Makale

Tarih Şuuru Veya Milli Tarih Deyince...

Tarih Şuuru veya Milli Tarih Deyince…

Hayati YELKOVAN

Tarih şuuru ya da millî tarih deyince, tarihin akışı içinde kendi milletine ait ve bugüne kadar uzanan zincirinin halkaları gelmekte aklımıza...
Her ne kadar tarih şuuruna sahip olmak için tarih hakkında bir takım malumata sahip olmak gerekli ise de, her tarih bilgisine sahip olanın “tarih şuuruna” sahip olduğunu söyleyemeyiz. Çünkü, “Şuur (bilinç), sorumluluğu bir onur bilmek demektir. Ve yine bilinç, sağduyunun üstüne kemerler, kubbeler, sütunlar, köşe taşlan koyarak ebedîlik tapınağını yükselten ruh mimarlığı demektir” diyor, Sezai Karakoç.’11
Tarihçi Cemal Kutay’ın “ibretler ilmi”diye vasıflandırdığı tarihten pek fazla ibret aldığımız söylenemez herhalde? Hatta ibret alınacak yönlerini dahi gün yüzüne çıkarmaktan, ona sahip çıkmaktan kaçınır bir halimizin olduğunu söylemeye lüzum var mı acaba? Milli Şair Mehmet Akif bunu ne güzel dile getiriyor:
“Tarihi ‘tekerrür’ diye tarif ediyorlar;
Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?”
Tarihten ibret almadığımız içindir ki, bazen tarih tekerrür ediyor ve “Ermeni meselesi”, “şark meselesi” gibi bir çok meseleyi en zayıf anlarımızı kollayarak önümüze getiriyor, batılı dostları- mız(!). Fakat bunda birinci derecede sorumlu, halkı aydınlatması gereken aydınlarımız olmuştur maalesef. Merhum Cemil Me- riç’in dediği gibi: “İmparatorluğun yükseliş devrinde aydın, toplumun herhangi bir ferdidir. Zevkleri ile, zilletleri ile, mukaddesleri ile, acılan ile... aynı camide namaz kılar, aynı kahvede dinlenir, aynı sofrada yemek yer. Ne imtiyazı vardır, ne imtiyaz peşindedir. Tanzimattan sonra durum değişir. Aydın, kendi tarihinden koptuğu ölçüde aydındır. Kendi tarihinden yani, kendi insanından. Batının temsilcisi olduğu ölçüde aydın.” Merhum, aynı eserin bir başka yerinde yine bu duruma isyan ederek: “Bu bir alın yazısı mı? Daima ifrattan tefrite mi düşeceğiz? Eskiden aydınlarımızın en büyük kusuru. Batı Medeniyetini tanımamaktı. Bu yüzden batıya düşmandılar. Şimdi batıcılar, kendi memleketinin yabancısı.”’”
Sait Halim Paşa’nın “Buhran-ı Fikrimiz” adlı risalesinden alıntılar yaparken, şu cümlelere yer veriyor: “Bir kavmin an’anet ve mevzuatı, üzerinde yaşadığı topraktan daha kıymetli olan manevî vatanını teşkil eder. Bir milleti millet yapan bunlardır. Başka bir kavmin tahakkümü altına giren bir toplum, arazisini değil, mevzuat ve an’anesini kaybettiğinden dolayı istiklâlini kaybeder. Zira üzerinde yaşadığı toprakları ekseriya terke mecbur olmaz. (Çünkü, yine esir olduğu topraklar üzerinde yaşamaya devam eder.) Belki de onlardan daha çok faydalanır. Bizim gibi vatan topraklarını korumak için bol bol kan döken bir milletin, mâne- vî vatanına karşı bu kadar ilgisizlik, bu denli saygısızlık göstermesi ne büyük gaflet.”4
