Makale

Malazgirt Zaferi ve Alparslan

Malazgirt Zaferi ve
Alparslan

Muammer YILMAZ
Tarih Öğretmeni


Bereketin ve şifanın tarlası Ağustos, aynı zamanda zaferlerimizin de kucaklaşıp kaynaştığı gurur ve sürür ayımız-dır. Öyle ki Yüce Yaratıcı bu güzel ayı biz Türkler için adetâ zaferlerimize tahsis etmiştir. Bu aydaki zaferlerimizi bir sıraya tabi tutacak olursak, bunlar arasında vatan yapan Malazgirt’in ve vatan kurtaran Dumlupınar’ın apayrı bir yeri ve değeri vardır. Üçbin yıllık dünya devletleri tarihi içinde başka hiçbir savaş; Malazgirt ve Dumlupmar kadar kesin sonuçlu olmamış, Hristiyan âlemi karşısında İslami dengeyi böylesine sağlamamıştır.
Malazgirt bir istilâ hareketi değil, kendisine vaad edilen ve milli devletini kuracağı vatan parçasını, onu ha-ketmiş olan Türklere iltihakı ve asırlarca sürecek olan fütuhat devrinin başlangıcıdır. Bu nedenle bütün Avrupa’yı Türklere karşı (o günde, bugünde) birleşmeye çağıran Haçlı Seferlerinin de başlangıcıdır.
Malazgirt zaferinin mimarı Alparslan sultanlığını ilân ettikten sonra, devleti daha güçlü hale getirmek işlerine girişti, bunda da kısa zamanda muvaffak oldu. Asıl amacının Türklere Anadolu kapılarını açmak olduğunu, Türklüğün yükselmesi için birlik ve beraberliğin, kardeşliğin bozulmamasını istiyordu.
Alparslan, amcası Tuğrul Bey’in başlattığı Önasya fetihlerini devam ettirerek Şirvan ve Gürcistan’ı aldı. Daha sonra da Bizans’ın en önemli kalelerinden Ani’yi ele geçirdi. Bu durum İslâm dünyasında büyük bir sevinç, Hristiyan dünyasında ise büyük bir üzüntü yarattı.
Alparslan doğuda bulunduğu sırada Afşin Sanduk, Ahmet Şah, Türkmen, Dil-maçoğlu Sav Tekin, Ay Tekin, Gümüş Tekin gibi ünlü komutanlar Anadolu akınlarına devam ettiler. Bu akınların amacı Bizans’ın dayanma noktalarını tahrip etmek, onları hırpalamak ve yıldırmak, Anadolu’yu Türkleştirme işini kolaylaştırmak amacını güdüyordu.
Bizans, Türk akınlarını durdurmak için eli kolu bağlı kalamazdı. Bunun için tedbir almakta gecikmedi. İmparatoriçe Odakya, Türk akınlarına karşı koyacağına inandığı Romen Diyojen ile evlendi. Yeni imparator ilk iş olarak büyük bir ordunun teşkiline çalışarak, yeni kuvvetlerle Bizans ordusunu takviye etti. Hatta Oğuz ve Peçenek Türkleri’nden bile faydalandı. Frank, Norman, İslav, Alman, Ermeni ve Abhaz’lardan topladığı ücretli askerlerle de ordusunu daha da büyüttü.
Herşeye rağmen Anadolu’ya Türk akınları devam ediyordu. Erciş, Ahlat, Malazgirt, Menbiç gibi kaleler ele geçirildi. Romen Diyojen arka arkaya yaptığı iki seferde Türkleri Anadolu’dan atmak bir yana, karşısına çıkan küçük süvari birliklerini bile yenememişti. Onun için, zaferden yüzde-yüz emin olduğu muazzam ordusu ile Türklere kesin darbeyi indirmek amacı ile üçüncü defa sefere çıktı.
