Makale

MEHMET AKİF'İN VEFATININ YIL DÖNÜMÜ ÜZERİNE

MEHMET AKİF’İN VEFATININ YIL DÖNÜMÜ ÜZERİNE

Doç. Dr. Fikret Karaman
Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı

Millî şairimiz ve istiklâl marşımızın yazarı Mehmet Akif ERSOY’u vefatının 67. yıl dönümünde bir kez daha rahmetle anıyoruz. Onun millî mücadele yıllarında ülkemizin maruz kaldığı sıkıntılara karşı gösterdiği gayreti, azmi ve heyecanı unutmak mümkün değildir. Bilindiği gibi o dönemde vatanın bütünlüğü ve bağımsızlığı tehlikeye düşmüş, halkımız ise bitkin, yorgun ve çaresiz kalmıştı. Doğu ve batı ülkeleri ise aleyhimize gelişen bu olayları kendi çıkarları doğrultusunda izliyorlardı. Siyasî, ekonomik ve kültürel anlamda varlığını korumak için, haklı olmamız yeterli değildi. Aynı zamanda güçlü ve kuvvetli olmamız da gerekiyordu. Çünkü komşularımızdan artık hoş görü ve anlayış beklemek mümkün değildi. Bu zayıf anımız fırsat kabul edilerek vatan toprakları dışardan ve içerden kuşatılmak isteniyordu. Merhum Ahmet KABAKLI, Akif’in bu acı tablo karşısında aldığı tavır hakkındaki duygularını şöyle anlatmaktadır: "Safahat’ta daima koşan, seyreden, üzülen, acıyan, sevinen, kızan, isyan eden, konuşan, tartı-, şan... velhasıl bir saniye durmayan, bir tek kahramanla karşılaşılmaktadır. O da Akif’in kendisidir. Herkes için durmak ve oturmak bir hayat tarzı iken onun için ölümdür. Kuşçubaşı Eşref Bey’e yazdığı bir mektubu şöyle bitirmektedir. "Gaye uğrunda çalışmak, didinmek ve ölmek... Ah ne güzel meşgale, o ne hoş eğlence, o ne mesut hâtime imiş" Hikâye meşhurdur ya karıncaya; nereye gidiyorsun? demişler. Hicaza, Mekke’ye demiş, hiç bu bacaklarla Mekke’yi bulabilir misin? diye eğlenmişler, o da; hiç olmazsa yolunda ölürüm ya! diye cevap vermiş. İşte o, bu amaç ve fazilet yolunun dönüşsüz yolcusudur. "Bu yol ki Hak yoludur dönme bilmeyiz yürürüz" dediği bir sebat ve kararlılık yoludur. (I.Hakkı Şengüler M.Akif Külliyatı, Hikmet Neşriyat, X, 156, 1992, 1st.)
Millî şairimizin ölümünün üzerinden, yarım asırdan fazla zaman geçmesine rağmen, onun ideali, inancı, çalışma heyecanı, kararlılığı ve milletine bağışladığı mana yüklü istiklâl Marşı bizim için daima bir moral kaynağı olmuştur. Çünkü bu millî marşımızın anlam ve sesinde barış, sevgi, hoşgörü, hürriyet ve bağımsızlığın izleri vardır. Onun yükseldiği yerde bayrağımız da yükselmekte ve dalgalanmaktadır. İşte gençlerimize ve okuyucularımıza söz konusu aşk ve heyecanı hatırlatmak amacıyla bu yazımızda Akif’in çalışma azmi, gayreti, sabrı ve başarısı üzerinde durmayı uygun gördük.
Mehmet Akif, kalkınmak, ilerlemek, amaç ve hedefe ulaşmak için şiir, sohbet ve konuşmalarında çalışmayı daima ön planda tutmuştur. Ona göre gelişen ve değişen bu yenilikler karşısında ilgisiz kalmak mümkün değildir. Çünkü sanatın, teknolojinin ve ilmin milliyeti olmaz. Bu husus onun mısralarında şöyle açıklanmaktadır:
Alınız ilmini Garbın, alınız san’atını Veriniz hem de mesainize son sür’atini Çünkü kabil değil artık yaşamak bunlarsız; Çünkü milliyeti yok san’atın, ilmin; yalnız (Mehmet Akif Ersoy, Safahat, s.187, İnkılap ve Aka, 1944 1st.)
