Makale

CUMHURİYETİN UNUTULAN BİR KAHRAMANI: Seyyid Bey

CUMHURİYETİN UNUTULAN BİR KAHRAMANI: Seyyid Bey

Yusuf Atalay

Modernleşme sürecindeki Türkiye için hilâfetin kaldırıldığı 3 Mart 1924 tarihi önemli dönüm noktalarından birisidir. Hilâfetin kaldırılması Osmanlı’dan Cumhuriyete geçişin fiilen bir göstergesidir. Her yıl 3 Mart tarihinde hilâfet kurumu masaya yatırılır, enine boyuna tartışılır. Ancak bu tartışmalarda asıl ve etkili kahraman göz ardı edilir. Bu kahraman, hilâfetin kaldırılması için Mecliste yapılan celsede, konu hakkında geniş bilgi vererek, hilâfet taraftarlarının muhalefetini kıran İzmir Mebusu ve Adliye Vekili Seyyid Bey olarak şöhret bulan Mehmet Seyyid Bey’den başkası değildir.
Biz bu yazımızda, hayatı hakkında yeterli derecede bilgi bulunmamakla beraber, devrinin İslâm mütefekkirlerinden biri olarak ilim çevrelerinde şöhretini ve cazibesini her zaman korumasını bilen Seyyid Bey’i tanıtmaya çalışacağız.
Cumhuriyet öncesi
Mebusluk, ayan azalığı, Adliye vekilliği ve hukuk müderrisliğinde bulunmuş ilim ve siyaset adamlarımızdan biri olan Seyyid Mehmet Emin Bey, Abdullah Takıyuttin Bey’in oğludur. 1873 yılında İzmir’de doğmuştur. Babası İzmir eşrafından olan Müezzinzâdeler ailesin- dendir. Medrese tahsili gördükten sonra Dârül Fünun Hukuk şubesinden mezun olduktan sonra aynı bölümde müderrisliğe başladı. Özellikle usul-i fıkıh dersleri okuttu. Seyyid Bey, medrese eğitiminden sonra İstanbul Hukuk Mektebi’nde modern bir eğitim almıştır. Kendisi aldığı bu modern eğitim sebebiyle her zaman açık görüşlü ve ileri fikirli birisi olarak nitelenmiştir. Kaynaklarda Seyyid Bey’in Hukuk Mektebi’nde okuduğuna dair yer alan ifadeler onun bu tahsili konusunda detaylı bilgi vermemektedir. Hicri 1 321 yılında yayınlanmış olan ve mevcudiyeti bilinen en son maarif salnamesinde isimleri zikredilen 1317 ve 1 318 yıllarında mezun olmuş talebeler arasında Seyyid Bey yer almamaktadır. Bu itibarla Seyyid Bey’in Mekteb-i Hukuk-ı Şâhâne’den mezuniyeti 1 319 h./1901 ’den sonraki bir yılda olduğu tahmin edilmektedir.
1908 yılında II. Meşrutiyet’in ilânıyla birlikte Seyyid Bey’in siyaset adamlığı kimliğiyle tanışıyoruz. Bu yeni kimlik, Seyyid Bey’in sonraki hayatında daima baskın olmuştur. O kadar ki, "Dârü’l-Fünûn Usul-i Fıkıh müderrisi Seyyid Bey"den daha çok, "İzmir mebusu Seyyid Bey’’ olarak tanınmaya başlamıştır. Müderris ve siyaset adamı kimliklerinin birbirini tamamlaması Seyyid Bey için önemli bir avantaj sağlamıştır. Değişen şartlara göre bu iki kimlikten en çok işe yarayanı ön plâna çıkarılmış ve diğerinin hizmetine sunulmuştur. II. Meşrutiyet devrinde Seyyid Bey’in üstlendiği siyasî rollerde ve Cumhuriyet döneminde özellikle hilâfetin kaldırılması başta olmak üzere, birtakım yeni oluşumların gerçekleştirilmesinde bu durum açık bir biçimde görülmektedir.
