Makale

Yakınlarının Dilinden Peygamberimiz

Yakınlarının
Dilinden
Peygamberimiz

Mustafa ATEŞ
Din işleri Yüksek Kurulu Üyesi

Bir insanı en iyi tanıyan şüphesiz ki en yakın çevresidir. İnsanın yakın çevresi, aiie muhiti ve dost çevreleridir. Herhangi bir insanı tanımak için bu dost ve akraba muhitlerine girilir. Bu zincir uzun ve kısa olabilir. Ancak tanımak ve tanıtmak istediğiniz insan, evrensel rahmetin mümessili ise, bir rahmet Peygamberi ise onu tanımak ve tanıtmak hem çok zor, hem çok kolaydır. Kolaydır, çünkü Peygamber muhitinde yetişmiş, onun teneffüs ettiği havayı soluklamış, O’nun davasına inanmış, o davanın gerçekleşmesi için hayatı istihkar etmiş, Kur’an-ı Kerimi Allah katından getiren Hz. Cibril’in iniş ve çıkışlarına tanıklık etmiş, elimizde pekçok şahit var. Bu peygamber meclisinden nasiplenmiş, O’nun etrafında yumak-yumak, gergef-gergef işlenmiş mescidde, meydanda onunla beraber olmanın mutluluğunu yaşamış sahabiler, onu çok iyi anlamışlar ve çok iyi anlatmışlardır, Biz onları bugünün diliyle size hissettirmeye çalışacağız. Kitaptan, kalemden, kelamdan istenen budur. Ancak bunu başarmak bile pek güçtür.
Hz. Peygamberi gerçek hüviyet ve şahsiyyetiyle tanımak ise sadece zor değil, aynı zamanda imkansızdır da. Bugün de yarın da bütün toplumlar için imtisal nümunesi olarak gösterilecek ve ismi etrafında, efsane oluşmayan yaşadığı muhit ve şartlarda, bütün hatt-ı hareketi, ümmeti ve ashabı tarafından büyük bir hassasiyetle takip edilen tek insan, yani kamil manada insan ancak odur. Diğer insanlarda aranan ve istenen kemal, ancak O’na yakınlıkta, O’nu taklidin ötesinde bir benimseme, onunla ahlaken özdeşleşme içgüdüsünü teksifi bir zihin ve ruh ameliyesi haline ifrağ edebilmiş bahtiyarlar da aranan bir olgunluktur.
Onun için diyoruz ki Hz. Muhammed Mustafa’yı (S,A,S.) tanıma bahtiyarlığına erenlerin çoğu bile onu sadece dış dünyaya yansıyan yönleriyle, yani yiyip-içen, koşup-gezen aile reisi, kumandan, devlet reisi ve Peygamber olarak icraatıyla tanımış ve tanıtmıştır. Fakat O’nun ruhundaki meddü cezri, onun yaşadığı ruh halini, vahye muhatap oluşu esnasındaki halet-i ruhiyyeyi, bütün insanlığın geleceğini kucaklayan ruh enginliğini, alemlere rahmet olarak gönderilmenin yüklediği misyonu, inanmayacaklar diye kendisini helak edecek kadar gönül ızdırabı çektiğini herhalde ancak kendisi bilir, kendisi anlar ve kendisi yaşardı. Bu çevrenin içindekilerin, Onun mahrem-i esrarı olanların bile bigane kalacakları zemin ve zamanlar vardı. Artık oraya hu- lül etmek mümkün değildi. Onun için biz de, 14 asır sonrcf bugün bile bizim ve bütün insanlık için büyük manalar ifade eden ashabının ve muhterem eşlerinin dilinden onu anlatan bir kaç örnek sunmak istiyoruz. Onun manevi dünyasına köprü kurabilmiş bahtiyardan bir-kaç örnek:
Gerçi Kur’an O’nu ve O’nun mu- berek şahsında insanı ve insanlığı anlatıyor. Veya O, hayatıyla, şahsiyetiyle, insanlık adına çektiği kaygılarla Kur’an-ı anlatıyor.
