Makale

Mevlid Manzumesi ve Mevlid Törenleri

Mevlid Manzumesi ve Mevlid Törenleri

Ali Rıza SAĞMAN

I.Mevlid kelimesi :

“Mevlid” kelimesi Arapçada “doğmak” ma’nâsına gelen “lideh” veyâ “vilâdeh” kelimesinden türemedir. Doğumun vaktini anlatan “zaman ismi”, veyâ doğumun yerini bildiren “mekân ismi” dir. “Mimli masdar” da olur. Bahsimizde birinci ve üçüncü ma’nâlarda şâyi’dir.

Bu kelime, çoğumuzun söylediği gibi “Mev-lûd” şeklinde dahi kullanılmaz değildir. O zaman, doğanın kendisi maksûd olur ki, burada Risâlet-Penâh Efendimiz’in zât-ı âlîlerinden ibârettir.

II. Mevlid kelimesinin terimdeki ma’nâları ;

A. Arapçada doğmak ma’nâsına “vilâdet” maddesinden gelen "Milâd” kelimesi, nasıl Hazret-i İsâ (aleyhi’s-selâm) ın doğum vaktini anlatmak için özel bir kelime olmuş ise, aynı maddeden gelen “Mevlid” kelimesi de Resûl-i Zî-Şân Hazret-i Muhammed Mustafâ (Salla’llahu Teâlâ) Efendimizin mübârek doğumlarını bildiren âlem olmuştur.

B. Mevlid kelimesinin ma’nâsı yedi buçuk asırdan beri İslâm âleminde genişlemeler göstermiş ve ilerlemeler kaydetmiştir. Şimdi artık “Mevlid” dendi mi, belli maksadlar için, belli yerlerde yapılan, belli toplantılar ve buralarda yapılan belli işler hatıra gelir.

III. Mevlid törenlerinin tarihçesi :

Bu mevzûu daha objektif, daha ilmî ve olgun anlayıp kavramamız için daha geniş ufuklara bakmamız lâzımdır. Binâenaleyh mevzu üzerinde şöyle bir taksim yapmaya muhtacız :

A — İslâm âlemi dışında Mevlid törenleri.

a) Yahudilikte törenler.

Yahudiler, ölülerine mevlid törenleri yapmaktadırlar. Bu âdet onlara Hz. Mûsâ’nın Ürdün ötesinde Maab diyârında Bet Baor denilen yerde öldüğü vakit, isrâil-oğullarının otuz gün ağlamalarından kalmış. (Bak : Tevrat’dan Tesniye : 34. Bab, 5. cümle).

Şurasını hemen haber vereyim ki, Yuhudilikteki mevlid törenleri mevzu’ bakımından da, gaye bakımından da bizimkine benzemezler. Bu husustaki etüdlerimızi başka bir yazımıza bırakıyoruz.

b) Hıristiyanlarda mevlid törenleri :

Hıristiyanlar da ölülerinin istirâhat-i ruhları için mevlid törenleri sûretinde toplantılar ve buralarda ba’zan melodi, ba’zan sâde okumalar yapmaktadırlar, Okudukları güfte David’in “Psaume” ından, Zebur’dan parçalardır. Daha çok okunan parçalar Zebûr’un 114, 119 ve 120 inci bâbları-dır.

Not : Hıristiyanların mevlidleri, gaye bakımından Yahudîlerden uzak, Müslümanlara yakındır.

B — İslâm Aleminde Mevlid Cemiyetleri :

Islâm Âleminde Mevlid Cemiyetleri diğer din âlemlerinde olduğu gibi yalnız ölüm hâdisesiyle ilgili olarak yapılmaz.

Ölünün istirahât-i ruhunu amaçladığı gibi, ailenin teslîyetlerini de sağlar.

Doğum hâdisesi münâsebetiyle de olur. Doğanın yaşamasını, mes’ud olmasını Allâh’dan niyâz etmek için de olur.

Nikâh cemiyetlerinde mevlid okunur. Yeni kurulan âile ocağının bahtiyar yaşaması için Allah’a dua edilir.

