Makale

Peygamber Sevgisinin Tezahürleri

Peygamber Sevgisinin
Tezahürleri

Mustafa Ateş


SEVGİYİ anlatmak mı zor, yoksa onun tezahürlerini yakalamak mı? Bence ikisi de zor. Fakat bizzat yaşamak... Her halde en zor olanı bu..
Eğer bir sevgi aşk derecesinde ise o, anlatılmaz, ancak yaşanır. Bizim milletimizin Peygamber sevgisi de böyledir. O sevgi, anlatılmaktan öte yaşanmak için sunulmuş bir İlâhî lutuftur. Bir nasibtir. Soydan-soptan kazanılmış imtiyazların ötesinde bir manevî nasib...
Esasen inanmış bir millet için en büyük olay, mutlak varlık olan Yüce Allah’a itaat ve inkiyad olmakla beraber, Onun gönderdiği Büyük Haberciyi kabul edip O’nun va-sıtasiyle gönderilen yasak ve buyrukları cana minnet bilmektir, işte bu yüce millet de bunu yaptı.
Bu millet her yaşta ve her çağda "Fena Firresûl" olmuş necip bir topluluktur. Onun içindir ki çok kısa zamanda İlayı kelimetullah uğruna büyük fetihler başarmış, İslâm’ın cihad mefkuresine bezl-i can etmiştir.
Gerçi Yüce Yaratan, her millete başka hasletler ihsan etmiştir. Birtakım ortak haslet ve hususiyyetlerin fevkinde bazı milletlere ırkî bir takım özellikler verilmiştir. Bize de i’lay-ı kelimetullah uğrunda en aziz varlığımızı sebil etme şerefi verilmiştir. Bu, bugün birçok materyalistlerin ileri sürdüğü gibi, hamasî duyguların köpürtülmesi değil, gerçek bir peygamber sevgisinin ölümsüz tezahürü ve nizam-ı âlem mefkuresinin ebedileşmesi-dir. Bugün bütün olumsuz şartlara rağmen, bizden beklenen misyon yine budur.
Milletimizin Resûlullah sevgisiyle meşbu’ olacağı keyfiyyeti, İslâm gibi bir büyük mesajı kabul edişimizin daha ilk yıllarında sanki belliydi. Ve bunun farkına varan bahtiyarlar vardı. Çünkü iç ve dış şartlarıyla yekpare bir bütünlük arz ceden peygamber mesajını, belki ilk defa aslındaki saffet ve sadelikle -Asr-ı Saadet sonrası- kucaklayan ve onu bir kültür, bir irfan ve bir ahlâk disiplini olarak algılayan bizim milletimiz olmuştur.
Peygamber sevgisi ve bunun bizim insanımız üzerindeki te’sir ve tezahürü geçici olmayıp tabiî ve fıtrî bir özümlemedir. Fakat uzun ihmallerin neticesi toplumumuz bu sevgiyi, bir şuur haline ifrağ edememiştir. Hayatıyla, sevgisiyle bu kadar haşr ü neşr olduğu "Büyük İnsanı’’ anlamada, Onun mefkuresini yorumlamada ona kimse yardımcı olmamıştır. O, diğer bütün kutsal kavramlar gibi, peygamberi hakkındaki her şeyi de sanki el yordamıyla kendisi keşfet-miştir. Bunun için de yoluna can koyduğu, sakalının bir teline gösterdiği hürmeti, hayatî önemi haiz olan diğer sünnet ve buyruklarına karşı gösterememiştir. Başka İslam ülkelerinde bugün Onun diğer sünnetleri, müsteşriklerin tesiriyle sorgulanırken, yalnız bizde ve vaktiyle bizim hükümran olduğumuz topraklarda O’nun mübarek sakalı hürmet görmeğe devam ediyor. On dört asır sonra bile sakalının bir telini bir kandil gecesi öpebilen bir insan, onun nur balkıyan yanaklarından öpmüş gibi bahtiyarlık duyuyor. Bu sevgi ve tezahürat istenen şuur mecrama ulaşsa, acaba bu selin önüne kim durabilir?
Bir fetih vardır.... "Feth-i Mübîn" sayılacak manevî tesir gücüne sahip bir fetih... is-tanbul’un fethi.. Bütün kral ve imparatorların rüyasını süsleyen fetih.. Bizansı ve Bizans kilisesini içine düştüğü levsiyyattan arındıran fetih.. Hipodrom ayıcısının kızı fahişe Teodorayı İmparatoriçe yapan bu içinden çürümüşlüğü, 22 yaşında, İslâm’ın "Câhidû fillah" emrine imtisalen bertaraf eden, fakat büyük Tacdâr Fatih Sultan Mehmed Han, bu cengaverliğin timsali olmuş ve Bizansa yeni bir hayat üfürmüşür...
Bu şanlı fethi müteakip, çığ-lık-çığlık melekût âlemine yükselen KUR’AN sesi, Bizan-sın havasını tasfiye ederken, Türk İstanbul’u bir daha sukut etmemek üzere yeniden inşa ediyordu. Tam beşyüz yıl devam eden bu Kur’an ziyafeti bize ait bir gelenek.. Ve peygamber sevgisinin bize ait çizgileri. Bugün pekçok Müslüman ülke başkentlerinde de bandlardan Kuran oku-nuyor. Fakat hiçbirinde bize ait manalardan ve çizgilerden eser yok.. Hepsi reklam hepsi saygısızlık kokuyor. Mahviyyet yok, Kuranın cana safabahş eden ulviliği aşındırılmış, basit seslerden ibaret gibi geliyor dinleyenlere...
Fakat şunu hemen belirtelim ki, şimdi artık tstanbulun tarassut kulelerinde meleklerin katından gelmiş böyle bir nöbetçi yok... İşgal kuvvetlerinin bile susturamadığı bu İlahî ses ve nefes, yoz bir tasarruf neticesi susturulmuştur.