Çalışma hayatında doğruluk, dürüstlük ve iş ahlâkı önemlidir. Emek ve alın teri olmadan elde edilen kazancın bereketi ve kalıcılığı da olmaz. Bu yüzden o, "San’atın % 90 nın ter, ancak % 10 nun da ilham"olduğuna inanmaktadır. Nitekim |apon halkıyla ilgili değerlendirmede bulunurken onları çalışkan ve dürüstlüklerinden dolayı övmüştür. Oysa ki Japonlar "Buda" dinine mensup ve geleneklerine bağlı bir toplumdur. Ancak ülkelerine ve insanlarına olan saygılarından dolayı batıdan alacakları değerleri gümrüklerinde tetkik ettikten sonra kabul etmektedirler.
Medeniyet girebilmiş yalnız fenniyle...
O da sahiplerinin lâhik olan izniyle
Garbın eşyası, eğer kıymeti haizse yürür;
Moda şeklinde gelen seyyie gümrükte çürür.
Şu kadar söyleyeyim: Dini mübinin orada,
Ruh-u feyyazı yayılmış, yalnız şekli; Buda
Siz gidin, safvet-i Islâm’ı Japon’larda görün!
O küçük boylu, böyle milletin efradı bugün,
Müslümanlıktaki erkanı sıyanette ferid
Müslüman denmek için eksiği ancak tevhid
Doğruluk, ahde vefa, va’de sadakat, şefkat;
Acizin hakkını i’lâya samimi gayret. (Mehmet Akif Ersoy, 170)
Aslında dünya ve ahiret mutluluğunu müjdeleyen yüce dinimiz bize çalışmayı, alın teriyle kazanmayı, yardımlaşmayı ve sosyal dayanışmayı önermektedir. Akif bu zengin mirasımızı ve değerlerimizi harekete geçiremediğimize üzülmektedir.
Ona göre eğer İslâm çalışma dini, mücahede dini ve gayret dini olmasaydı; dünyanın Hicaz gibi en sapa, en çorak en metruk bir köşesinden fışkıran o nur nasıl olur kısa bir za man zarfında bütün kâinatı kuşata- bilirdi? İnsanlık tarihi ve kamu vic dam da bunun benzeri başka bir başarıya henüz şahit olamamıştır.
Nitekim Fransız yazar Güstav Le- bon’nun Müslüman toplumuna hitaben söylediği şu sözler de bu hususu teyid etmektedir: "İslâm medeniyetini senelerce tetkik ettim.
Doğuyu gezip dolaştım. Dininizin prensiplerini öğrendim. Allah Peygam berlerin sonuncusunu size göndermiştir. Kitapların en mükemmelini onun aracılığıyla eli nize vermiştir. İklimlerin en güzeli, toprakların en zengini, insanların en uysalı ve zekisi yine sizde bulunmaktadır. Durum böyle iken nedir bu haliniz?" (I.Hakkı Şengüler, IX, 31 7)
İşte Akif bu tür örnekler karşısında içinde yaşadığı toplumu harekete geçirmek için onları şöyle uyarıyordu: Artık gördüğümüz felâketlerden, uğradığımız musibetlerden ibret alalım. Bu cehaletimiz, bu gafletimiz bu nifakımız bu şikakımız yüzünden neler kaybettiğimizi düşünmüyor musunuz! Bakınız yüce Allah gelecekteki başarımızın, çalışmamıza bağlı olduğunu haber vermektedir: "insan için ancak çalıştığı vardır. Şüphesiz onun çalışması ileride görülecektir. Sonra çalışmasının karşılığı tastamam verilecektir." (Necm, 4i) İşte çalışmayı bir ibadet aşkı gibi halkımıza anlatmaya gayret eden millî şairimiz İslâm dini için, yiğitlik i, merhamet dini, gayret İni ve dünya dini" (I.Hakkı Şengüler, vııı, 215) gibi kavramlar kullanmaktadır. Gerçekten bu anlayış islâmın dünyaya verdiği değeri vurgulamak açısından son derece önemlidir.
Çevremizi incelediğimizde görüyoruz ki, bu evrende her şey bir düzen içinde görevini yerine getirmektedir. Güneş, ay, yıldızlar yiyeceğimiz ekmeğin buğdayını, meyvemizi, sebzemizi, hayvanlarımızın besinini, kısaca yaşayabilmemiz için gerekli her şeyi hazırlamak üzere her biri iş görmekle, bir ışık vermekle, sanki uzayda birer gemi olan bu varlıklar İlâhi hâzineden rızklarımızı taşımaktadır.