II. Meşrutiyet döneminde Seyyid Bey’in siyasî hayatı 1908 seçimlerinde İzmir’den mebus seçilmesiyle başlar. 1912 ve 1914 seçimlerinde de İzmir Mebusu olarak Meclis-i Mebusan’da görev alır. Ancak üçüncü meclisteki mebusluğu iki yıl devam eder. Seyyid Bey, 30 Teşrinievvel 1332 (1 3 Kasım 1916) tarihli irade ile Ayan Mec- lisi’ne üye olarak atanır.
Seyyid Bey’in siyasî hayatı İttihat ve Terakki Partisi ile iç içedir. Celal Bayar’ın ifadesiyle: "Mebusan Meclisi’nde ittihat ve Terakki Grubu’nun sözcülüğünü yapmıştır." ittihat ve Terakki Partisi içinde aktif bir faaliyet gösteren ve lider kadrosunda yer alan Seyyid Bey, 1910 yılında önce bu partinin başkan yardımcılığına, daha sonra da Mayıs 1911’de bu fırkanın reisliğine getirilir.
Seyyid Bey, 3 Şubat 1913’te İkinci ile Üçüncü Meclis arasındaki dönemde bazı zevat ile birlikte Mü- dafaa-i Milliye Cemiyeti’nin İzmir şubesini kurarak, kısa bir dönem "reis-i evvel" olarak görev yapmıştır.
Osmanlı Mebusan Meclisi’nde 22 Mayıs 1916’da medenî hukuk, aile hukuku ve ticaret hukuku için her biri bir taslak hazırlamak üzere üç komisyon kurulmuştu. Kanûn-i medenî komisyonunda Seyyid Bey de üye olarak görev yapmıştır.
Birinci Dünya Savaşı’nın sürdüğü yıllarda daha önce Türkiye’yi ziyaret eden Alman mebuslarının bu ziyaretine mukabele etmek maksadıyla Almanya’ya gönderilmek için oluşturulan bir heyet içinde yer almıştır. Gezi boyunca Almanya’yı baştan başa dolaşma imkânı bulmuş ve bu seyahat sayesinde Avrupa’yı yakından görme ve tanıma şansını elde etmiştir.
1918 yılında ittihat ve Terakki’nin bütün hukuk ve vecibeleriyle, tanınmış ittihatçılarla kurulmuş olan Teceddüd Fırkası’na devredildiği kongrede bu partinin kurucuları arasında yer alan Seyyid Bey, aynı zamanda partinin idare heyetinde de aza olarak görev almıştır.
Seyyid Bey, II. Meşrutiyet döneminde ittihat ve Terakki’nin liderlerinden biri olması, Mebusan ve Ayan meclislerindeki nüfuzu dolayısıyla, Mondros Mütarekesi’nin ardından ingilizlerin İstanbul’u işgali sonrasında, Mart 1919’da başlatılan ve Kasım 1920’ye kadar devam eden sürgün furyasından etkilenenler arasında yerini almış ve Malta’ya sürgüne gönderilmiştir.
Malta’ya sürülenlerin bir kısmı müşahhas suçlarla itham edilirken, Seyyid Bey için böyle bir suçlama yoktu.
Bir buçuk yıl süren Malta sürgünü süresince Seyyid Bey, faal bir hayat geçirmiş, özellikle Fransızca öğrenme konusunda yoğun mesai sarfetmiştir. Ayrıca muhtelif konularda sık sık "istifadeli konferanslar" verdiği de bilinmektedir.
Malta serüveninin sona ermesi, uzunca bir süreç sonunda mümkün olabilmiştir. 30 Eylül 1920 günü İngiliz Yüksek Komiserliği’nin, Sevr Antlaşması’nın 208. maddesi gereğince serbest bırakmayı kararlaştırdığı 25 kişilik listede Seyyid Bey’in ismi de bulunmaktaydı. Kasım 1920’de İstanbul’daki İngiliz Yüksek Komiserliği’nde kurulan özel bir komite, Mal- ta’da bulunan 121 sürgünü altı sınıfa ayırdı. Bunlardan B listesinde yer alan ve aralarında Seyyid Bey’in de bulunduğu 1 3 kişi, Sevr Antlaşması yürürlüğe girdikten sonra salıverilecekti.
