Makale

Lâle

Lâle

Ayfer Balaban

An’anemizde asırlarca yaşamış olan lâle, çok rağbet görmüş ve sembol- leşmiş çiçeklerimizin başında gelmektedir. Allah lafzındaki (elif- lâm) harflerinin "lâle" kelimesinde bulunan harflere benzetilmesinden dolayı bu çiçeğe "ceva- rih-i huruf" (Satoğlu Abdullah, Tarihimizde Lâle ve Lâle Devri, Millî Kültür, s: 54) denilmiştir. Müslüman-Türk milletinin ona yüklediği mânâ ile mistik kültürümüz ve folklorü- müz içinde, millî zevk ve zarafetimizin sembolü olarak ayrıcalıklı yerini almıştır.
Esas rengi kırmızı olan bu çiçeğe "lâl" den alınarak lâle denildiği belirtilmektedir. Görünüm itibariyle sarığı andırdığı için de
Avrupa’da bu çiçeğe "tulipe" (Dayıgil Feyzullah, İstanbul Çinilerinde Lâle) denilmiştir.
Lâlenin her zaman gonca görünümünde olması, onu utangaçlığın sembolü hâline getirmiştir. O, güzel, ruh alıcı bir çiçek olmasının yanında Allah ismine mazhar olması sebebiyle sevilmekte ve kız çocuklarına isim olarak verilmektedir.
Lâle’nin geçmişine gelince;
Lâle, zannedildiği gibi hat sanatına ve lâleye merakıyla tanınan III. Ahmet devrine has bir çiçek değildir. Onikinci asırdan itibaren stilize olarak süslememize giren lâle için Anadolu’da mısralar söyleyen ilk şairimiz olarak kabul edilen Hz. Mevtana, dışta kırmızı bir neş’e gibi görünen bahçe lâle’sinin içinde gizli siyah rengi düşünmüş ve onun görünmesini solgunluk ve tazeliğin kaybolması olarak tebessümlerin en bedbahtı saymıştır. (Ünver A. Süheyl, Türkiye’de Lâle Tarihi, s: 265)
Bizde ilk defa lâle yetiştirenlerin başında Şeyhülislam Ebussuud Efendi yer almaktadır.
İstanbul’da bahçelere ve lâleliklere önem veren Fatih Sultan Mehmet’in Divanı’nda lâlezar ismi geçmektedir.
Yavuz Sultan Selim’in Şeyhülislâm’ı ibn Kemal de meşhur tarihlerinde lâleyi teşbihlerinde kullanmıştır.
Onbeşinci asrın ikinci yarısından itibaren 1543 senesinde yapılan Şehzade türbesine kadar, mimarî eserlerin çinilerinde lâleye rastlan- maktadir. (Dayıgil Feyzullah, İstanbul Çinilerinde Lâle II)
Onaltıncı asırda kumaş süslemelerinde, kitap tezyinatında kullanılan lâle, tamamen stilize olarak bine yakın çeşit ve renklerde çinilerimizde de yer almıştır. Bu yüzyılın eserlerinde, bütün bahçe çiçeklerinin yanında müstesna domates kırmızısı lâleleri seyretmek mümkündür.
Şair padişahlardan olan Kanunî Sultan Süleyman da mükemmel Divan’ında lâleden bahsetmektedir. Saray başnakkâşı, Türk tezyinî sanatlarında kendine has bir tarzı olan Karamemi de süslediği Divan’larında ana motif olarak lâleyi çizmiştir.
Onaltıncı asırda Türklerin bu çiçeğe müstesna bir ilgi gösterdikleri günümüze ulaşan tezyinî malzemelerden anlaşılmaktadır. Bu asırda Türk kumaşlarının belirgin motiflerinden en başta geleni lâle olmuştur.
Avusturya ile barış sağlamak maksadıyla Ka- nunî’nin yanına gelen Busbecq, Edirne’den yazdığı mektubunda, "Lâlelerin kokusu pek azdır yahut tamamen kokusuzdur. Fakat güzellikleri ve renklerinin çeşidi insanı hayran bırakır" (Ünver A. Süheyl, Türkiye’de Lâle Tarihi, s: 265) demektedir. Busbecq, yurduna dönerken lâle soğanları götürmeyi de ihmal etmemiştir.
IV. Mehmet zamanında lâlenin çeşidinin çoğaltılması, soğanlarının korunması ve bu çiçeği yetiştirenlere mükâfat verilmesi maksadı ile bir Çiçek Akademisi (Çiçek Encümen-i Dânişi) kurulmuştur.
Onyedinci asırda Bursalı oymacı Fahri, lâle resimlerini oymakla meşhurdur. Yine Ressam Edirneli Levnî’nin meşhur "Sûrnâme" adlı eserinde pek çok lâle mevcuttur. Bu asrın sonlarına doğru "Mehmed" ve Mevlevî Süleyman" lâle resimleriyle şöhret bulmuşlardır. Üsküdarlı sanatkâr, hattat Ali Efendi terkipleri içinde lâleye müstesna bir yer vermiştir. Ancak Onyedinci asır çinilerinin tezyinatında hem lâle çeşidi azalmış hem de daha önceki zamanlardaki zarafeti kaybolmaya başlamıştır.
