Makale

GERÇEK HUZUR

GERÇEK HUZUR

Himmet METİN

Yirminci asır insanının en büyük kaybı ve dolayısıyla en büyük hasreti huzurdur. Huzursuz bir hayat ise daima muzırdır. Bunun için insana önce huzur lazımdır.
Huzur ve bereket ise, maddi değil manevidir. Pazardan para ile satın alınmaz. O, ancak ruhun Allah’a yaklaşması nisbetinde kalbe doğar. Bunu bindörtyüz küsur sene öncesinden Allah’u Zülcelal ve’l-Kemal Hazretleri Yüce Kitabımız Kur’an-ı Kerim de bizlere haber vermekte ve şöyle ferman buyurmaktadır:
"Mü’minler, (evet onlar) Allah’ın zikriyle gönülleri ve vicdanları huzur ve sükûna kavuşanlardır. (Ey insanlar) haberiniz olsun ki kalpler ancak ve ancak Allah’ı anmak ve O’na bağlanmakla huzur ve sükûn bulur." (1)
Bu ayeti kerimeden açıkça anlaşıldığı gibi insanların gerçek huzur ve saadeti Allah’a yakın olmakla, O’nun emirlerine bağlanmakla mümkün olacaktır.
Bunu daha açık bir ifade ile şöyle de ifade edebiliriz:
İnsanın, ruh ve beden olmak üzere iki yapısı vardır.
Bedenin yaşayabilmesi için maddi gıdaya, çeşitli besinlere ihtiyaç vardır. Besinin cins ve kalitesine göre de insan; ya gürbüzleşir, ya zayıflar, ya da besin zehirli ise ölür.
Ruh da böyledir. Onun da yaşayabilmesi için bir gıdaya ihtiyacı vardır. İşte ruhun ihtiyacı olan bu gıda manevidir. Ve "İnanç" ismiyle anılır.
İnancın cins ve kalitesine göre de ruh; insanlık mertebesinde, ya kemâle ulaşır, ya zayıflar, ya da inanç batılsa, o kişideki insanî ruh ölür, geriye sadece bir hayvanî ruh yani beden canlılığı kalır.
İnsan ruhunun asıl gıdası İslam inancı, Allah ve Peygamber sevgisi ve onların haberleridir. Çünkü ruhumuz Allah’tan gelmiş, bedene misafir olmuştur. Allah’u Tealanın takdir ettiği belirli bir müddet burada kalacaktır.
Bu sebeple ruhumuz kendisinden uzak kaldığı hakiki sevgilisi Allah’u Teala Hazretlerinin aşkıyla, O’nun hasretiyle yanıp tutuşmaktadır.
O yüce yaratıcının emirleri gereğince hareket ettikçe, O’nun sevgisine mazhar oldukça ferahlamakta, huzur ve sükûna kavuşmaktadır.
Olgun mü’minler dünya meşakkatleri, sıkıntı-lan ne olursa olsun, çalışma anında, Rablerinin huzuruna durduklarında yani namazlarında ve niyazlarında, akşam evine ve ailesine döndüklerinde;
"— Çok şükür ya Rabbi, maddi ve manevi verdiğin nimetlerine binlerce şükürler olsun. Bizi doğruluktan ayırma, nzkımızda daima bereket ihsan eyle ve helalinden ver. Düşmanlarımıza aman verme. Onlara da basiret ve hidayet nasip eyle. Bizi ve bütün ehli islamı, küfürden muhafaza eyle. Ey bütün kainatın yegane sahibi olan Ulu Allah’ım..." diye niyazda bulundukları andaki duydukları kalb huzurunu mü’minlerden başka hiç kimse duyamaz.
Çünkü mü’minin duyduğu bu huzur gerçek huzurdur. Sahte değildir. Daimi ve ebedî bir huzurdur.
Kalbin doğruluğu, huzurun kaynağıdır.
Sevgili Peygamberimiz bir hadisi şeriflerinde bunu şöyle haber veriyorlar:
"Haberiniz olsun ki, bedenin içinde bir et parçası vardır ki o iyi olursa beden iyi olur. O bozuk olursa bütün beden bozulur. Dikkat edin işte o et parçası kalptir"(2)
Allah Resulü, Peygamberimiz (S.A.S.) burada vücudun kan dolaşırdı merkezinden ziyade, imanın ve küfrün mahalline işaret etmiştir.
Kalbi, bir otorite, bir hükümdar kabul edecek olursak, elinin altındaki hizmetçileri de insan bedeninin uzuvları olarak anlarız. Bu uzuvlar hükümdarın, yani otoritenin emrine itaat ederler, hükmünü infaz ederler. Bu otorite iman etmiş bir özelliğe sahipse, yaptıracağı işler, her türlü hizmetler de Allah’ın emirleri ve o emirlerin istikametinde yapılacak işlerdir. Yok, bu hükümdar inkarcı biriyse yaptıracağı her türlü işler, hizmetler Allah’a isyan niteliğinde olacaktır.
