Makale

HURAFE ve BÂTIL İNANIŞLAR

HURAFE ve BÂTIL İNANIŞLAR

A. Hamdi KASABOĞLU - M. Şevki ÖZMEN

İslâmiyyet, bil’umum şeâmeti kaldırdığı binâen, iki bayram arasında vâki’ olan nikâh hâdisesinde İslâmî bir mahzûr olmadığı…

Müşâvere Heyetinin 28/Şubat/1952 târih ve 121/22 numaralı kararı.

Cehaletin, zulmün, vahşetin kesîf kara bulutlar hâlinde insanlık üzerine bir kâbus gibi çöktüğü, insanların bu koyu karanlıklarda yollarını şaşırıp, ateşlerden, ağaçlardan, taşlardan meded umduğu, hattâ, kendi elleriyle helvadan yaptıkları putlara, önce ilâh diye tapıp sonra onları yedikleri, kız çocuklarını diri diri toprağa gömdükleri bir sırada İslâm dîni’nin hakikat güneşi doğunca kısa bir zamanda bu kesif ve kara bulutlar dağılmış, ateşler sönmüş, putlar yok olmuştu. .

İnsanlar, Allah’ı tanımışlar, zorbaların, diktatörlerin sultasından, baskısından kurtulmuşlar, insanlık şeref ve haysiyetlerini idrâk etmişlerdi.

Kadınlar da alınır satılır meta olmaktan, erkeklere zevk vâsıtası olmaktan kurtulup âiledeki şerefli yerlerini almışlardı.

Birbirinin cân düşmanı olan aileler, kabileler

kardeş olmuşlar, esirler ölümden hattâ ölümden de beter olan zulümlerden kurtulmuşlardı.

İslâm dininin yayıldığı yerlerde, o âna kadar görülmemiş bir adâlet, bir dirlik, düzenlik hükümran olmuştu.

Zirâ bu din, herkesin bir ana ile bir babadan geldiğini, binâenaleyh ne rengin, ne zenginliğin, ne de kuvvetliliğin, üstünlük vesilesi olamıyacağını, ancak bilgili olanın ve Allâh’dan en çok korkup doğru yolda yürüyenlerin, Allâh indinde en şerefli olacaklarını telkin ediyordu.

Kur’ân-i Kerim’in bir âyetinde Cenâb-ı Hak şöyle buyurur :

“Ey insanlar, şübhesiz, biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Sizi - sırf - birbirinizle tanışasınız diye büyük büyük cem’iyetlere, küçük küçük kabilelere ayırdık. Şübhesiz ki sizin, Allah nezdinde en şerefliniz takvâca en ileri olanınızdır.” (Hucürat, 13).

İslâm Dîni’nin tulûiyle insanlık, kendini nûra, kurtuluşa götüren doğru yolu, hakîki dîni bulmuş, neticede de bu feyizli kaynağın yayıldığı çok geniş sahada eşsiz bir medeniyyet kurmuştur.

Evet, dinimiz çok sâde bir dindir. Fıtrîdir; tabiîdir. Dâima akla hîtâb eder. Tefekküre, ilme en büyük kıymeti verir; insanlar ve cem’iyyetler için gerilemek şöyle dursun, yerinde saymağı bile reddeder. Her gün aydın ufuklara doğru biraz daha ilerlemeği, ilim ve medeniyyet sâhasında şahikalara yükselmeği insanlığa yararlı işler yapmağı tergib ve teşvik eder. Peygamber Efendimiz:

“Hikmet, mü’minin yitiğidir, onu nerede bulursa alır.”

“İki gününü biribirine müsâvî yapan kimse aldanmıştır.” buyurmuşlardır.

İslâm dîni hurâfelere, bâtıl inanışlara, esatire kat’iyyen yer vermez. Neyi teklif etmişse, neyi emir ve neyi nehyetmişse hep aklidir, hep mantıkidir ve bir hikmete müsteniddir ve bü emir ve nehiylerin insanlığın hayrına olduğu çeşitli vesilelerle sâbit olmuştur.

İslâmi i’tikadlar arasında aklı zorlıyan, ilmin mu’tâlariyle çatışan tek i’tikad yoktur.

Müslümanlıkta her teklif, her âkide, ilmin ışığı altında, aklın süzgecinden geçtikten sonra kabul edilir. Hal böyleyken, dindarlıklarından, îmânlarından aslâ şübhe edilemiyen bir kısım müslümanlar arasında;

Baykuş ötmesini;

Kopek ulumasını uğursuz saymaktan tutun da,

Elden sabun, makas almamağa,

Türbelere mum adamağa,

Türbelerin pencerelerine ve ba’zı ağaçlara iplik bağlamağa,

Şirinlik nüshaları almağa,

Büyü yaptırmağa,

Cin dermeğe kadar çeşit çeşit, aklı durduran, idrâki utandıran hurâfeler, bâtıl inanışlar almış yürümüştür.