Böyle bir hakikatten yola çıkarak, günümüz dünyasında milletler arası arenada, büyük bir milletin temsilcisi olarak yerimizi alabilmek için ilimde, fende, teknik ve teknolojide yanş içerisinde olmamızın kaçınılmaz bir şey olması yanında, sahip olduğumuz maddî ve mânevî değerlerimizi de daima ön plânda tutmamız gerekmez mi? Bunun için de: Benliğin ve medeniyetimizin bir parçası olan bilim ve teknoloji sahasında geçmişteki büyüklüğümüzü hatırlatmak ve böylece batılıların 18. y.y.’ın sonlannda başlayan emperyalist emellerinin siyasî devamını sağlamak için, “Her şey batıda vardır ve her büyük şahsiyet bilim ve keşif adamı Batıda çıkar” sloganları yerine; batının ortaçağ karanlığına gömüldüğü günlerde bizler; el-Kindî, Birûnî, Fârâbî gibi filozofları yetiştirdiğimizi, İbn-i Sina, Pir-i Reis ve İbn-i Haldun gibi dehalara sahip olduğumuzu; bunlarla beraber bilimin kimsenin tekelinde olmadığı, bütün dünya milletlerinin ortak malı olduğu, ona kim çalışırsa ancak onun sahip olabileceği; hatta bugünkü batı medeniyetinin temelinde de, yine Islâm bilim ve teknolojisinin yattığını her fırsatta anlatmalıyız. Batı medeniyeti karşısında kendi millî tarihine döndürmek, böylece geçmişinden aldığı güçle geleceğine ümitle bakabilecek bir nesil meydana getirmek zorundayız. Bunu gerçekleştiremediğimiz, yani geçmişimiz olan tarihimizle maddî ve manevî bağlarımızı kestiğimiz an, millet olarak hayat damarlarımızdan birini kestiğimizin bilincinde olmalıyız. Tarihî şuur bunu gerektirmektedir. Nitekim, “Bir milleti imha etmek, nesilleri geçmişinden ve bilhassa millî ve manevî değerlerinden koparmakla mümkündür” diyor, Bernard Lewis.
Evet, maddî plânda üstün olmanın tek geçerli kuralı vardır: Dürüst ve ehil kadrolar yetiştirmek ve de çok çok çalışmak. Çünkü Cenab-ı Hakk bütün insanları aynı kâbiliyette yaratmıştır. Yani, doğuştan beraberinde getirdiği yetenekleri bakımından bütün insanlar eşittir. Maddî plânda onu üstün kılan, sadece kabiliyetlerini inkişaf ettirip, disiplinli ve sabırlı bir çalışmanın sonucunda ulaştığı başarılardır.
Ama unutmamak gerekir ki, “Her kültürün kendine mahsus bir ideası, hayatı, hissi ve ölümü vardır. Bir tek rakam mefhumu veya psikolojisi yoktur. Bir tek felsefe ilmi veya modeli yoktur. Kaç kültür varsa o kadar matematik, felsefe, psikoloji veya güzel sanatlar vardır. Her büyük kültür tekdir ve her alanda kendi dilini konuşur.”5 Dünya milletlerini biri- birinden farklı kılan, işte bu konuştukları farklı dildir. Bir başka deyişle, içinde büyüyüp geliştiği, kendisine şekil verdiği toplumun değerleridir milletleri farklı kılan... Hiç şüphesiz bir milleti millet yapan bu değerler hem maddî faktörlerin etkisiyle, hem de bu faktörlere etki eden manevî değerlere göre şekillenmekte- dir.’6> Bu değer hükümleri: “Büyük bir sosyal grubun mensuplarının kendi idrak ve anlayışlarıyla doğruluğunu tasdik ettikleri ve sübjektif olarakta kıymet takdir ettikleri manevî değerler- dir.”,7
Bu tariflerden de anlaşılacağı üzere, milletlerin sahip olduğu değer yargıları; başta din ve ahlâk kuralları olmak üzere kendine ait tarih, kültür, sanat, edebiyat, mimarî, mûsikî... gibi değerlerden oluşmaktadır.
Aynı zamanda bu sahip olduğu değerlerin kökleri ne kadar geriye gidiyor ve yaşadığı zaman itibariyle ne kadar geniş bir coğrafya üzerinde uygulama imkanına sahip oluyorsa, o nisbette büyük bir milleti temsil ettiğini göstermektedir. Çünkü bir millet geçmişi, geleceği ve içinde bulunduğu zamanı ile bir bütündür. Geçmişiyle olan bağlarının koparılması, kendi aslını inkar etmesi anlamına gelmektedir. Halbuki bir ağacı bile ayakta tutan, toprağa gömülü olan kökleri değil midir?.. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s.), bir hadis-i şeriflerinde: “Soyunuzu sopunuzu bilin, tanıyın ki, akrabalarınızla olan bağlılığı vasletmiş olasınız. Zira hakikat şudur ki (o bağlılık) kesilince, akraba için (yakın da olsa) hakikatte bir yakınlık yok- tur”m buyurmaktadır. Yine Peygamberimiz (s.a.s.)’in, Hz. İbrahim’e kadar olan dedelerinin isimlerini tek tek sayması, bu konunun mânâ ve ehemmiyetini daha da artırmaktadır.