Kur’an da durmadan gelişen ve değişen bu hareketliliğe şöyle işaret etmektedir: "O, her an yeni bir İlâhi tasarruftadır." (Rahman, 29) Merhum Akif de bu İlâhi değişikliği şöyle dile getirmektedir:
"Kamer çalışmadadır, gökler yer çalışmadadır, Güneş çalışmada, seyyareler çalışmadadır." (M. Akif, s. 255)
"Bekâyı hak tanıyan, sa’yi bir vazife bilir,
Çalış, çalış ki bekâ, sa’y olursa bekâ hakk olur." Görüldüğü gibi tembelliğe prim vermeyen Akif, gönlünü ve ruhunu yüksek ufuklara doğru açarak yegane kurtuluş yolunun çalışmaktan geçtiğini bildirmektedir. Disiplinli, verimli ve başarılı bir çalışmanın yapılabilmesi için niyet, kararlılık, azim, sebat, tevekkül ve sabır gibi prensiplere riayet etmek gerekmektedir. Nitekim Kur’an’ın şu ayetleri de bu alandaki sorumluluğumuzu hatırlatmaktadır: "Dünyadaki nasibini unutma" (Kasas, 177), "Namaz kılınca artık yeryüzüne dağılın ve Allah’ın lutfundan nasibinizi arayın" (Cuma, 10) "Az- mettinse artık Allah’a güven" (Ai-i İmran, 159) işte merhum şairimiz bu ayetlerin ışığında çalışmanın meyen Akif, Anadolu’yu adım adım dolaşarak hayatımızdaki önemini şu cümlelerle vurgula- kurtuluş bekleyen halkımıza yeniden toparlanmamaktadır: "Biz öyle bir devirdeyiz ki dinimizin sa’y ve ictihad hakkındaki evâmirini tekrar tekrar söylemek üzerimize farzdır. Bu farizayı yerine getirmezsek atâleti kıramayız. Bazıları; "Rızk ezelde taksim edilmiştir. Çalışmanın zerre kadar faydası yoktur" gibi bir düşünce ileri sürmektedirler. Biz buna en evvel iman edenlerdeniz. Ancak şu kadar var ki bizim ne ilm-i İlâhinin künhünü tetkike cüretimiz, ne de âlem-i gaybı tahkika kudretimiz yoktur. Rızkın Cenab-ı Hak tarafından insanlar arasında sa’y ile mütenasib olmak üzere taksim edilmiş bulunması, kimin emeği çok ise nasibi çok; kimin emeği az ise, nasibi de o ölçüde az olması demektir." (i.Hakkı Şengüler, vı, 391) Görülüyor ki insan azmettiği bir işte birkaç defa başarısızlığa uğrasa da yılmamalı, başarının peşini bırakmamalıdır. Hayat mücadeleden ibarettir, insanın kıymeti, hayat mücadelesinde güçlüklere göğüs germesi ve mücadeledeki kararlılığı ile orantılıdır. Bir işe ya başlamamalı, yahut da, başladıktan sonra onu mutlaka bitirmelidir. Gerçekten işlerine aşk ile sarılanları Allah hem sever, hem de başarılı kılar. M. Akif bu hususu da şöyle açıklamaktadır:
Atiyi karanlık görerek azmi bırakmak...
Alçak bir ölüm varsa, eminim budur ancak!
Ey dipdiri meyyit, "iki el bir baş içindir."
Davran sana... Eller de senin, baş da şenindir!