Sünnet düğünlerinde Mevlid okunarak rûhâniyyetin feyizlerinden istifâde olunur.

Herhangi hayırlı ve büyük işlerde okunan Mevlidler, o işin hayırlı ve muvaffak olması için Allâhu Teâlâ Hazretlerinden tazarru’ ve niyâzlarda bulunulur. Bunun en canlı ve en muhteşem misâli 23.Nisân.l920 günü Ankara’da Hacı-Bayram câmiinde okunan Mevlid-i Şeriftir.

Hülâsa ; İslâm Âleminin Mevlid törenleri içtimâî hayâtın her şu’besi ve her hâdisesiyle ilgi taşımaktadır.

Buna salâhiyeti de vardır. Zîrâ bu törenlerde hatm-i şerifler indirilir, aşr-ı şerifler tilâvet olunur; Fahr-i Kâinat Efendimiz’in doğumlarının, yaşamalarını ve irtihallerini hikâye eden manzumeler, kasideler okunur; o en büyük Peygamberin menkabeleri anılır. Kıble-i icabet olan göklere eller açılır; boyunlar bükülür. Rahim olan Allâh’a yalvarılır. Müslümanlara, bütün insanlara saadet, tekmil mahlukata selâmet lütuf ve ihsânında bulunması Ondan niyaz edilir. Ruhlar ûlviyyet ve samimiyyet göklerine yükselmiş, gönüller faziletlerin nurları ile dolmuş olduğu halde meclis dağılır. Bu, çok büyük bir iştir.

IV — İslâm Âleminde ilk Mevlid Meclisi ne zaman kuruldu?

Bu mevzuu aydınlatan en ilk ve en değerli eserin lbn-i Hâllekân Târihi olduğunu sanıyorum. Bu işden bahseden bütün Arapça ve Türkçe.... eserlerin hepsi ona dayanıyor. Bu değerli tarih, ilk Mevlid meclisinin 604 Hicret yılında (1207 M.) Musul’da kurulmuş olduğunu söyledikten sonra bu cemiyeti kuran zatın adını şöyle haber veriyor: Melik-i efdal Muzafferüddin Ebû-Saîd Gökbörü İbn-i Ebi’l-Ha-sen Ali Baytekîn Et-Türkmâni.

Bu ibârenin bize anlattığı ma’nâların en açığı : Baytekin ’in oğlu Gökbörü adındaki Türkün, Mevlid meclisini ihdas edip, İslâm Âlemine ihdâ etmesidir.

Ba’zı kitaplar, Gökbörü’nün Musul hükümdarı olduğunu söylüyorlarsa da, bu hususta daha salâhiyetli olduğuna inandığımız "Kısas” bu zatın Erbil hükümdarı Atabek olduğunu anlatıyor. Maamâfih Erbil de aynı bölgededir.

İstanbul’da Vefâ semtinde “ Âtıf Efendi Kütüphanesi’nin 2787 numarasındaki mecmuada meşhur A1iyyü’l-Kaari (Heratlı’dır. Vefâtı : 1014 H.-1605 M.) nin “El’Mevridu’r - Revi bi’l-Mevlid’in-Nebİ” adlı 20 sahifelik yazma ve Arapça bir eseri vardır, bu eser İmâm-ı Sahâvî ’nin bir sözünü naklediyor. Bu imâm demiş ki, üç karnda (= kurun-ı selâse : risâlet, ashab, ve tâbiin devirlerinde) seleften hiçbir kimse Mevlid işine dâir bir şey nakil ve beyan etmedi. Bu iş, sonradan iyi maksatlar île ihdas olunmuştur. Mısır Sultânı Berkok 785 yılında (Hicri) Mısır’da Mevlid cemiyeti yapılmıştır. (Mecmuada sahife numarası 103 dür.)