Hele de geçmişte insanlığa adalet dağıtmış, medeniyet nedir, öğretmiş bir milletin mensupları olarak bizler, ecdadımızı yaptığı hizmetlerden dolayı ne kadar takdir etsek yine de azdır. Hal böyle olunca, bu gün dahi yapılan bir takım yanlışlıklara dikkat çekerek, 70-80 yıl öncesinde M. Kemal Atatürk, veciz sözleriyle şu gerçekleri dile getiriyor: “Bunlar hep beni övüyorlar. Türk Milletinden, Türk Milletinin büyüklüğünden, insanlık değerinden dörtbin yıl boyunca cihanın her tarafında bıraktığı medeniyet izlerinden hiç bahsetmiyorlar. Onu hâlâ nereden çıkıp geldiği bilinmeyen, dili yok, kültürü yok, tarihte yeri yok bir aşiret sanıyorlar. Ve öyle görmek is- §1Z- tiyorlar. Türk Milletini bu sû-i zandan kurtarmak, onu medeniyet âlemine gerçek hüviyetiyle tanıtmak kutsal bir görevdir. Ve garip olan şudur ki; bu kutsal görevi bizden önce, her soydan ve her dilden bir çok Avrupalı Türkologlar ve Oryantalistler yerine getirmişlerdir. ”9
Şu halde, tarih şuuru ve millî kültür’ün oluşması, geçmişteki değerleri ve şahsiyetleri tanımak, tanıtmak ve günümüze taşımakla olur ancak. Bu da tarihimizin şanlı sayfalarında yer alan Mevlana’nın fikrini, Yunus’un kalbini, Kâtip Çelebi’nin ilmini, Sinan’ın sanatını, Bâkî’nin edebi-yatını, Dede Efendi’nin mûsikîsini, Fatih’in adaletini, Yavuz’un cesaretini, Kanunî’nin haşmetini, Abdülhamid’in zeka ve siyasetini, Atatürk’ün devlet adamı ve liderlik vasfını... hasılı güzellik adına ne varsa onların hepsini alarak, geçmişle bugün arasında manevî bir bağ oluşturmakla mümkündür. Boşunu dememişler: “Büyükleri sevenler, biraz da büyüklerdir.”
Sonuç olarak, sahip olduğumuz tarih ve kültür mirasından niçin bu kadar uzak olduğumuzu yukarıda veciz bir şekilde ifade eden M. Kemal Atatürk’ün ifadelerinden sonra bir de, günümüz mümtaz şâir, edip ve fikir adamlarından Sezai Kara- koç’un kendine has uslupla yaptığı değerlendirmeye bir göz atalım: “Tarih mirası yüksek toplumlar için bir nimet, bir tecrübeler deposu, bir imkânlar hâzinesi iken; ‘düşüşe uğramış’ toplumlarda sanki bir yük, omuzları çökerten ağır bir kâbus ve yol üstünde yığılı bir enkaz gibi (değersiz) hissedilir.”"10
Evet,
“Bir zamanlar biz de millet, hem nasıl milletmişiz.
Gelmişiz dünyaya milliyet nedir, öğretmişiz!
Kapkaranlıkken bütün âfâkı insaniyyetin,
Nûr olup fışkırmışız, tâ sinesinden zulmetin.”11’

1- Sez.ai Karakoç, Çağ ve Ilham, II, sh. 220-221.
2- M. Akif Ersoy, Safahat, Kıt’alar, sh. 543.
3- Cemil Meriç, Ümrandan Uygarlığa, sh. 26.
4- a.g.e., sh. 48.
5- a.g.e., sh. 46.
6- Prof Dr. Amiran Kurtkan, Türk Milletinin Manevi Değerleri, sh. 6 (M.E.B.Y.).
7- a.g.e., sh. 7.
8- Haşan Basri Çan tay, Onkere Kırk Hadis, c.2, sh. 195.
9- Doç. Dr. Hayati Akyol, Jandarma Eğitim Dergisi, Haziran-2001, sayı: 18.
10-Sezai Karakoç, a.g.e., sh. 134.
11-M. Akif Ersoy, a.g.e., sh. 254.