Azmiyle, ümidiyle yaşar hep yaşayanlar;
Me’yus olanın ruhunu, vicdanını bağlar,
Sahipsiz olan memleketin batması haktır;
Sen sahip olursan bu vatan batmayacaktır. (Mehmet Akif, s. 209)
Ne yazık ki insanlık tarihinde çalışma ve kalkınma yolundaki şevk ve heyecanın hızını kesen bazı yanlış anlaşılmalar olmuştur. Bu yanlışların başında ümitsizlik (ye’s) ile yanlış tevekkül anlayışı gelmektedir. Bu iki husus zaman zaman farklı algılanmış ve İslâm dünyasının siyasi, sosyal, kültürel ve ekonomik hayatını etkilemiştir. Ümitsizlik ve çaresizlik gibi mazeretlere sığınmayı kabul etmeyen Akif, Anadolu’yu adım adım dolaşarak kurtuluş bekleyen halkımıza yeniden toparlanma ve kendilerine güvenme mesajını vermiştir: "Ye’s öyle bataktır ki; düşersen boğulursun, Ümmide sarıl sımsıkı, seyret ne olursun" "İş bitti.. sebatın sonu yoktur! Deme, yılma, Ey millet-i merhûma, sakın yes’e kapılma."(Mehmet Akif, s. 209)
Gerçekten bu mısralarla milletin ufku açılmakta ve geleceğe ümitle bakmaları sağlanmaktadır. Çünkü M. Akif; "Ye’sin" bir küfür ve sapıklık, Allah’a duyulan ümit ve iyimserliğin ise tükenmez bir güven ve hazine olduğunu belirtmektedir: "Görüyorum ki milletimizin bir kısmı muhtelif cephelerde, muhtelif düşmanlara karşı şu elimizde kalan son yurdumuzu müdafaa için canlarını veriyor, kanlarını döküyor. Halbuki o cephelerin arkasında bulunanlardan bir kısmı da ellerini kollarını bağlamış, her türlü başarıdan ümidini kesmiş hissiz, hareketsiz ve yorgun bir biçimde en acıklı, akıbetleri bekleyip duruyor. Zaten yeis bundan başka bir şey vermez ki: Dikkat olunursa me’yus olmak demek atâlete, meskenete meşru bir şekil vermek demektir. Ruha yeis denilen o mel’un hastalık çöktü mü artık vücutla hareket imkanı kalmaz, iş o zehrin maneviyatı sarmasına, yürekteki imanı sarsmasına meydan vermemektedir. Zira İslâm dini, izzet, azamet ve saadet dinidir. Zillet, meskenet ve sefalet dini değildir. O kahraman Müslümanlar dünyalar kadar vasi (geniş) bir memleket ve dünyayı titreten bir saltanatla tarihler dolusu mefahir bıraktılar. Biz de çocuklarımıza ve torunlarımıza aynı zenginlikleri bırakmalıyız".
Birleşmesi kabil mi ya tevhid ile ye’sin?
Haşa! Bunun imkânı yok, elbette bilirsin. (Mehmet. Akif, a.g.e, s. 210)
Millî mücadele yıllarında insanlarımızın tevekkül anlayışları da tartışma konusu olmuştur. Bunca problemler karşısında tedbir almadan teselli bulmak için kaderde varmış diyerek kolayı tercih etmek, tembel, perişan ve sorumsuzca oturup kurtuluşu beklemelerine anlam vermek mümkün değildir. Çünkü gerçek tevekkül Yüce Allah’ın kuvvet ve kudret sahibi olduğuna inanarak, ön görülen çalışma tedbir ve sebepleri yerine getirdikten sonra istenen sonucun elde edilmesi için Allah’a güvenmesidir. Buna göre sıcak ve soğuktan korunmak isteyenin gereken elbiseyi giyinmesi, açlık ve susuzluğunu gidermek isteyenin yemesi ve içmesi, çocuk sahibi olmak isteyenin evlenmesi, ürün almak isteyenlerin tohum atıp tarlayı sürmesi, ağaç ve meyve isteyenin fidan dikmesi ve kazanç sağlamak isteyenin sanat ya da ticareti tercih etmesi gerekir. (Fikret Karaman, F. Ü. Ilâhiyat Fakültesi Dergisi, sayı 1, s. 67, 1996 Elazığ)
İslâm tarihinde bu konu bazen yanlış anlaşılmalara sebep olmuştur. Oysa ki İslâm çalışmayı emretmektedir. Zira teşebbüs, emek ve alın teri olmadan bir şey kazanılamaz. Tevekkül etmek, uzanıp yatmak yahut ipin iki ucunu serbest bırakmak demek değildir. Tersine önce çalışıp sebeplere başvurmak sonra da işin meydana gelmesini Allah’tan beklemektir. Huzurlu bir hayatın tablosunu teşkil eden iman, ibadet ve helal kazanç gibi dünyada faydalı olan her şey mutlaka bir gayretin ve çalışmanın ürünüdür. Sebeplere başvurmayı terk ederek mücerret bir tevekkül ile bu nimetleri elde etmeyi düşünmek hayal kurmaktan başka bir şey değildir. (Es-Simahî, Havliyyetü Küliiyetü Usulu’d-Din, camiatü’l Ezher, Kahire, 1989, s.243.) M. Akif bu konudaki şikâyet ve ızdırabını da şöyle dile getirmektedir: "Çalış!" dedikçe şeriat, çalışmadın, durdun, Onun hesabına birçok hurâfe uydurdun! Sonunda bir de "tevekkül" sokuşturup araya, Zavallı dini çevirdin onunla maskaraya (Süleyman Ateş, Yüce Kur’an’ın Çağdaş Tefsiri, Yeni Ufuklar Neşriyat, 1st. 1989, II, s. 126)
"Allah’a dayandım!" diye sen çıkma yataktan... Mana-yı tevekkül bu mudur? Hey gidi nâdan! Ecdadını zannetme, asırlarca uyurdu;
Nereden bulacaktın o zaman eldeki yurdu?