Süleyman Çelebi ’nin Mevlid manzumesi hakkında pek değerli bir eser meydana getirip adını “Vesi1etü’n-Necât” koyan Hüseyin Vassaf bey bu eserinde diyor ki:“...İsbâtü’l-muhassenât nam kitaba göre, Mevlid-i şerif cemiyeti teşekkül eyleyip vilâdet-i celile-i cenâb-ı Nebevi’yi musavvir manzumeyi ihtilâfât-ı fâika ile okumak, okutmak âdet-i müstahsenesi tarih-i Hicretin 604 (1207 M.) senesinde başlamıştır. En evvel bu cemiyeti teşkil eden, Musul’da Melîk-i efdal Muzafferüddin nâmında bir hükümdardır. O zamana kadar böyle bîr âdet yokmuş. (sahife : 20).

V — Gökbörü, Mevlid meclislerini neden ihdas eylemiş?

Ba’zı eserler, o çağlarda, bilhassa Irak’ın, Karâmita dahi denilen Bâtînîler adında islâm düşmanlarının saldırımına uğradığını, dîni bütün müslüman ve temiz bir sünnî olan Türk beyi Gökbörü ’nün, bu korkunç saldırımlardan İslâmî korumak maksadiyle Mevlid meclisleri kurduğunu yazmaktadırlar.

O tarihlerde İslama yalnız Bâtınî düşmanları ile beraber zâhirî hasımların da saldırdıklarını, birincilere nisbeten Haçlı’ların daha mert olduklarını tarihin dili anlatmaktadır.

İslâma olan hücum hâlâ durmuş değildir. Adlarını değiştirerek, kılık ve kıyâfetlerini başkalaştırarak bugün dahi aynı saldırımlarını yapmakta, İslâmın binbir yerinden yaralanmış bağrını hançerlemeğe çalışmaktadırlar. Lâkin, işte görmekteyiz ki, İslâm öldürülmek şöyle dursun yenileniyor bile. Bunun biricik sebebi, onun maddesinin hakkıyyetten, ma’nâsının ilâhiyetten ibâret olmasıdır. Başka ne olabilir.

Bütün bunlarla beraber Gökbörü’nün, Mevlid meclislerini ihdâsına yalnız Bâtıni saldırımının müstakil sebep olmasiyle iktifa edemeyiz. Buna, Gökbörü ’nün dînî estetik zevklerini de yardımcı bir sebep olarak görmek mümkündür. Bu enteresan mevzuu da başka bir yazımızla genişletip aydınlatabiliriz. VI— Hafız Ebü’l-Haddab:

Endülüs’lü Dıhye ’nin oğlu Hasan’ın oğlu olan Hâfız Ebü’l-Haddab, ilk Mevlid manzumesini yazan zattır. Mevlidhanların da piri olan bu zat Gökbörü’nün ricası üzerine Siyer (Resû1-i Ekrem Efendimiz’in özel târihi) ve ehâdise dayanarak bir Mevlid menkabesi (manzumesi) ni vücuda getirmiş, adını da “Kitâbü’t - Tenvir fî Mevlidi’s - Sİrâci’l - Münir” koymuştur.

Rivayetlerden anlaşıldığına göre bu zat eserinin tasarısını 604 de Gökbörü’nün tertiplediği mecliste okumuş, sonra tamamladığı değerli eserini 22 yıl sonra (626 H.) Gökbörü ’ye teslim, ithaf ve armağan etmiştir.

Yine rivayete göre bu Türk beyi, Hâfız’a bu eseri için o zamanın parası ile 1000 altın ihsan eylemiştir (Bugünün parası ile belki yarım milyon lira.)

VII — İlk Mevlid meclîsindeki ihtişam:

Gökbörü, tertiplediği bu Mevlid meclisine o derece önem ve o nisbette değer vermiştir ki, meclîs âdeta büyük bir İslâm kongresi hâlini almıştır, içten ve dıştan gelen davetliler arasında büyük küçük Atabey’ler, Bey’ler, Ayan, eşraf, erkân.... meclisin maddesine yayıldı. Ve haysiyet verdiği gibi, her yandan akıp gelen bilginler, erginler... da onun ma’nâsına şeref ve haysiyet vermekte idi. Musul o gün eşsiz, tarihî bir gün yaşamıştır. Yenilen yemekler, içilen şerbetler hesaba gelmiyordu. Denildiğine göre Gökbörü o gün 600 deve kestirmiştir. Diğer kurbanlar başka.

