Makale

Zamanın Kulüpleri Kahvehaneler

Zamanın Kulüpleri
Kahvehaneler

Mustafa Bektaşoğlu

Kahvehane/kahve, hemen hemen her yerleşim biriminin büyüklüğüne göre sayıları artan, günümüzde artık âdeta kurumsallaşmış bir yapıya sahiptir. Değişik nedenlerle büyük bir insan kitlesi zamanını kahvelerde geçirir. Buralarda geçen zaman süresi kişiye ve duruma göre değişir; bazen gününün tamamını, gecesinin büyük bir kısmını kahvede geçirenler de vardır.
Eğitim açısından olaya baktığımızda, insanların birçok sorunlarını beraberinde kahveye taşıdıklarını, başkalarıyla tartıştıklarını, halkın deyimiyle zaman öldürdüklerini görüyoruz. Kahvede geçen bu zamana boş zaman diyoruz. Bu zamanın, insanın hayatında daha iyi, daha zevkli, daha olumlu ve gereğinde yararlı sonuçlar verecek şekilde kullanılması istenir. Boş zamanın geçtiği yerlerden biri kahveler olduğuna göre, kahvelere yeni bir açıdan bakmak, buraların daha insancıl ve uygar bir görünüm alması düşünülebilir.
Makalemizde; bazılarına göre "zaman öldürmek", bazılarına göre "mekteb-i irfan, encümen-i dâniş" olarak vasıflandırılan kahvehanelerin gelişim serüvenini, kuruluşundan günümüze kadar hangi sosyal fonksiyonları yerine getirdiğini irdeleyeceğiz.
Kahvehane, ilk kez Mekke’de 1511 yılında bir caminin yanında kurulmuştur. Daha sonra Kahire’ye XVI. yüzyılın ilk on yılında girmiş, yüzyılın ortalarında da Suriye ve İstanbul’a gelmiştir.
Kahve tüketiminin Mekke’de başlaması ve bu içeceğin uyarıcı özelliğinden dolayı ilk kez kullanıp tanıtanların tarikat mensupları oluşu da kayda değerdir. Dolayısıyla, Arap ülkelerinde, kahvehanenin cami yakınlarında kurulmuş olmasına da şaşırmamak gerekir.
Şehir hayatının ve daha sonra da kırsal hayatın belirleyici öğelerinden biri durumuna gelen kahvehane, gözle görülür bir gelişim göstermiştir. Bir tüketim mekânıyken yavaş yavaş bir sohbet mekânına, bir eğlenme, dinlenme ve bilgilenme mekânına, hatta gazetelere göz atılmasıyla, halk hikâyelerinin dinlenmesi ya da gerektiğinde siyasi tartışmaların da yapılmasıyla kültürel bir mekâna dönüşmüştür. Böylelikle yalın ve kişisel bir alışkanlıktan, bireyler arası ilişkiler düzlemine geçilmiştir. (Helene Desmet-Gregoıre François Ceorgeon, Doğu’da Kahve ve Kahvehaneler, 7, Yapı Kredi Yay., İstanbul 1999)
Gerçekte ilk kahvehanelerin müşterileri; seçkinler sınıfı, bürokrasi yani kalemiyyenin üyeleri olmuştur. Eğlence düşkünleri ve aydın sınıfından kimi insanlar, kahvehanenin her birinde yirmi ya da otuz kişilik gruplar halinde toplanıyorlardı. Kimileri kitap ve adâb-ı muaşeret yazıları okuyor, kimileri tavla, satranç oynuyordu. Yeni yazdıkları şiirleri getirip sanat üzerine münazara yapanlar da vardı.
Kalemiyye içindeki farklı mesleklerden genç namzetlerin maharetlerini sergiledikleri bu edebî toplantılar önemliydi. Böyle toplantılarda sanat ve dostluk gelişiyordu. Bu çevreye girmek için Osmanlı seçkinlerinin kültürünü bilmek, Arapça, Farsça, Türkçe edebî alanda tanınmış ustalar konusunda sağlam bilgiler edinmiş olmak gerekiyordu. (A.g.e., 33) İşte bu dönemde Türk kahvehanesi bir kulüp niteliğini taşıyordu. Bu mekân şairlerin, bestekârların, hanende ve sazendelerin, meddahların, ediplerin, subayların, ulemanın devam ettiği, kahve yudumladığı, politika, edebiyat, sanat, ilim konuştuğu, dedikodu yaptığı, mûsiki dinlediği, insan tanıdığı içkisiz yerlerdi.
Mahalle kahvesi deyip geçilen bu yerler; encümen-i dâniş, ilim irfan yuvaları, sosyal yardım cemiyeti idi. Daima sosyal yapıyı sağlamlaştırmaya hizmet eden, halk arasındaki bağları güçlendirme gibi çok önemli bir vazife gören yerlerdi. (Abdülaziz Bey, Osmanlı Âdet, Merasim ve Tabirleri, 305, Tarih Vakfı Yurt Yay., İstanbul, 2000)