Salı günü bir işe başlanmaz ve yola çıkılmazmış!.

Cuma günü iş yapılmazmış!.

Falan yatıra bir horoz adarsanız muradınız muhakkak olurmuş!.

Filânın türbesine iplik bağlarsanız hastalığınız geçermiş!.

Evlenme çağına giren kızlar, falan babanın türbesinde duâ ederlerse bahıtları açılırmış!.

Ay veya güneş tutulduğunda dümbelek çalınır veya silâh atılırsa, onları tutan şeytan kaçırılırmış!.

Cenaze çıkan evde, cenâzenin çıktığı yere ışık koymalı imiş!.

İki bayram arasında nikâh yapılmazmış!.

Kapıların eşiklerine nal çakmalar,

Yeni yapılan binâların saçağına, çocukların omuzlarına nazarlık takmalar.

Bakla dökmeler, remil atmalar, su ve ateş atlamalar.

Çeşit çeşit fallar.

Yıldızlardan ahkâm çıkarmalar...

Ve daha neler neler...

Bunlar tamamen asıl ve esâstan ârî şeylerdir; İslâm dini ile zerre kadar ilgileri yoktur.

Bir takım istismarcıların uydurmalarından başka birşey olmıyan ve çoğu bâtıl dînlerden geçen bu saçma sapan şeylerin hepsi gülünçtür.

Bunlar arasında öyleleri vardır ki, - Allâh korusun - ınsanı şirke kadar götürür.

Bir dededen meded ummak, ve bu maksadla ölmüşlerin türbesine, mezarı başına mum yakmak, oralarda horoz kesmek veya koyun, keçi kurban etmek.. v.s., bütün geri ve dar fikirleri temelinden yıkan, putperestliği, Allah’a eşler, ortaklar isnâd etmeği kökünden deviren, kul ile Allâh arasında hiçbir vâsıta kabul etmiyen İslâm dîni nazarında şirktir; şirk ise, küfürdür.

Peygamber Efendimiz :

“Kuş uçurmaktan tefe’ül ve teşe’üm eden ve ettiren, istikbâlden haber veren ve haber alan, sihir yapan ve yaptıran bizden değildir”

“Kuş uçurmak, kuşun sesinden, isminden tefe’ül ve teşe’üm etmek, remil atmak, bakla dökmek, fala bakmak, Allah’dan başkasına tapanların âdetidir."

“Nüsha yazmak, nazarlık takmak, şirinlik sihiri yaptırmak şirktir.”

“Kâhinden istikbâle âid birşey soran kimsenin tevbesi ve kırk gün ibâdeti kabul olunmaz. Kâhinin dediklerine inanan kimse de Muhammed’e nâzil olanı inkâr etmiş olur.” buyurmuşlardır.

Caddelerde, kaldırımlar üstüne serilmiş boy boy, renk renk bir takım kitapçıklar, risaleler görülmektedir, : Muhammed Hanefî Cengi, Kesikbaş Hikâyesi, Döngel, Uğru Abbes duaları, Vasiyetnameler.. v.s., v.s..

Kapış kapış da satılmakta olan bu kitâplar, düşünceli halkımızın dînî duygularını istismar etmek istiyenlerin ortaya sürdükleri varakpârelerdir; uydurmadır saçma-sapan şeylerdir.

Halikımızdan dilekte bulunurken öyle basma kalıp duâlarla aramıza birini aracı koymağa kat’iyyen lüzum yoktur. Bize şah damarlarımızdan yakın olan Allâh, safiyetle, samimiyetle kendisine yönelen bir kulun duâsını kabul eder. Elimizde Kur’ân-ı Kerim ve Hâdis-i Şerifler gibi bir hidâyet meş’alesi varken, Müslümanlığın ulviyyetini idrâkten âciz, maddî ihtiraslara kendilerini kaptırmış birtakım istismarcıların uydurmalarına i’tibâr etmek pekbüyük bir gaflet ve dalâlet olur.

Sözümüzü, İstiklâl Marşı’mızın şâiri Merhum Mehmed Akif’in şu mısrâlariyle bitirelim :

inmemiştir hele Kur’ân şunu hakkiyle bilin Ne mezarlıkta okunmak, ne de fal bakmak için.