Mü’minlerin Annesi Hz. Aişe (RA) validemiz diyor ki: “Peygamber (SAS) geceleri kalkar, mübarek ayakları şi- şinceye kadar ibadet ederdi. O’na: Ey Allah’ın Resulü, senin gelmiş ve geçmiş günahların yarlığandığı halde kendine niçin böyle eziyet ediyorsun, dedim. Cevaben buyurduki: “Şükredi- ci bir kul olmayayım mı? (l)
Hz. Aişe validemiz, şanlı Resulün nezd-i barideki yerini biliyor ve Fetih suresinin ikinci ayetinde ifade edilen manayı anlatmak istiyordu. Ve bu kadar ilahi te’minata mazhar olmuş bir büyük insanın fazla ibadet ve taatle meşgul olmasını belki fazla buluyor ve onun için soruyordu: Kendinizi niçin bu kadar yoruyorsunuz?... Resulüllahın cevabı Peygamber de olsa kulluğun bütün iniş ve çıkışlarını, abdiyyetin bütün meddü cezlrini anlatıyor: “Rabbımın bana olan bu kadar lutf-ü ihsanına karşı şükredici bir kul olmayayım mı?!..” O, bu şükredici kul olma vasfını, ümmetine ve ashabına en büyük bir takva mirası olarak bıraktı. Bir takım mevki ve mansıblara alışınca kendilerinden kulluk mükellefiyet ve sorumluluklarının kalktığını iddia eden gafillere ithaf olunur.
Resulüllah, Hz, Ömer (RA)’den nakledildiğine göre, kulluğunu bizzat şöyle tescil ediyor: "Hristiyanların, Meryem oğlu Isa’yı aşın derecede öğdükleri gibi, siz de beni öğmekte aşırıya kaçmayınız. Ben ancak Allah’ın kulu ve elçisiyim..” (2) Abdiyyet ve ubûdiyyet- te fani olmuş bir kul, katkısız ve katışıksız bir kul O, bu rütbeyi biliyordu ve as- hab ve ümmetine de bu halis kulluğu, fena fillah derecesine varan kulluğu telkin ediyordu. Risaletin kısa zamanda hedefine ulaşmasjnda en büyük amil ondaki bu kulluk şuuru idi. O, bu kulluğu hep muhafaza etmiştir. Hükümdar bir Peygamber değil, kul bir Peygamberliği hep yeğlemiştir.
Hz. Ebu Hureyre (RA) O’nun perhiz- karlığını yine O’ndan naklen şöyle anlatıyor: "Allah’a yemin ederim ki dışardan ev halkımın yanına dönüp geldiğimde evimin şurasına-burasına veya yatağımın üzerine düşmüş bir hurma bulurum; onu alır yemek için ağzıma götürürüm, sonra onun sadaka malından olmasından korkar geri bırakırım," (Müslim) rivayet etmiştir.
Çünkü sadaka O’na göre halkın malının kiri idi. Sadaka insanın inandığı mukkades değerlere sadakatim gösteren bir şiar olsa bile, O şanlı Peygamber kendi hanedanının temiz kalmasını, temiz yaşamasını İstiyordu. Yani hane- dan-ı nübüvvetin, tufeyli gibi, halkın kazancından geçinmelerini İstemiyordu.
O biliyordu ki, Allah’ın yardımıyla yanan hidayet çerağı beşeriyyeti aydınlattıkça müstakbel müslümanlar bundan pek büyük minnettarlık duyacak ve ilerde evlad ve ahfadı bu minnettarlıktan faydalanma kaydına düşeceklerdi.
Halbuki Resulüllahın gayesi kendi nefsine, ailesine ve hanedan-ı nübüvvete gelir sağlamak ve onları gelecek mali müzayakadan kurtarmak değildi. O, insanlığın hidayetine talipti. Bunun için de yalnız ve yalnız Allah ve Resulüne karşı samimi bir sevgi ve saygı istiyordu. Bütün Peygamberler gibi, O da tebliğ ve irşadın mükafatını yalnız Allah’tan istiyordu. Dolayısıyla bu davanın izzetine gölge düşürecek bütün yolları kesiyordu. “Allah’ım Muham- med ailesine geçinecek kadar rızık ihsan eyle.” (3) diye dua etmesini de hep dünyaya ve dünyalığa karşı gösterdiği istiğnadan kaynaklanıyordu.