Seyyid Bey’in Malta’dan kurtuluşu 1921 yılında gerçekleşmiştir. Aralarında Seyyid Bey’in de bulunduğu, Malta Genel Valisi’nin ifadesiyle "on yedi seçkin Türk" kendilerinin taşınması için ayrılmış olan iki gemiden biri ve daha iyice olan Chrysantheum gemisiyle yola çıkarılmışlardır. 30 Ekim Pazar sabahı İstanbul’a ulaşan gemiler, değiş tokuş yapılması için belirlenmiş olan İnebolu Limanı’na doğru harekete geçerler, içinde Seyyid Bey’in de bulunduğu gemi, 31 Ekim Pazartesi sabahı İnebolu Limanı’na varır.
Sürgünlerin tahliyesi salı günü öğleden sonra yapılır. Ancak Seyyid Bey’in de içinde bulunduğu on bir kişilik bir grup İstanbul’a dönmeye karar verdikleri için yine aynı İngiliz gemileriyle İstanbul’a götürülürler.
Bu şekilde sürgünden kurtularak İstanbul’a geri dönen Seyyid Bey burada ikamet etmeyerek Ankara’ya gitmiş, daha sonra tekrar İstanbul’a geri dönmüştür. Ayan Meclisi’nin ilgasına kadar İstanbul’da kalmış ve Dârü’l-Fünûn’daki hocalığına devam etmiştir.
Cumhuriyetten önceki devrede Seyyid Bey’i bir kere daha, medenî kanun hazırlamak üzere İstanbul’da teşkil edilmiş olan ihzâr-ı kavânîn komisyonlarında başkan olarak görüyoruz.
Bilindiği gibi 1923 yılı başlarında Adliye Vekâleti tarafından tadil-i kavânîn komisyonları kurulmuştur. Altı komisyondan birincisi, Mecelle Vâcibât Komisyonu idi. Bu komisyonun başkanlığına önce Mecelle şarihi Ali Haydar Efendi atanmıştı. Ancak kendisinin daha sonra komisyon başkanlığından istifa etmesi üzerine boşalan başkanlığına komisyon üyelerinin tercihi üzerine Seyyid Bey seçilmiştir. Akdedilen 41 içtima sonunda komisyon 21 madde hazırlamıştır.
Seyyid Bey, ağustos ayında Adliye vekili oluncaya kadar bu komisyondaki görevine devam etmiş, Adliye vekilliği döneminde de bu komisyonların çalışmalarını dikkatle izlemiştir.
Cumhuriyet dönemi
Yapılan seçimlerin ardından, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin ikinci devresi 11 Ağustos 1923’te açılmıştır. Meclisin 14 Ağustos 1923 günkü toplantısında mebusların katıldığı bir oylama ile Heyet-i Vükelâ seçimi yapılmış ve bu oylama sonunda Heyet-i Vükelâ reisliğine Fethi Bey, Hariciye Vekilliğine ismet Paşa ve Adliye Vekilliğine de Seyyid Bey seçilmişlerdir.
ikinci Meclis’in, Fethi Bey başkanlığındaki bu ilk kabinesi uzun ömürlü olmamış, Meclisin daha fazla desteğine sahip bir hükümete ihtiyaç bulunduğu gerekçesiyle, 27 Ekim 1923’te istifa etmiştir.
Seyyid Bey, Cumhuriyetin ilânından sonra da İzmir Mebusu olarak TBMM’nde görev aldı. Cumhuriyet döneminin ilk kabinesi olan 1. İsmet İnönü kabinesinde Adliye Vekili oldu (Adliye Vekilliği: 18.8.1923-7.3.1924 tarihleri arasındadır).