Meşhur tarihçi İbn-i Hallekân o mecliste bulunmuştur. Anlatmaktadır.

VIII — Mevlid okuma âdetinin her yana yayılması :

604 Musul Mevlidi, Müslümanların o derece hoşlarına gitmiş, ruhlarını o nisbette çekmişti ki, bugünkü radyo neşriyatına benzercesine yıldırım hızıyle her yana yayıldı. Kâşgar, Semerkant, Buhara gibi... doğu, Endülüs, Fas gibi batı, Bağdat,Şam, Kudüs, Konya, Mısır gibi orta doğu bölgelerinin her bucağına sokuldu. Hele Haremeyn (Mekke, Medine) gibi İslâmın mübarek şehirlerinde bu âdetin kazandığı kıymet ve yapıldığı suret hakkında daha objektif bilgi: edinmek isterseniz, Hüseyin Vassaf beyin “Vesîletü’n - Necat” ına bakınız. (Sahife, 22).

IX —İslam’da Mevlid meclislerinin en açık ve âsîl ma’nâsı:

Yukarıda işaret ettiğim gibi, bu toplantıların gayesi Allah’ın nzâsını ve Resûl-i Zî-Şân’ ın hoşnûdîsini celb ve tahsil, emvâtın ruh istirahatları için düâ, diğer işler için teberrük, teyemmün.. gibi gayet güzel ve makul, dîni, ahlâkî ve içtimaî maksatlar, duygular, haller ve hareketlerdir.

En olgun gaye :

Bütün bunların üstünde ve pek değerli şaheser bir maksat ve gaye bulunmaktadır ki, bu da Fahr-i Âlem (Sallallahü aleyhi ve sellem) Efendimiz hazretlerinin dünyâyı teşriflerini istikbaldir. İnsan neslinin en büyük siması, enbiyâ zümresinin Muhammed Mustafâ’ sının hayat alanına girişlerini kutlamaktan ibarettir. İki cihan serveri, insanlığın en hakîkî halâskârı hayatın hakikate en uygun rehberi, saâdet mefhumunun en parlak timsâli, hidâyet ve reşâdetir. biricik misâli, mâsivâda benzeri olmayan en büyük insan, Resûl-i Zi-Şân’ın doğuşunun karşılanmasından ibarettir.

Allah’ın kullarının en büyüğü, Allah’ın Peygamberlerinin en ulusu olan ve hayat üzerinde yaptığı eşsiz değişiklikle ruhlara verdiği hidâyet, fikirlere bağışladığı hürriyet ile halaskarlar içinde eşi bulunmadığını gösteren büyükler büyüğü peygamberler peygamberi Hazret-i Muhammed Mustafâ’ya en geniş hürmet ve parlak ta’zim, yalnız Müslümanlara değil, bütün insan evlâdına düşen vazife ve borçtur.

Hazret-i Muhammed’in, hakikî hayatın maddesi ve ma’nâsı üzerinde yaptığı inkılâbın cinsini ve derecesini hakkiyle sezmiş ve kavramış olan her insan o borcu hemen kabul ile ödemeğe can atar; Görgüsüzlerin, bilgisizlerin, insafsızların bu ince ve parlak sahnede, tabiî yerleri yoktur; olamaz da. Çünki cehil ve inat her zaman hak ve hakikatin yol kesenidir.

Müslümanlar, sevgili Peygamberlerinin doğum gününü neden kutlamasınlar? O mübarek ve büyük günü neden bayramlamasınlar?

Mûseviler, Hazret-i Musa’nın doğum ve ölüm günlerinde neler yapmıyorlar? Onların bu özel günlerinde, İsrail’de değil, yurdumuzda bulunan ve bizim kanunlanmıza tâbi olan okulları dahi tatil edilmiyor mu?