Genel olarak günlük hayatın bir parçası ve bilhassa ikram edilme Özelliğiyle, önceleri sosyal bir statü göstergesi olan kahve, bu özelliğinin peşi sıra; eğlence, sohbet ve misafirlik gibi sosyal kurumların vazgeçilmez içeceği olmasıyla da edebî metinlerde sembol değeri kazanan bir kelime olmuştur. Kahve edebî metinlere girerken, sadece "bir bitki meyvesi" olarak girmemiş, çekirdeğiyle, kavrulmasıyla, âletleriyle, pişirilmesi ve içilmesiyle, sıcaklığı, kokusu ve rengiyle, fincanın içinde duruşuyla şairlerin dünyasına zenginlik katmıştır.
Zaman zaman tenkit edilen kahve ve kahvehane, egzotik bir Türk kültürü sembolü olarak bütün dünyada şöhret bulmuştur. Üç yüz yıl klâsik Türk edebiyatına ve dört yüz yıl kadar da Türk halk edebiyatına konu olan kahvenin, kültürel özelliğinin devam edeceği anlaşılmaktadır.
Türk edebiyatının değişik simaları, kahvehane kültüründen nasibini almış veya bu kültüre katılmış ve bu kültüre yeni motifler kazandırmışlardır. Abdülhak Şinasi, Ahmet Rasim, Neyzen Tevfik, Sait Faik, Sabahattin Ali, Mustafa Şekip Tunç, Hasan Ali Yücel, Hilmi Ziya Ülken bunlardan birkaçıdır.
Entelektüel kişilerin uğrak yeri olan bu kahveler halk arasında o kadar büyük ilgi gördü ki, kısa zamanda yerden biter gibi şehrin çeşitli semtlerinde sayısız kahvehane açıldı. Ancak bunlar toplum için gerçekten faydalıydı. Peçevî’nin dediği gibi, halk buraya sadece kahve içmek için gelir ve kahvesini içerken de faydalı meşguliyetlerle oyalanırdı.
Kahve, XVI. yüzyılın ortalarında Osmanlı toprağına ve bilhassa siyasî ve kültürel başkent İstanbul’a geldiği andan itibaren, sosyal hayatta değişik tepkilerle karşılaştı. Kahvenin kendisi ilk zamanlarda tıbbî açıdan sağlığa zararlı bir madde olarak görüldü, daha sonra bu anlayış, dinî bir mahiyete büründürülerek yasaklanmasına dair fetvalar verildi.
Peşinde, kendi müesseselerini de getiren kahve, 1551-1555 yıllarından itibaren İstanbul’da birçok kahvehanenin açılmasına sebebiyet verdi. Buralarda toplanan çeşitli kesimlerden ve değişik kültür seviyelerinden insanların, zamanla siyasî otorite tarafından asayişsizlik sebebi olarak görüldü ve kahvehanelerin kapatılmaları sonucunu doğurdu. (Açıkgöz, Prof. Dr. Nâmık, Kahvenâme, XII, Akçağ Yay., Ankara, 1999)
Başlangıçtan XX. asrın ilk çeyreğine kadar, nispeten edebî mekânlar olma özelliğini sürdüren kahvehaneler, giderek bir fonksiyon değişikliğine uğramış ve başta vakit öldürme olmak üzere pek çok entelektüellik dışı faaliyetlere sahne olmuştur ve olmaktadır. Beğenilen ve beğenilmeyen tarafları olsa da, kahvehaneler toplum nabzının attığı mekânlar olarak görevini ifa etmektedir.
Akif’e göre kahveler, "dilenci şekline girmiş sinsi câni”lerdir, "harâmî"dirler ve "zavallı yolcunun bütün gününe kıyarlar". Buralar, "şarkın bakılmayan yarası ve harîm-i kâtili"dir; tıpkı eski batakhanelere benzer. Buralara "ümmet-i merhûme ölmeden gömülür." Kahveler denilince Akif’in belleğinde işsizlik, tembellik, oyun, sigara dumanı gibi olumsuzluklar canlanır.
Kahvenin genel görünüşünü ve fonksiyonunu bu şekilde izah eden Akif, psikolojik durum ile mekân paralelliğini, yaptığı mahalle kahvesi tasviriyle yapar. Akif, kahvelerin açtığı sosyal yaraları sıraladıktan sonra bir mahalle kahvesinin tasvirini yapıyor. Bu kahvenin kapısı çamurludur, kapının üstünde yuvarlak bir delik, önünde tahta mı, toprak mı olduğu belirsiz bir eşik vardır. Yemliksiz ahıra benzer; Malta taşıyla kaplanmış eski bir zemini vardır. Tavan ve duvarların rengi, tütün ve nargile dumanından kahverengiye dönüşmüştür. Ortada leyleğe veya balıkçıl kuşuna benzeyen kara bir mangal bulunmaktadır. Bir kenarda, üzeri eski püskü bir örtüyle örtülmüş yatak vardır ve bunun üstünde, kuruması için yağlı bir mendil serilmiştir. Tavana, kopmak üzere olan bir iple bir zembil, onun yanına da bir mest asılmıştır. Duvarlarda Köroğlu, Kerem ile Aslı, Şah İsmail, Ferhat ile Şirin hikâyeleriyle ve yılanı kamçı gibi kullanan Rufâî dervişi resimleri bulunmaktadır.