Bir "ORDU" vardır, Adı: “MEHMETCİK” tir. Türk Milleti, islâm’ın cihad mefkûresiyle yuğrulmuş bu fetih ordusuna Peygamberimizin ismini vermiş, fakat ibtizale uğrar endişesiyle Türk hançere-sinin en güzel şekilde telaffuz ettiği bir ismi, Mehmetçik’i buldu. Bu bize ait bir anlayış ve seziştir. Ruh estetiğine malik olanlar bu inceliği kavrar ancak..
Dünyada pekçok dilde Peygamber Efendimiz için na’tlar yazılmış, kasideler söylenmiş, hatıratını yadetmek için Mevlitler kaleme alınmıştır. Fakat hiçbiri, bizim Süleyman Çelebimizin Peygamber sevgisiyle kaleme aldığı Mevlit kadar hüsnükabül görmemiştir. Kandil gecelerinde ve diğer dinî merasimlerde huşu ile okunup dinlenen Mevlid, hiçbir millette bizimki kadar Peygamberimizin doğum hadisesiyle aynileşmez. Dinleyiciler o kutlu olayı sanki beraber yaşarlar. Ka’benin damına ve ufuklara dikilen sancağı meleklerle beraber dikerler... Bizden başka Onun doğum hadisesini bu kadar canlı yaşayan bir başka millet daha yoktur. FuzuITnin "SU KASİDESİ" bile mevlitten çok farklı üslub ve duygu zenginliği ile yazıldığı halde, halka inememiş ve ancak edebiyyatçıların hafızasını süslemiştir...
Birinci dünya Harbi sonunda, dahil olduğumuz askerî organizasyon mağlûb olduğu halde Peygamber şehri Medineyi, sırf Ravza-i Mutahhara için bir avuç serdengeçti ile müdafaaya çalışan dünyada kaç Ordu-Millet vardır?... Bu bir sevgi ve bağlılıktır ki ancak bize hastır...
Millet-i İbrahimin alamet-i farikası olan bir cerrahî müdahale vardır ve adı sünnettir. Bu sünnet ameliyyesi, bir mürüvvet, bir düğün ve dernektir. Peygamberimizin nice kavlî ve fi’lî sünneti yanında buna niçin sünnet denmiştir. Çünkü bu ameliyye, Hz. İbra-himden beri tevhid dinine mensub olanların fizikî bir nişanesidir. Ve kadimliğine binaen SÜNNET denilmiştir... Şimdilerde zevksizleşmiş olmasına rağmen o, bu asil çizgisinden koparılamadı. Bu cerrahî müdahale hala bir sünnettir ve bizim sünnet geleneğimiz bize ait motiflerle zenginleşmiştir.
Bilindiği gibi büyük dinler, büyük kültürlere vücut vermiştir. Ancak ALLAH Rasülü-nün işaretiyle tesis edilen vakıflar, yalnız bizde bir medeniyyet hamlesi kabul edilmiş, ardı-arkası kesilmiyen medeniyyet abideleri ibda etmişizdir. Başka kültür ve medeniyyetler ruhen çürürken, bu çöküntünün tesirini madde planında önlemek veya onu geciktirmek için kiliseler, saraylar, su kemerleri, kaleler ve bendler inşa etmiş... Ama biz daha işin başında insanı ele almışız, insanın ruh dünyasının imarına önem vermişiz. Ve Peygamber sevgisini ve onun tezahürlerini bir sanat inceliğiyle geleceğe sunmuşuz., ibadetle sanatı mabette ve dergahta iç-içe yaşatan dünyada kaç millet vardır?.. Kubbeler O’nun için örülmüş, kemerler, minareler Onun mesajının daha ötelere uzanması için yükseltilmiş, minberler-İcürsiler Onun için na-kış-nakış işlenmiş, rahleler, seccadeler Onun Kitabı için işlenmiş, hat Onun kitabını yazmak için hendesî şekillere bürünmüş ve İslâm medeniy-yetinin resim sanatı haline gelmiş, bütün bunlar Onun mübarek tuğrası olmuş. Mümin gönüllere sinen Ramazan aydınlığı, yıldız yıldız mahya-lara Onun adına taşınmıştır. Mermer ve kurşun Onun adına izdivaç etmiş ve bugün şahidi olduğumuz saltanat öyle doğmuştur. Şimdi bu saltanata asırlar ve nesiller hayran...
Osmanlı Sultanları hadimül-haremeyn olduktan sonra da bütün eyaletlere Halife-i Müslimin olarak vali tayin ettiler. Fakat Peygamber şehri Medineye tayin ettiği idariciye vali unvanı vermemiş, onu "MEDİNE MUHAFIZI" olarak tayin etmiş ve hükümranlık hakkını kullanmakta Peygamberinin önüne geçmek istememiş, bunu hürmetsizlik kabul etmiştir. Şimdi Suudiler, kendilerini (Celaletülmelikil Muazzam) olarak dünyaya lanse ediyor. Cebel-Kubeysin eteklerine ve Ka’benin harimine inşa ettirdikleri kâşanelere ve yatak odalarına makam arabalarıyla çıkıyorlar... İki anlayış arasındaki çarpıcı farkı görünüz.
Peygamber sevgisinin tezahürleri elbette bunlardan ibaret değildir. Hayatını O’nun yolunda istihkar eden bir milletin fert ve toplum hayatında daha pekçok örnekler vardır. Bizim yazdıklarımız büyük-küçük, çoluk-çocuk herkesin farkına vardığı tezahürlerdir.