Büyük Millet Meclisi’nin 25 Şubat 1924 tarihli toplantısında, İzmir Milletvekili Şükrü Saraçoğlu tarafından, siyasetle dinin ayrılması ve Manisa Milletvekili Vasıf tarafından, halifenin tahsisatı konularında verilen teklifler tartışmaya açıldı.
Meclisin 3 Mart 1924 tarihinde hilâfetin kaldırılması ile ilgili yaptığı oturumda kürsüye gelen Adliye Vekili Seyyid Bey, vukuflu, dinî, şer’î, tarihî delillere dayanan saatler süren tatminkâr bir konuşma yaptı. Aynı yıl Hilâfetin Mâhiyet-i Şer’iyesi adıyla kitaplaşan bu konuşmada Seyyid Bey, millî hakimiyet ilkesinden kalkarak hilâfetin kaldırılmasının şeriat açısından bir mahzur taşımadığını savundu. Bu konuşma Meclisteki muhalefeti de büyük ölçüde kırdı, ilk Teş- kilât-ı Esasiye Kanunu’nun hazırlanmasına da Sey- yid Bey’in büyük katkıları oldu. Haşan Basri Erk’in ifadesiyle "kanunun hukukî, adlî hükümleri onun tarafından tashih ve ilâve edilmiştir." Fakat Seyyid Bey’in ikbal devri fazla sürmedi. Medenî Kanun hazırlıkları sırasında yaptığı teklifler ve hazırlattığı kanun tasarısı onu iyice gözden düşürdü. Çünkü o, Hukuk-ı Aile Kararnamesi’nin ıslah edilerek bir Medenî Kanun hazırlanmasından yana idi.
Seyyid Bey ayrıca, idam hükümlerinin Meclis Adliye Encümeni’nin tetkikinden geçtikten sonra genel kurulda görüşülmesini ve tasdik edilmesini istemiş, fakat Halk Fırkası’nın bazı kesimleri, bu hakkın Cumhurbaşkanına bırakılmasını savunmuşlardı. Gazi Mustafa Kemal, bu tartışmaları başta Seyyid Bey lehine halletmiş, daha sonra Cumhurbaşkanına Meclisi feshetme hakkı verilmesi konusunda tartışmalar çıkınca mesele değişmişti. Bu konudaki tartışmalarda Seyyid Bey, Cumhurbaşkanına Meclisi feshetme hakkının verilmesine şiddetle karşı çıkmış ve bunun yalnızca Meclisin üçte ikisinin kararına bırakılmasını ısrarla istemiştir. Ancak Halk Fırkası’nın müfritleri, bu hakkın şekil itibarıyla Cumhurbaşkanına da tanınmasını istiyorlardı.
İkinci Büyük Millet Meclisi’nin Teşkilât-ı Esasiye Encümeni, 3 Şubat 1924 tarihli toplantısında, Büyük Millet Meclisi’nin fesih hakkını, Devlet Reisine veren Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nun 25. maddesini kabul etti. Böylelikle, yeni bir taviz verilmesinin düşünüldüğü anlaşılmakta idi. Maddenin bu şekilde kabul edileceğinin anlaşılması üzerine Adliye Vekili Seyyid Bey aksi tezinde ısrar etmişse de, ismet Paşa da maddenin Devlet Reisine fesih hakkı vermesi şeklinde kabulünü istemiştir. Bunun üzerine Adliye Vekili Seyyid Bey istifa ederek Dârü’l-Fünûn’daki kürsüsüne dönmüş ve kabine tadilatı sırasında da müfritler kadrosundan Mustafa Necati Bey, Adliye Vekili olmuştu.
Vefatı ve defni
Adliye Vekilliğinden ayrılmakla beraber Seyyid Bey’in Meclisteki görevi milletvekili olarak devam ediyordu. Ancak yeni kabul edilen kanun gereği iki görevden birini terke zorlandı. Seyyid Bey mecburen hocalığı tercih etti ve Ankara’dan ayrılarak İstanbul’a hocalığa geri döndü.