Bizans İmparatoru zaferden emindi. O çağın en büyük ordusuna, en modern silahlarına sahipti. Ordunun ağırlığını 3000 araba taşıyordu. Silâh ve savaş malzemeleri 1000 arabaya yüklenmişti. Üstelik bu sefere, dillere destan bir hazine de götürülüyordu. 1.000.000 altın, 100.000 ipekli elbise, Ayasofya’dan alınan muazzam altın haç, altın eyerler, kemerler yine altın ve gümüşten sayısız eşya vardı.
Romanos, Malazgirt yönünde ilerlerken, Alparslan da ordusu ile Suriye’de bulunuyor, Mısır seferine hazırlanıyordu. Bu sırada Bizans elçileri gelerek kendisinden yeni fethedilen Erciş, Ahlat ve Malazgirt ile
Menbiç’in geri verilmesini, aksi takdirde büyük bir ordunun kendilerini yok edeceğini bildirdilir. Alparslan ise bu teklifi şiddetle reddederek elçileri geri gönderdi.
İmparator, Sakarya üzerinden Kayseri’ye, oradan-da Sivas’a geldi. Kapadok-ya’da bir savaş meclisi toplandı. Bizans generallerinin teklifi Diyojen tarafından reddedildi. İmparator, İran’a girmeye, Alparslan’la nerede karşılaşırsa orada savaşmaya karar verdi. Hatta Uzlardan ve Franklardan oluşan 30.000 kişilik bir orduyu Ahlat’a yolladı ise de, kumandan Emir Sanduk tarafından bu birlik kılıçtan geçirildi. Bu arada Roma-nos’un büyük bir ordu ile Anadolu seferine çıktığını öğrenen Alparslan da 27 Nisan 1071 günü Şam’dan ayrılarak hızlı bir yürüyüşten sonra, 24 Ağustos günü Malazgirt önüne geldi ve Rahve vadisinde ordugâhını kurdu.
Romen Diyojen de Rahve vadisine gelince bu hızlı yürüyüş karşısında şaşkına döndü. Şimdi iki ordu birbirini görüyordu. Aralarındaki mesafe 5-6 kilometre kadardı.
İki ordu bulundukları yerde savaş hazırlıklarını sürdürürken, Sultan Alparslan dinî vecibeyi yerine getirmek ve boş yere kan dökülmesinin önüne geçmek gayesiyle, İmparatora halifenin elçisi Ibnül Mühelban ile büyük kumandan Sav Ti-ğin’i elçi olarak gönderdi. Mağrur İmparator barış teklifini bir çırpıda reddederek kendilerinin İsfahan’da; hayvanlarının da Heme-dan’da kışlayacaklarını söyledi. Buna karşılık Sav
Tiğin’in cevabı ise şamar gibiydi:
"Atların Hemedan’da kışlayacakları doğrudur, ama senin nerede kışlayacağını bilmiyorum."
Alparslan’ın kendinden korktuğunu zannederek teklifini alaylı sözlerle reddeden Romanos’la çarpışmaktan başka çaresi yoktu.
Savaş adetimiz veçhile bizim için kutsal bir gün olan 26 Ağustos 1071 Cuma günü başladı. Alparslan üstün düşman kuvvetlerine karşı savaşacak olan askerlerinin cesaretlerini artırmak için verdiği ilk hitabesinde: "Bütün Müslümanların minberlerde zaferimiz için dua ettikleri şu anda kendimi düşman üzerine atacağım. Ya muzaffer olur gayeme ulaşırım, ya şehit olur cennete giderim. Sizlerden beni takip etmeyi arzulayanlar takip etsinler; ayrılmayı tercih edenler ayrılsınlar; burada emreden sultan ve emreden asker yoktur. Zira bugün ben de sizlerden biriyim. Bugün ya ölüp şehit mertebesine ulaşacağız. Ya zaferi kazanıp gazi olacağız. Bu ikisi dışında üçüncü bir yol yok bizim için."