Kahvenin ortasında üzeri yağ bağlamış bir masa vardır ve bunun üzerinde yağlı meşinlere benzeyen oyun kâğıtlarıyla, kirli tavla tahtaları, rengi kaybolmuş taşlarla kirdeı delikleri belirsizleşmiş domino taşlarıyla oyunlar oynanmaktadır.
Akif, kahve müdavimlerinden ikisinin adını (Ahmet ve Ömer) vererek, oyun esnasında yapılan konuşmaları da aktarır. Bu konuşmalardan, kahvedekilerin oyun dışına taşmayan boş konuşmalarla vakit öldürdükleri anlaşılır. Orada okumaya yer yoktur. Gazete okuyan birisine, gazetelerin hepsinin yalan yazdığı gerekçesiyle elindekini atması söylenir.
Akif, bütün bu olumsuz kanaatlerin sahibi olarak, daha manzumesinin başında:
"Mahalle kahvesi hâlâ niçin kapanmamalı
Kapansın, elverir artık bu perde pek kanlı."
Diyerek, mahalle kahvesinin sosyal bir yara olarak artık fonksiyonlarını kaybettiklerini öfkeli bir üslûpla dile getirir. (A.g.e., 164)
Kahvehaneye olumsuz açıdan bakan şairlerden biri Sâî de şöyle der:
"Kahve-hâne gibi cây-ı mezellet yokdur Her zaman anda oturmak gibi zillet yokdur."
Akif, Almanya’ya gidip Berlin’deki kahveleri görünce şaşkınlığını ve bu kahvelere hayranlığını şu dizelerle dile getirir:
"Bu kahve... Öyle mi? Lâkin hakikaten hayret!
Feza içinde feza... Bir harîm-i nûranur." Akif’in, bizim kahvelerde tasvir ettiği yanlar yoktur diyemeyiz. Gerçekten ölmeden oralara gömülenler, diğer bir deyişle, insanı ölmeden gömen kahvelerimiz az değildir.
Yüzyıllardır insanların uğradığı bu mekânların tamamen kaldırılması düşünülemeyeceğine göre; onların ıslah edilmesi, nezih bir ortamda sohbet edilen, kitap okunan, adâb-ı muaşeret kurallarının uygulandığı yerlere tekrar dönüşebilir. Bu özelliklere sahip kahvehanelerden bir tanesi Manisa’daki Ayn-i Ali kahvesi. Oldukça güzel düzenlenmiş bir alanın merkezinde yer alıyor, içeri girince önce şaşırıyorsunuz; göz kamaştırırcasına antika eşyalar, kitap ve müzik köşeleri var. Yabancı da olsanız, ev sahibinin misafirini karşıladığı gibi samimi ve sıcak bir şekilde karşılanıyor, sıcacık çayınızı yudumluyorsunuz. Kahvenin sahibi Levent İşanlar; "burada kötü insan barınamaz, burası güzel insanların yeridir. Ayn-ı Ali kahvesi; edep, tevazu, hizmet, hoşgörü yeridir. Dost dosta seslenir, dostluk sevgiyle beslenir" diyor. Akif’in de arzu ettiği bu tür kahvehanelerin örnek alınması, kahvehaneler üzerindeki olumsuz düşünceleri değiştirecektir.