Üç kıtada yer yer, kanayan izleri şahid: Dinlenmedi bir gün o büyük nesl-i mücahid. (M.Akif, a.g.e. s.394)
Hz. Peygamber (s.a.s.) ile ashabı da çalışma hayatını teşvik etmişlerdir. Zira helâl ve meşru yolda çalışıp kazanmak mü’min için zorunlu bir görevdir. Nitekim Hz. Muhammed (s.a.s.); bir hadislerinde çalışma ve tevekkül anlayışını şöyle açıklamışlardır. "Eğer Allah’a hakkiyle tevekkül etseydi- niz, Allah size kuşlara rızk verdiği gibi rızk verirdi. Kuşlar açlıktan karınları çekilmiş olduğu halde sabahleyin çıkarlar. Karınlarını doyurmuş olarak akşamleyin dönerler" (Et-Tac, Camiul Usûl I, 205,) Konu üzerinde duran Hz. Ömer de çalışıp kazanmanın önemini şöyle vurgulamaktadır: "Hiçbiriniz rızk araştırmaktan geri durarak ya Rabbi bizi rızıklan- dır demesin. Bilirsiniz ki gökten ne altın yağar ne de gümüş, zira ben ailemin maişeti üzerine çalıştığım yerde vefat edersem benim için o ölüm en hayırlı ölüm, o yer de en güzel bir yer olur" demektedir. (M. Şemseddin, Zulmetten Nura, Evkafı Islâmiy- ye Matbaası, 1st 1341 s.76)
Bu açıklama ve yorumlardan da anlaşıldığı gibi tevekkül eden yalnız Allah’a iman ederek her konuda ona güvenmek, dayanmak ve yalnız ondan yardım istemek zorundadır. Çünkü imanda olduğu gibi tevekkül de şüphe kabul etmez. Bu yüzden o mü’minin ve imanın meyvesi olarak kabul edilmiştir. Bu meyveden mahrum olan kimsenin kuvvetli bir imana sahip olduğu düşünülemez. Zira kalbin Allah’a olan güveni ancak tevekkül ile mümkündür. Nitekim tevekkülün yeri de kalptir. O olmadan kalbin huzur ve sükunete kavuşması mümkün değildir.
Konuya ışık tutması bakımından Hz. Lok- man’ın oğluna yaptığı şu nasihati da buraya almakta yarar vardır: "Ey oğulcuğum! Dünya derin bir denize benzer. O denizde boğulan insanlar çoktur. Bu denizde senin gemin takva, rotan ise Allah’a tevekkül olsun, işte bu suretle kurtuluşa erebilirsin." (Selçuk Eraydın, Tasavvuf ve Tarikatlar s.167) Bugüne kadar şanlı tarihimizde hangi medeniyet ve sanat üstünlüğünü sağlamışsak, hangi ölüm dirim savaşını kazanmışsak, bu milletin is- lâmla artan birlik ve itibarı sayesinde olmuştur. Selçuklu’yu Osmanlı’yı ve Cumhuriyet’i ek yeri bırakmadan birbirine bağladığını söylediğimiz cevher budur. Malazgirt gibi İstanbul Fethi’nde, Çanakkale ve İzmir zaferlerinde tecelli eden ruh budur. Millî mücadele yıllarında bu ruh ve heyecanı insanlarımıza yaşatan millî şairimizi tekrar rahmetle anıyoruz.