Bu asrın sonlarına doğru lâleler için yazılmış birkaç risalenin bulunduğu kaydedilmektedir.
Onsekizinci asırda isimleri, yetiştirdikleri nadide lâlelerle kaydedilen Azize Kadın, (1 728 - Cevahir-i Şâhi, Cihangir Müşabihi, Sincabî Kırlangıç, Cül-i Pey- ker) Fatma Hatun (Dilcû) gibi Türk kadınlarına lâleyi ihmal etmemişlerdir.
Ondokuzuncu asırda Hezergradlı Ahmet Ataullah’ın talebesi olan Salih ve Ali, çizdikleri renkli lâlelerle tarihteki yerlerini almışlardır.
Bir devre adını veren lâle, ruhumuza öyle işlemiş ki, onu sadece bahçelerde yetiştirmekle yetinilmemiş, üzerine sayısız şiirler ve kitaplar yazılmış, sözler terennüm edilmiştir. Bu güzel çiçek mimarîmizde, çini, bakır eşya, cami, türbe, çeşme, halı ve mezar taşlarında, kumaşlarda, kitap sayfalarında, hat levhalarında tezyinî bir unsur olarak da yerini almıştır. Süslemeler arasında taşlara ve tahtalara oyulmuş pek güzel lâlelere rastlanıldığı hâlde bazılarının sanatkarları maalesef bilinmemektedir. (III.
Sultan Ahmet’in Topkapı Sarayı’nda 1= Harem dairesinde, yemek odasında yer alan tabiî ve uçları uzun lâleler gibi)
Çini tezyinatında kullanılan, Orta Asya’dan kopup gelen pek çok motifin, hangi çiçekten stilize edildiği pek kolay anlaşılamadığı halde, stilize edilmiş olsa da lâle ilk bakışta kendini tanıtır. Tezyînatımızda çinilere kırmızı renkle giren lâle (Ayan Birol İnci, Derman Çiçek, Türk Tezyinî Sanatlarında Motifler-Motifs In Turkish Decorative Arts, s: mynin boyanmasında siyah hariç bütün renkler kullanılmış, bu renklerin tabiata aykırı dü- şüp-düşmemesi dikkate alınmamıştır.
Mimar Sinan tarafından İstanbul’da yapılan ve 1561 yılında tamamlanan Rüstem Paşa Camii ve 1575 yılında tamamlanan Edirne Selimiye Camii lâle motifleri bakımından çok zengin âbidelerdir.
Edirne Selimiye Camii’nde, caminin müezzin mahfilini taşıyan mermer ayaklarından birinin alt kısmına, kabartma şekilde 20 cm. kadar uzunlukta çiçeği yere doğru olarak işlenen bir "ters lâle" vardır. Bu "ters lâle" üzerine söylenmiş pek çok rivayet ve yorum bulunmaktadır
(Ayrıntılı bilgi için bkz. Von Diez: Meydan Larousse 7:783, 1972).
Osmanlt döneminde, lâleler için "lâledan" adı verilen tek bir çiçeğin konulduğu özel vazolar kullanılmış olması, bu çiçeğe verilen kıymetin bir ifadesidir. Boyun kısmı dar ve uzun, dip kısmı basık bir küre biçiminde olan ve renkli camdan yapılmış olan bu vazolar, has "OsmanlI Lâlesi"nin zarafetine gerçekten çok yakışmaktadır. (Lâle, Sayı:5, s:7, Aralık 1987)
1929 yılında Viyana Müze Müdürü H. Clück’e, "Eski Türk kumaşlarını nasıl ayırd edersiniz?" diye sorulduğunda "üzerlerinde lâle ve karanfil gördüğümüz kumaşlar tereddütsüz Türkler’e aittir" (Ünver A. Süheyl, Türkiye’de Lâle Tarihi, s: 268) demesi oldukça manidardır.
Gülbahar, gülendam, zeref- şan, fevvare-i bahar ve daha pek çok çeşitleriyle atalarımızın derûnî mânâlar yüklediği, ince duyguların ve zarafetin sembolü olan lâleye karşı gittikçe azalmakta olan alâkamız neticesinde Avrupalı onu Kardinal, Crandük, Prenses, Düşes gibi isimlerle kendine maletmeye kalkışsa da, son zamanlarda hem bahçelerimizde hem de geleneksel sanatlarımızdan tezhip ve hat levhalarında o müstesna yerlerini almaları sebebiyle gönlümüz ferahlamaktadır. Toprağın bağrında saklana saklana, sanat gergefinde dokuna dokuna günümüze ulaşan lâle, ruhumuzu yeniden kanatlandırmaca, kulaklarımıza tarihten mânâ yüklü sözler fısıldamaktadır.