Bu hitap Türk hükümdarını düşman ordusunun sayıca kat kat üstün olmasına rağmen, o anda camilerde zaferleri için Allah’a dua eden Müslümanların teşkil ettiği manevî desteği ortaya koyması açısından çok dikkate şayandır. Bu nutukta, ordu heyecanla hep bir ağızdan şu cevabı verdi: "Ey Sultan, biz senin emrindeyiz, ne yaparsan ar-kandayız."
Ortada şiddetli bir rüzgâr esiyor, meydanın tozunu Türk ordusuna doğru getiriyor; gözleri görmez, kulakları duymaz ediyordu. Alparslan ön safta atıyla dururken, iki rekat namaz kılıp doğruldu, ellerini kaldırdı, "Ya Rabbl, sana tevekkül ettim. Huzuruna geldim, el bağladım, yüzümü topraklara sürerek yalvarırım. Hazret! Peygamberimizin aşkına bize yardım et. Fikrimizle fiilimiz bir değilse bizi helak et" diye dua etti. Rüzgârın seyri değişti; Bizanslılara doğru esmeye başladı.
Bir tarafta boru, trampet ve kös çalınıyor; öbür tarafta çadırdan kilisede çanlar çalınıyordu. Alparslan ve askerleri aslanlar gibi Bizans ordusuna taarruz ettiler. Atların ayakları altında tozlar havaya kalkıyor, at kişnemesinden, kılıç ve kalkan şakırtısından, kös sesinden ,insan narasından meydan gümbür gümbür inliyordu. Kılıç kaldıranın kolu havada kalıyor, ok atmak isteyenin kalbine ok saplanıyor, kaçan kurtuluyor, duran esir ediliyordu. Sözün kısası; "Korkudan kılıç ve balta ağlıyor, ecel terazisi kılıçtan makas ile nicelere ölüm hil’âtleri biçiyordu."
"Turan Taktiği”ni tam manâsıyla uygulayan Türkler, dağıla dağıla sahte kaçışlar yapıyorlar fakat süratle toplanıp mukabil taarruza geçiyorlar ve döne döne savaşıyorlardı. Dört saat devam den bir savaştan sonra Bizans ordusunda bulunan Peçenek ve Uz’lar Türkler tarafına geçti. Bizans ordusunun önce iki kanadı, daha sonra da merkezi bozuldu. Tam bir paniğe kapılan Bizans ordusunun yarısı muharebe meydanını terk ederek kaçmaya başladı.
İmparator Romanos karşısına çıkanları yere serip ilerlerken Şadi ile karşı karşıya geldi. Aralarında amansız bir vuruşma başladı. Kılıç darbesini atlatan Şadi, Romanos’u atından yuvarladığı gibi, kılıç tutan sağ elini bileğine kadar kesip ikiye böldü; esir ederek Alparslan’ın huzuruna getirdi. Romanos’un yarası pansuman edilerek sarıldı.
Şadi, Vezir Nizamül-mülk’ün adamlarındandı. Ufak yapılı, zayıf ve zarif bünyeli idi. Her zaman savaşlara katılmak ister, fakat vücut yapısına bakan vezir onunla alay ederek, "Seni savaşa göndermeye göndereceğim. Ama gönderirsek Roma İmparatorunu esir edersin diye korkuyorum" dedikçe; Şadi, "Dağların en küçüğü Tur dağıdır. Lâkin Allah’ın yanında değeri büyüktür" diye cevap verirdi.
Meydan muharebesinde 200.000 kişiden fazla olan Bizans ordusunun bir kısmı imha, bir kısmı esir edilmiş, geri kalan kısmı da muharebe sahasından kaçıp Anadolu içlerine dağılmıştı. Ayakları zincire bağlanmış olan İmparator, Alparslan’ın huzuruna getirildi ve Alparslan, "Sakın korkma-yınız ve üzülmeyiniz, aynı akibete ben de uğrayabilirdi; veyl onlara ki ikbal sarhoşluğu yüzünden feleğin dönekliğini göremezler." dedikten sonra Romanos’a, "Sizinle sulh akdetmek için kendimin ve halifemizin elçilerini gönderdim. Fakat siz elçilerimize red cevabı vererek, sulhu Rey’de yapacağız dediniz ve elçilerimizin eline haç vererek geri gönderdiniz. Dostluğumuzu kabul etmediniz. Emrinizdeki kuvvetin çokluğuna güvenip gurura kapıldınız" dedi.