Hele Hristiyanlar! Hazret-i İsanın milâdında yapılanları görmekteyiz. Yalnız Hristiyanlarca mübârek sayılması gereken bu günlerde bütün yer yerinden oynamıyor mu?

Bunların hepsi güzel; yapsınlar. Peygamberlere, milli büyüklere ne yapılsa azdır. Fakat şurasını unutmamak gerekir ki Hazret-i Muhammed bütün peygamberlerin sonu ve en üstünüdür. Bu hükmü verdiren, bir müslümanın özel akidesi değil, tarihin sahifeleri, hayâtın hakiki safhalarıdır. Binâenaleyh, asıl Hazret-i Muhammed’in doğum gününde ne yapılsa az gelecektir.

Bir nükte-i âşikane :

Hazret-i Muhammed’in doğum günü töreninde bulundurulması gereken zengin malzemeyi tedârikten âciz olduğumuz içindir ki

o mes’ut ve mübarek gün için hiç bir teşebbüse girişmiyoruz sanırım.

İmâm-ı Busayri, Kasidesinde diyor ki : “Hrıstiyanların, peygamberleri (Hz, İsâ) hakkında iddia ettiklerini yapma da, Hz. Muhammed’i medh ve sena hususunda ne istersen söyle yine azdır. Onu lâyıkı veçhile senâ beşeri kudretin üstündedir...”

Yâ Resûla’llâh, Küçüksün, şüphe yok, Allah’dan lâkin Allâh bir. Büyüksün mâ siva’llah’dan bütün. Bir beşersin sen evet: Kur’ân’a “Amenna” dedik. Dehri teşrifin için mutlak, beşer yapmış düğün..

1.Ocak.1956. A. R. Sağman

X — Süleyman Çelebi ve Mevlid

Manzumeleri ;

Hâfız Ebü’I-Haddâb’dan sonra birçok eserler yazılmıştı. Türkçe ilk eserin, Süleymân Çelebi tarafından yazıldığı hakkında ittifak vardır.

Zamanımızda İstanbul’un bilgin ve değerli vaizlerinden el-üstâz el-hâc Cemâl öğüd’ün Ümmühânî adlı eserinde anlatıldığına göre : Süleymân Çelebi, “Ebü’1-Haseni’l-Bekri” nîn te’lîfi olan Arapça Siyerü’n Nebi yi nazmen tercüme ederek 812 Hicret yılında ikmâl ve Vesîletü’n Necât adı ile adlandırmıştır. (Sahife 14).

XI — Ormanlı Devlet ’inde Mevlid Meclisleri :

Osman1ı Padişahlarının ve erkân-ı devletin Mevlid meclislerine verdikleri önem enteresandır. Bu önem, bu âdeti bütün İslâm Âleminde hem yaşatmış hem parlatmıştır.

Cumhuriyet devrine kadar Mevlid törenleri, gerçi Cumhuriyet ’ten sonra aldığı hıza sâhib değildi. Bu derece sık ve çok Mevlid okunmaları olmazdı. Sultan Abdü’1-Hamid’in son yıllarında ve Meşrûtiyyet senelerinde Hâfız Sâmi, Hâfız Osman... gibi meşhûr ve cidden iyi okuyan üstâzlar bile haftada bir, iki, ba’zan onbeş günde bir Mevlid okurlardı. Bunlar varken, şimdiki gibi rastgelen kürsüye çıkıp Mevlid okumağa cesaret edemezdi. Bu da gerek Mevlid’in kendisi ve gerek Mevlid-hân lehine iyi bir durum hâsıl ediyordu. Millette Mevlid’e karşı kökleri ruhların pek derinlerinde bulunan bir sargınlık ve vurgunluk başlıyordu. Buna paralel olarak Osmanlı sarayında bu iş içîn husûsi teşkilât vardı. Hünkâr müezzinlerden başka, Mevlid okumak için ayrıca dört güzel sesli okuyucu vardı ki bunlar her yıl Rebîu’1 - Evvelin 12. günü sarayda padişahın ve bütün erkân-ı devletin huzurunda Mevlid okur idiler.