1924 yılının ortalarında İstanbul’a, uzun yıllar hocalık yaptığı Dârü’l-Fünûn’a dönen Seyyid Bey, kuruluş halinde olan İlâhiyat Fakültesi Reisliğine (dekanlık) atanmış ve vefatına kadar bu görevi yürütmüştür.
ilâhiyat Fakültesinde tarih-i fıkıh dersi veren Seyyid Bey, aynı zamanda Hukuk Fakültesindeki derslerine devam etmiş ve burada da talebelere usûl-i fıkıh dersleri vermiştir.
Seyyid Bey, genç sayılabilecek bir yaşta, şiddetli bir zatürreye yakalanarak birkaç günlük bir hastalığı müteakip, 8 Mart 1925/12 Şaban 1 343 Pazar günü sabah saat dokuz sularında Kadıköy Ceviz- lik’teki evinde vefat etti. Vefat ettiği zaman 52 yaşında idi.
Seyyid Bey, vefatını takip eden 9 Mart Pazartesi günü büyük bir törenle defnedilmiştir. Cenazesi 9 Mart Pazartesi günü Kadıköy’deki evinden alınarak Dârü’l-Fünûn müderrisleri, Talebe-i Hukuk Cemiyeti’nin idarecileri ve ilâhiyat Fakültesi talebelerinin refakatinde iskeleye getirilmiş, oradan bir botla Sirke- ci’ye nakledilmiştir. Sirkeci’de Seyyid Bey’in cenazesini müderris ve talebelerden oluşan kalabalık bir grup karşılamış ve tabut talebelerin omuzlarında Bahçekapı-Rıza Paşa Yokuşu’ndan taşınarak Dârü’l Fünûn’a getirilmiştir. Dârü’l-Fünûn divanhanesinde bir masa üzerine konulan cenaze öğle namazına kadar bekletilmiş ve buradan törenle Bayezid Ca- mii’ne götürülmüştür.
Öğle namazını müteakip kılınan cenaze namazından sonra Bayezid Camii’nden alınan Seyyid Bey’in cenazesi, bir müfrezenin arasında kalabalık bir cemaatla, hâcegân ve dedegânın tekbir ve tehlilleri arasında saat ikide Sultan Mahmut Türbesi’ne getirilmiştir. Cenaze defnedilmeden önce kabrin başında dua edilmiş, peşisıra Hukuk Fakültesi müderrisleri adına Musluhiddin Adil Bey, İlâhiyat Fakültesi adına Hoca Şerefüddin Efendi, Talebe-i Hukuk Cemiyeti adına başkan Hayri Bey ve ilâhiyat Fakültesinden iki talebesi birer konuşma yapmışlardır. Bu konuşmalarda Seyyid Bey’in 1908 İnkılâbı’ndaki rolünden, siyasî ve İlmî çalışmalarından ve hizmetlerinden söz edilmiş, vefatıyla memleketin büyük bir müctehidini kaybettiği dile getirilmiştir. Bir gencin Seyyid Bey hakkında yazdığı mersiyeyi okumasının ardından cenaze gözyaşlarıyla defnedilmiştir. Seyyid Bey’in vefat etmesi münasebetiyle Başvekil ismet Paşa, gönderdiği bir telgrafla ailesine taziyede bulunmuştur.
Bugün ismi unutulmaya yüz tutmuş birisi olarak tarihin bir köşesinde bırakılmış olan Seyyid Bey’in özellikle hocalığı sırasında okuttuğu ve Osmanlıca olarak neşredilen eserlerinin Türkçe’ye kazandırılması, isminin yaşatılması açısından büyük bir önem taşımaktadır. Çünkü bir dönem ittihat ve Terakki’nin reisliğini yapan, mebusluk, Ayan azalığı, Adliye vekilliği ve hukuk müderrisliğinde de bulunan, devrinin İslâm mütefekkirlerinden biri olarak, ilim çevrelerinde cazibesini her zaman korumasını bilen Seyyid Bey’in kişiliğinin ve fikirlerinin yarınlara hâlâ ışık tutacağına inanıyoruz.