Bunun üzerine İmparator şöyle dedi: " Maksadımızı saklamayacağım, sizin memleketinizi elinizden almak için büyük paralar sar-fedip kalabalık bir ordu toplamış, Malazgirt’e kadar gelmiştim. Harp talihi bizi bu hale giriftar etti. Hayatım ağzınızdan çıkacak kelimelere bağlıdır. Fakat rica ederim, tekdir ve tahkir etmeden ne yapmak istiyorsanız yapınız." Bu konuşmalar uzadıkça uzadı, nihayet Alparslan vezirine dönerek şöyle dedi:
"imparator için bir otağ kurulsun, kendisine bir imparatorun şeref ve haysiyetine yaraşır muamele yapılsın, bana yapılan saygı hürmet ve itibar imparatora da yapılsın. Yarası iyi oluncaya kadar bizim misafirimizdir."
Alparslan’la Romanos öğle yemeğini beraber yediler. Yemek esnasında İmparator Diyojen, "Büyük Sultan, sizin alicenaplığınız karşısında mahcubiyetimizden sıkılır oldum. Bize bu kadar hürmet ve itibar etmeyiniz. Yaptıklarınız tarihin altın sayfalarına geçecek ve cihan sizi hürmetle yad edecektir." diye söyleyince Alparslan, "Biz inancımızın, soyumuzun ve insanlığın icaplarını yapıyoruz, biz sizi esir değil; misafir kabul ettik ve misafire yapılanları yapıyoruz" dedi.
Alparslan’la Romen Diyojen arasında bir anlaşma yapıldıktan sonra, başta Diyojen olduğu halde esir generallerin hepsine, Buhara kumaşından elbiseler hediye edildi. Yalnız Impa-rator’a onbin altın harçlık verildi.
Serbest bırakılan İmparator ve adamları Emir Afşin’in muhafızlığı altında Sivas’a, oradan da Amasya’ya geldi ve Adana’da yeni imparatorun adamlarından Misel tarafından ikinci defa esir edildi. Kütahya’da gözlerine mil çekildi. Sonra İstanbul’a getirilerek Kınalı-ada’da ıssız bir manastıra atıldı; yaralarının tedavisi yasak edildi. İşte bu sırada sadık adamlarından birine Alparslan’a hitaben bir mektup yazdırdı. Parma-ğındaki yüzbin altın değerindeki yüzüğü çıkarıp adamına verdi ve yüzüğü Alparslan’a göndermesini rica etti:
"Yüce Sultan, size bir-buçuk milyon altın kurtuluş parası vermeyi vaa-dettiğlm zaman imparatordum. Bugün ise tahtımı, servetimi, gözlerimi ve sihhatimi kaybettim. Size minnet ve şükran hatırası olarak yüzbin altın değerindeki yüzüğümü gönderiyorum. Kabul etmenizi rica ederim. Elimde kalan, yüzükten ibarettir. Sizin bana gösterdiğiniz alicenaplık, bu hazin mirasa, asi ve nankör tebaamdan bin kat fazlasıyla lâyıktır. Belki mirasımla onun tapusu elinize vardığı zaman ben hayatta olmayacağım" diyordu. Nitekim 1072 tarihinde öldü.
Alparslan ise, Yusuf ismindeki bir kale komutanı tarafından şehid edildi ve Rey’e defnedildi. Mezar taşına; "Ey ziyaretçi, bir fatiha okumadan gitme. Çünkü bir zamanlar dünyalara sığmayan Alparslan, bir avuç toprağa sığmış da yatıyor" yazıldı.