Sahabiler, Hz. Aişe validemize: "Resulüllah’ın hane halkı ile münasebeti nasıldı, Yani ailesi içinde neler yapardı? diye sordular, O şöyle cevap verdi: “Ailenin hizmetinde bulunurdu, -onlara yardım ederdi. Yani yemek pişirmek, ev süpürmek, süt sağmak, hayvanları yemlemek, elbise ve ayakkabı ta’mir etmek gibi işlerde aile halkına yardım ederdi, -namaz vakti gelince de camiye giderdi.”(4) diye cevap verdi.
Yine bir gün ayakkabılarını ta’mir ediyordu. Havanın sıcaklığı neticesi zaten güzel olan mübarek çehresi beyaz gül gibi güzelleşmişti. Hz. Aişe O’na hayran hayran bakıyordu. Ve şöyle demekten kendini alamadı:“Mısır’da Yusuf Peygamberin güzelliğine meftun olan kadınlar, senin güzelliğini görselerdi, ellerini değil, kalblerini doğrarlardı.” Filhakika o, evinin içinde müşfik bir aile reisi idi. Hiçbir zaman sert bir tavır sergilemedi.
Hz. Enes (RA) Peygamberimizi şöyle anlatıyor: “insanların en güzeli, en cömerdi ve en cesuru idi.” (5) Yani o şanlı Peygamber, hem ahlak hem de yaratılış bakımından insanların en güzeli idi. Son derece eli açıktı ve ruh-beden yapısıyla da son derece cesurdu.
Ibn-i Abbas da Resulüllahın cömertliğini ve özellikle Ramazanda bu cömertlik ve hayırhahlığın büyük irtifa’ kazandığını şöyle ifade ediyor: “Allah’ın Resulü halkın en cömerdi idi. En cömert olduğu zaman da Ramazana rastlardı. Çünkü bu ayda Hz. Cibril kendisine sıkça gelirdi. Cibril aleyhisselam Ramazanın her gecesinde zat-ı şeriflerine kavuşur, kendisiyle Kur’an-ı Kerim’i karşılıklı okurlar ve dinlerlerdi. (Müzakere ve müdarese) İşte bundan dolayı Allah’ın Resulü hayırı yaymada hiçbir engele çarpmadan esen mübarek rüzgardan daha cömert ve daha hayırhah idi. (6)
Burada çok edebi bir uslupla Peygamber Efendimizin cömertlik ve se- haveti anlatılmaktadır. Her zaman bu sıfatların sahibi olan Yüce Peygamber, Ramazanda bu cömertliğin kendisinde doruklara çıktığını bu sahabi bize anlatıyor. Ibzal-i hayrın bu kadar yaygın olmasının sebebi de Kur’an ayı olan Ramazandır. Bugün ümmeti için olduğu gibi, Ramazan O’nun hayatında çok daha derin manalar ifade ediyordu. Her Ramazanda, her Kadir gecesinde Kur’an’ın nazil olmaya başladığı ilk Ramazanın neşvesini tadıyordu, Beşeriyyeti selamete erdirmenin sihirli gücü kendi elindeydi. İşte bütün bu zengin manalardan dolayı Ramazanlarda bad-ı saba kadar serin, bad-ı saba kadar hoş olurdu, Yani her yana ve her yöne hayrı bol bol ulaştırırdı.