Sarayda okunan bu Mevlidler, yalnız 12. Rebîu’1-Evvel’e inhisar etmez, her kandil günü aynı iş tekrar eder idi.

Mevlid kandillerinde her yerin donandığı günleri görmüş bulunuyoruz. O gün toplar atıldığını dahi hatırlıyoruz.

Meşrûtiyet’i tâkib eden yıllarda (1909 ve 1910 dâ) Şeyhü’l-İslâm olan Hüseyin Hüsnî Efendinin teşebbüsiyle Mevlid kandillerine rastlıyan günlerde okulların ve bütün hükümet dâirelerinin tatiline karar verilmişti.

XII — Süleyman Çelebi’nin eseri:

"Mevlid Nasıl Okunur?” adlı eserimde belirttiğim üzere Süleyman Çelebi ’nin bizzat yazdığı veya yazdırdığı ve üzerine imzasını koyduğu “Vesiletun - Necat" bugün ortada yoktur. Bu eseri gördüğünü söyliyen bir dile rastlamak şöyle dursun, bunu yazan bir yazıya da rastlamadık.

Bu nâmda ve bu nâma muzâf en eski yazılmış eser 17. asra, ya’nî Süleyman Çelebi’den en - az 250 yıl sonraya aid olup İstanbu1’da Nûr-i Osmâniyye Câmii’nin ittisalindeki kütüphânede 3902 numaradadır. Yazma olan bu kitabın Süleyman Çe1ebi’ye nisbetini sağlıyacak hiçbir vesika yoktur.

Bu kütüphanede görülen bu kitâb, ellerde Mevlid adiyle dolaşan kitaba nisbetle pek büyük ve mufassaldır. Şöyle-böyle manzum bir Siyer kitabıdır.Öyle bir-iki oturumda okunup bitecek gibi değildir. Beyitler ve kelimeler de aynen tetâbuk etmemektedir.

Hüseyin Vassaf Bey, adıgeçen kitabında aynen şöyle diyor : “Cemiyyetlerde teyemmünen okunmağa başlanınca; tafsîl-i makal, müstemiine (dinlemek istiyenlere) bâis-i kelâl olmasın diye eslaf tarafından telhis olunmuş (özetlenmiş) ancak, o zaman telhis olunmuş nüshalar dahi bilâhare pek çok tahrifata uğramıştır.” (Sayfa 14).

Yukarıki paragraf, asıl Mevlid metninde telhis ve tahrif yapıldığını söyledi. Fakat, telhis yapan eslâf ile tahrif yapan ahlâfın kimler olduğunu söylemediği gibi bu işlerin zamanlarına da işaret eylemedi. Çünkü o da bilmiyor idi.

Doğrusunu söylemek Iâzımgelirse telhis dahî şartlarına uygun bir titizlikle yapılmazsa, tahrifin bir nev’i olur, işte burada olduğu gibi. Bu yüzden eser asıl çehresini kaybetmiş, Süleyman Çelebi’ye olan nisbetini bozmuş, Süleyman Çe1ebi’nin şahsiyyetini de bulandırmıştır.Öyle ki, şimdi bu eserden müessirine (Süleyman Çelebi’ye) inkital ve istidlâl yolu

kapanmış olmasa bile bozulmuş ve çamurlanmıştır.

Burada dahi görülüyor ki İslâmın ve islâma bağlı herşeyin sine-î ismet ve çehre-i sâfiyyetini bozmak, yaralamak ve kanatmak için sanki gizli bir el durmadan hareket halindedir. Bu elin girmediği, bütün dinlerde ve bütün cihanda çamurlıyamadığı bir yer yoktur. Yalnız Kur’ân, işte yalnız bu nur, şeytânın şerrinden masundur. Çünkü bizzat Allah onu kendi emânı (garantisi) altına almış korumaktadır. (Kur’ân : 9/32, 6/8).

