin... Eğer müminlerden iki gurup birbirleriyle vuruşurlarsa aralannı düzeltin. Şayet biri ötekine saldırırsa, Allah’ın buyruğuna dönünceye kadar saldıran tarafla savaşın. Eğer dönerse artık aralarını adaletle düzeltin ve (her işte) adaletli davranın." (Hucurat, 49/10,9)
Görülüyor ki dinin hedefi insanlar arasındaki uyuşmazlıkları ve tartışmaları kaldırmaktır, çünkü dinin özünde, bütün varlıklara karşı bir barış vardır. Diğer bir ifadeyle dinin adresi barış, huzur ve güvenliktir. İşte Allah’ın şu sözü de bunu desteklemektedir. “Ey iman edenleri Hep birden banşa girin, sakın şeytanın peşinden gitmeyin. Çünkü o, apaçık bir düşmanınızdır.” (Bakara, 2/208)
Allah’ın şu emri ise dün olduğu gibi bugün, yarın ve kıyamete kadar dinin bütün toplumlara barış mesajı verdiğini göstermektedir. "(Resulüm!) De ki; Ey ehl-i kitap! Sizinle bizim aramızda müşterek olan bir söze geliniz: Allah’tan başkasına tapmayalım; O’na hiçbir şey eş tutmayalım ve Allah’ı bırakıp da kimimiz kimimizi ilahlaştırma- sın.’ (Al-i İmran, 3/64)
Geçmişte ve asrımızda din ile uyuşmazlığı varmış gibi gündemde tutulmaya çalışılan ilkelerden biri de laikliktir. Eğer bundan kasıt dinin insanların düşünce ve vicdanlarına karşı zor ve baskıcı bir unsur olduğu iddia ediliyorsa bu dine haksızlık olur. Allah’ın şu hükmü bu uyuşmazlığı ortadan kaldırmıştır: “Dinde zorlama yoktur. Artık doğrulukla eğrilik birbirinden aynlmıştır.” (Bakara, 2/256) "Sizin dininiz size, benim dinim de banadır." (Kâfirun, 109/6) Şayet laiklikten kasıt din ve dünya işlerini tamamen birbirinden ayırıp uzaklaştırmaksa bu da dinin insana verdiği heyecan ve dinamizimi kabul etmeme anlamına gelir. Oysa ki bütün bilimsel araştırmalar göstermiştir ki inançlı insan hayata ve tabiata karşı daha dirençli olmaktadır. Diğer yandan insan dünyaya bir imtihan için gelmiştir. Çalışıp başarılı olması ve yararlı işler yapması gerekmektedir. Nitekim dinleri bize tebliğ eden peygamberlerin de çalıştıklarını, meslek edindiklerini, helal kazanç ve alın terini tercih ettiklerini görüyoruz. Çalışıp kazanmayı ve başkasına maddi katkıda bulunmayı teşvik etmişlerdir. Nitekim Hz. Muhammed (s.a.s) insanların en hayırlısını şöyle tanımlamıştın “İnsanların hayırlısı, insanlara en faydalı olanıdır. Ve “Müslümanın hayırlısı, diğer müslümanların elinden ve dilinden emin olduğu kişidir." ( Feyd’ül Kadir, c. 3.s. 477) Mehmet Akif’de din ile dünyaya ilişkin davranışların birbirlerinden çok bağımsız olmadığını şöyle dile getirmiştin
“Ne irfandır veren ahlâka yükseklik ne vicdandır;
Fazilet hissi insanlarda Allah korkusundandır.
Yüreklerden çekilmiş ferz edilsin havf-ı Yezdan’ın
Ne irfânın kalır te’siri katjyyen, ne vicdanın. (Safahat, 251)
Şayet üçüncü bir izah tarzı olarak laiklikten maksad din ve inanç özgürlüğü ise yine bu alanda bir çatışma söz konusu olmamalıdır, çünkü herkes dilediği gibi inanmaya, ya da dilediği inancı seçmeye hatta inanmama hakkına bile sahiptir. Bu noktada din herkese hayat ve hürriyet hakkını, özellikle kanun önünde eşitlik ölçüsünü vermektedir. Aslında günümüzde de demokrasi ve insan hakları uğruna yapılan birçok kutsal çalışmanın temel prensipleri dinin insanlara getirdiği mesajlarla örtüşmektedir. Unutulmamalıdır ki zaten İslâm ilke olarak, insanın kendisiyle, insanın insanla ve insanın tabiatla barışını ifade eder.