Bazı alimler insanda iç huzursuzluğu doğuran sebepleri araştırmışlar. Ve bunu kalbin hastalığına bağlamışlardır.
Mesela İmam-ı Birgivî Hazretleri kalbe ait 60 küsur hastalık tesbit etmiştir. Bu hastalıklara yakalanmış bir insanın huzurlu ve saadet içinde yaşaması düşünülemez. Kalbin yakalandığı bu hastalıklardan bazıları şunlardır:
1- Emel : Ölümü unutarak uzun bir hayatı dilemek, ahireti hesaba katmamak.
2- Riya: Her türlü işi sürekli gösteriş amacıyla yapmak. Fertte, ailede ve toplumda bu hastalık varsa huzur ve saadet beklenebilir mi?
3- Kibir : Kendini her şeyin üstünde zannetmek.
4- Ucûb: Kendini beğenmek, nimetleri kendinden bilme hastalığı.
5- Hesad : Karşıdaki insanın elinde olan nimetlerin yok olmasını istemek.
6- Cimrilik : Elde olduğu halde sıkıntılı yaşamak, imkânları Allah yolunda kullanmamak.
7- İsraf : Saçıp-savurmak, yapılan her türlü ihtiyaç dışı harcamalar.
8-Kabalık : Merhametsiz ve şefkatsiz olmak.
9- Acelecilik,
10- Ümitsizlik,
nsan ruhunun asıl gıdası İslâm inancı, Allah ve Peygamber sevgisi ve onların haberleridir. Çünkü ruhumuz Allah’tan gelmiş, bedene misafir olmuştur. Allah’a tealanın takdir ettiği belirli bir müddet burada kalacaktır.
11- Öfke ve şiddet.
İşte saydığımız bütün bu hastalıklar ve diğerleri bir kalbe girmişse artık o kalbde huzur ve istikrar diye bir şey olmaz. Manevi değerlerden habersiz, Hak’dan uzak yaşayan bir insanın iç dünyasında gerçekten huzur ve saadet bulunamaz.
Ölümü düşünmek, ihlas ve samimiyyet üzere yaşamak, mütevazı olmak, nimetlerin gerçek sahibini unutmamak, ilahi taksimata razı olmak, cömert davranmak, iktisatlı yaşamak, düşünerek hareket etmek, yumuşak huylu olmak, sabır ve tahammül göstermek, ümit ve korku arasında yaşamak... İşte bütün bu hasletler bir ferdin, bir ailenin iç bünyesinde, kalbinde mevcutsa neticesi huzur ve güvendir. Aksi takdirde huzursuzluk ve iç sıkıntısı baş gösterir.
Gerçek huzur ve saadet kanaatte ve İslâm imanındadır.
Nefse köle olan daima ızdırap çeker, onun pençesinde inler.
Allah’a kul olan ise mutlaka gerçek huzur ve saadete kavuşur.
Dünyada huzur, ahirette huzur istiyorsak (-ki istiyoruz) nefislerimizin emirlerine muhalefet etmemiz gerekir. Nefse hakim olmaya çalışmalıyız. Nefsi, aklın emrine vermeliyiz.
Melek : Ruh+Akıl
Hayvan : Ruh + Nefis
İnsan : Ruh + Akıl + Nefis
Esfel-i Sâfilin <---------> Ahsen-i Takvim
Dünyanın geçici süfli zevk ve menfaatları arasında boğulmamalıdır. Dünya zevklerinin geçici, ahiret zevklerinin ise ebedi olduğu unutulmamalıdır.
Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor:
"Allah (c.c), sizleri selâmet evine (Cennete) çağırır."(3)
O halde bir müslüman iman ve amellerinde sebat ermelidir. Dini hayatını canlı tutmalıdır. Nefsinin esiri olmamalıdır. Hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya bağlanmamalıdır. Haline şükreden, kanaat sahibi, güzel ahlâklı salih ameller işlemede devamlı olan mü’minlerden olamaya çalışmalıdır. Ancak böylece gerçek ve ebedi huzur ve saadete kavuşabiliriz. Cenab-ı Mevla, bu konuda cümlemizin yar ve yardımcısı olsun.
Ruhu, hakiki gıdası olan İslâm inancı ve itikadından mahrum edenler her iki alemde de ızdırab içerisinde inlemeye mahkumdurlar.
Çünkü bu takdirde ruh, süfli, bayağı arzuların mahkûmudur. Mahkûm olan bir varlığın da en tabii hali ızdırab içinde kıvranmaktır.

Kaynaklar
1- Ra’d Suresi, Ayet: 28
2- Buh., MUsl., İm.Nevevî, 40 Hadis, No:7
3- Yunus Suresi, Ayet: 25