Şu halde, bugün ellerde dolaşan ve dillerde okunan Mevlid manzûmesinin Süleyman Çelebi’ye nisbeti sahih değildir. Yâhud, hiç değilse bu nisbette şüphe vardır. O halde?

Tereddüde düşmeye mahal yok. Kur’ân âyetinin Kur’ân’a, Hâdîs’in Resûl-i Zî-Şân’a nisbeti-nin sıhhati meselesiyle karşılaşmış değiliz.

Bu iki şey’in nisbetinde şüphe belirirse o zaman insanın kalbi de erir. Okunan menkabenin filân veyâ falan zâte âidiyyeti bizzat maksud olamaz. Nitekim Arablar başka zâtların te’liflerini okumaktadırlar. Maksûd filân veya falan zâtın, zatı ve şahsiyyeti ile teberrük değildir. Burada maksûd okunanın mevzu’ ve mefhûmlarını tahattur, tefekkür ve tezekkür ile tefeyyüzdür.

Endişenin yeri değil. Bizim i’tikadımız, bu eserin Süleyman Çelebi’ye âid olmasıdır. Eser, ona âid olsa da, olmasa da o, murâdına ermiştir. Bilhassa Türk âleminde Peygamber’den sonra adı en çok anılan ve ruhuna en çok Fatiha gönderilen mübârek bir zâttır. Ne mutlu böylesine; bu mazhariyet kimde var?

XIII —Süleyman Çelebi ’nin Eserini Yazmasının Sebebi :

Süleyman Çelebi’yi Mevlid manzumesini yazmağa sevkeden sebeb, kitâblarda, oldukça basit bir mes’ele olarak gösterilmektedir. Halbuki bu mes’ele hadd-i zatında basit olmak şöyle dursun, bil’akis son derece enteresan ve esrarengizdir.

Gûyâ o sıralarda Bursa ’nın Ulu Câmi’inde câhil bir vâiz : “Peygamberler arasında fark yoktur. Mûsa, Isâ, Muhammed hep birdir.” diye tutturmuş. “Peygamberlerden hiçbirinin arasını ayırmayız.” mealindeki âyeti de (sûre: 2, âyet: 285) bu davâsına delil getirmiş. Dinleyiciler arasında bulunan bir âlim, bu câhil vaizi yalanlamış, arada münakaşalar olmuş... Bunu duyan Süleyman Çelebi de câhil vâizin sözlerinden çok üzülmüş, aşk-ı Peygamberi galebe çalarak Vesîletün-Necâtı yazmış. (Bak. Hüseyin Vassâf ve Ümmühânî v.s.).

Burada bir iki paragraf sunmama müsâade ediniz..

a) Adını henüz öğrenemediğim o vaiz, öyle câhil filân değil, tam uyanık, işinin adamı, söylediğini, söyliyeceğini bilir, yetişkin bir misyoner, korkunç bir beşinci kol ajanı îdi. Dinleri birleştirmek maskesi altında ilkin peygamberlik sonra hükümdarlık hülyasını kuran batınî kafalı Semâveli Şeyh Bedreddin gibi yaman şeytanlardan biri idi. Maksadı, ilkin peygamberler arasında fark bulunmıyacağını söylemek, bunu zihinlere yerleştirdikten sonra dinler arasında fark olmadığını ileri sürerek yeni umûmi bir dinin, sözüm-ona, peygamberi olarak meydana çıkmaktı. Nitekim az müddet sonra bu maksadlar meydana çıkmış, hakiykat açıkça görülmüştür. Bu mes’ele ile burada fazla meşgul olamayız, icâb ederse bir Şeyh Bedreddin başlıklı yazı serisi sunabiliriz.

b) Zannetmem ki Süleyman Çelebi’nin, Vesîletü’n-Necât’ı yazmasına bu câhil (!) vâiz meselesi illet olsun. Türk milletine Türkçe bir Mevlid’in lüzûmunu idrâk, bence daha kuvvetli sebeb olarak görünür.

(Devam edecek)