Yine Hz. Aişe validemiz O’nun Ramazan hayatını özellikle de Ramazanın son on günü şöyle geçirdiğini anlatır. “Ramazanın son on günü girince Peygamber efendimiz, ibadet konusunda olağan üstü bir gayret gösterirdi. Sığanır-çemrenir, gecesini ihya eder, aile efradını bu gecelerin feyzinden istifade etmeleri için uyandırırdı..” (7) Hane halkını inciterek değil, gönüllere inşirah veren Ramazanın feyzini ve bereketini ruhlara sindirerek, sevdirerek çöl gecelerinin derin sessizliğini Kur’an ayetleriyle aydınlatan bir hoş tavırla onları uyandırırdı. Şimdi, çocuklarına ve torunlarına kıymadığı için onların nasibsiz kalmasına yardımcı olan ebeveylerin vebali ne kadar büyüktür. Yıllarca Peygamberimizin yakınında bulunmuş, adeta Peygamber ailesinin bir ferdi mesabesinde kabul edilmiş. Hz. Enes (R A.) diyor ki: “Ben Allah’ın Resulü kadar, aile fertlerine, çoluğuna-çocuğuna, eli altında bulunanlara merhametli hiçbir kimse görmedim. Hz. Peygamberin oğlu İbrahim, Medine’nin yüksek bölgelerindeki köylerin birinde süt annesinin yanında bulunuyordu. Hz. Peygamber -biz de beraberinde olduğumuz halde- çocuğu ziyarete giderdik. Bir defasında Hz. Peygamber eve vardığında ev duman içindeydi. Çünkü Hz. İbrahim’in süt babası demircilikle iştigal eden bir adamdı. Peygamberimiz İbrahim’i kucağına alır, onu öper-kok- lar, sonra da geri dönerdi.” (8)
Bu sadece müşfik bir babanın ileri yaşlarda kavuştuğu bir gönül meyvesine duyulan alaka değil, bütün insanlığa bir şefkat dersidir ve kamil manada
bir örnek olma keyfiyetidir. Sadece çocuklara değil, bütün mahlukata bezledilen bir rahmettir bul.. Öyle inanıyorum ki O, dumanlar içinden alarak bağrına bastığı körpe İbrahim’i koklarken, Bangaldeşten Somaliye, Hindistan’dan Filistin’e ve banyo küvetlerinde doğranan Kıbrıslı çocuklardan Bosna’ya kadar uzanan çizgide bütün masum yavruların yaşadığı dramı yüreğinde duyuyordu. Çünkü Cihanşümul Rahmetin mümessili olmak bunu gerektiriyordu.
O’nun yakın çevresinde bulunma şerefini ihraz etmiş bulunan Malik oğlu Enes (R.A.) Onun mübarek vücudu ile ilgili bilgileri bize şöyle sunmaktadır: "Peygamberimiz (SAS) kaviminin orta boylusu idi ki, ne çok uzun ne de fazla kısa endamlıydı. Allah’ın Resulü ezherüllevn idi. Yani mübarek teni ve siması kırmızı rengi iyice emmiş beyazdı. Ne kireç gibi beyazdı ne de kara- yağızdı. Peygamber (SAS) Sudanlılar gibi kısa kıvırcık saçlı değildi. Düz ve uzun saçlı da değildi. O, mütedil-mev- zun sarkık saçlı idi. O’na kırk yaşının tamamında vahy gelmeye başladı. Refik-ı A’laya yani Hakkın divanına da’vet edildiği zaman başında ve sakalında yirmi ak tel bile yoktu. Ve altmış yaşının tamamında vefat etti." (9)
Resülullah’ın, saçının ve sakalının beyaz tellerine varıncaya kadar ümmet ve ashabı tarafından inceden inceye zabtedilerek bize kadar intikal etmesi hiçbir büyük tarihi şahsiyete na- sib olmayan bir büyük mazhariyyettir. Bir fotoğraf adesesi sadakatıyla tesbit edilen bu incelikler sadece Onun mübarek fiziki yapısıyla (Şemail) da ilgili değildir. Onun mübarek ahlakı, deruni dünyası, Kur’an ile, Cibril ile ve Yüce Allah ile olan manevi hayatı ashabı tarafından büyük bir dikkat ve titizlikle tesbit edilerek gelecek nesillere bir bergüzar olarak bırakılmıştır. Ne mutlu bu bergüzarlara sahip olan millete!...

(1) Buharl ve Müslim rivayet etmiştir.
(2) Müsned-i Ahmed b.Hanbei, Cilt: 1, S: 23
(3) Tecrid-i Sarih tere. 2028 no.lu hadis.
(4) Buharl’den naklen El-Tac, Cilt: 5, S: 65 ve dipnot.
(5) Buhari ve Müslim (El-Tac. Cilt: 5, S: 67 ve dipnot.)
(6) Tecrid-i Sarih Tere. Cilt: I. S: 16-17
(7) Tecrid-I Sarih Tere. Cilt: 6, S: 322, No: 951
(8) Müslim, Fedail Bab: 62. Cilt: 7/196
(9) Tecrid-I Sarih tere. Cilt: 9. S. 265-266, Hadis No: 1447