Makale

Aleviliğin TEMEL İNANÇLARI

Aleviliğin
TEMEL İNANÇLARI

Doç. Dr. M. Saffet Sarıkaya
SDÜ llâhiyat Fak.

Bugün Alevîlerin hemen tamamında ifade edilen vazgeçilmez inançlarını, Allah-Muhammed-Ali anlayışı oluşturur. Bu üçlemede, Allah bütün İlâhî sıfatlara sahip olarak, her şeyin yaratıcısı, her şeyin hakimi, her şeye gücü yeten ve hakikatin kendisidir. Hz. Muhammed, nübüvvet vasfıyla şeriat sahibi olarak insanlara yol gösteren, dini tebliğ eden ve öğretendir. Hz. Ali, velayet vasfıyla tarikat sahibi olarak, kâmil insan makâmında insanların manevî terbiyelerini tamamlamaları için onlara örnek olandır.

Alevîlikle ilgili anlatımlar, Türklerin Ç Müslüman oluşlarına kadar dayanır. Türklerin Müslüman oluşlarında konumuzla ilgili iki temel olguyla karşılaşırız: Türk ma’şerî vicdanında yer etmiş eski dinî anlayış ve gelenek; ehl-i beyt sevgisi. Bugün Anadolu’da eski Türk diniyle ilgili pek çok unsurlar ve motifler bulmakla birlikte, din anlayışında karşılaştığımız evrensel Tanrı kabulüne dayanan geniş hoşgörü esası, Türklerin Müslüman oluşlarıyla birlikte devam eden mümeyyiz vasıfları olmuştur. İslâm’da da bunun uzantılarını bulan Türkler kurdukları devletlerde, sahip oldukları din anlayışında hoşgörü prensibinden asla vazgeçmemişlerdir. (Bu konudaki değerlendirmeler için bkz., Ünver Cünay "Anadolu’nun Dinî Tarihinde Çoğulculuk ve Hoşgörü" Erdem, VIII, S. 22, Ankara, 1996)
Ehl-i beyt sevgisi ise, Türklerin bulundukları coğrafyalarda veya yakınlarında faaliyet gösteren Emevî ve Abbâsî iktidarına karşı fiilî mücadele içinde olan Zeyd neslinden gelenlerin karşılaştıkları zulüm ile doğrudan ilgilidir. (2. M. Saffet Sarıkaya, Anadolu Alevîliğinin Tarihi Arka Planı, İstanbul, 2003, 106-107.)
Özellikle göçebe ve yarı-göçebe Türk- menler arasında İslâmlaşma, gezgin dervişler vasıtasıyla devam etmiştir. Dinî geleneklerinde evrensel Tanrı bilinci ve geniş hoşgörü anlayışına sahip Türkmenlerin gezgin sûfîlerle anlaşmaları, onların telkin ettiği benzer dünya görüşünü benimsemeleri pek zor olmamıştır. Bu süreç çok sonra sistemleştirilecek varlıkta birlik anlayışı (vahdet-i vücûd) ve Horasan coğrafyasında şekillenen Melâmetî tavırla bütünleşerek, Yesevî geleneğine dönüşüp Anadolu’ya gelmiştir. Böylece "yetmiş iki millete bir gözle bakan", her varlıkta Tanrıyı görerek, "yaratılanı Yaratan’dan ötürü hoş gören" Türkmenler, XIII. yüzyıl Anadolu- sunda kurumlaşma sürecine giren Ahiliğin merasim erkânı, âdâbı ve gündelik hayata yönelik pratik ahlâkî yaptırımlarını Hacı Bek- taş Velî’nin Makâlât’ında dile getirdiği dört kapı-kırk makam anlayışı çerçevesinde benimseyerek yaşamaya başlamıştır. Bu anlayışın aslı, vahy ile aydınlatılmış aklın iman bekçiliği, yani akla dayalı bir imandır. "Kim iman ten üzeredür dirise hatadur. Ve eger cân üzeredür dirse hem hatadur... İman akıl üzeredür arifler katunda" diyen Hacı Bektaş Velî, daha sonra imanın bilinen tanımını yapıp, imanın akıl üzere oluşunu örneklerle açıklar. (Bkz., Hacı Bektaş Velî ve Makâlât, haz. A. Güzel, 2. baskı, Ankara, 2002, 176-177.)
Diğer inanılacak ve pratikte yaşanılacak unsurlar bu imanın üzerine bina edilir.
Bu rasyonel iman ve hoşgörüye dayalı din anlayışı, XV. yüzyıl Anadolusunda Iran kaynaklı Hurûfîlik ve Safevî Şîîliğinin etkisinde kalmıştır. Ancak bu etki, XVI. yüzyılda yaşanan sosyal ve siyasî olaylardan dolayı zahirî bir cilânın ötesine gidememiştir.
Asırlarca devam eden bu süreç, çok az sayıdaki yazılı literatüre rağmen büyük ölçüde şifahî gelenekle nesilden nesile anlatıla geldiği için bugün geleneğinden nispeten uzak denilebilecek anlama biçimleri oluşmuştur.
Bugün Alevîlerin hemen tamamında ifade edilen vazgeçilmez inançlarını, Allah-Muhammed-Ali anlayışı oluşturur. Bu üçlemede,
Allah bütün İlâhî sıfatlara sahip olarak her şeyin yaratıcısı, her şeyin hakimi, her şeye gücü yeten ve hakikatin kendisidir. Hz. Mu- hammed, nübüvvet vasfıyla şeriat sahibi olarak insanlara yol gösteren, dini tebliğ eden ve öğretendir. Hz. Ali, velâyet vasfıyla tarikat sahibi olarak, kâmil insan makamında insanların manevî terbiyelerini tamamlamaları için onlara örnek olandır. Onların birlikteliği vahdet-i vücûd felsefesinde ifade edilen, Allah’ın bilinmek istemesi üzerine yaratılış sürecini başlatmasıyla, daha doğru bir ifadeyle varlık âlemine tecellîsiyle başlar. Buna göre Allah’tan ilk tecellî eden Nûr-ı Muhammed’dir.
(Mehmet Demirci, "Nûr-ı Muhammedî", DEÜİFD, I, İzmir (1983), 243. Konuyla ilgili diğer kaynaklar için aynı yere bakılabilir.)
Muhammed ve Ali bir nurdan (Bu kabul Hz. Peygamber’e nispet edilen, "Ben ve Ali bir nurdanız" sözüne dayandırılır. (Seyyid Hüseyin b. Seyyid Caybî, Şerhu Hutbeti’l-Beyân, Süleymaniye Ktb, Laleli, 1496, vr. 10a.
Benzer rivayetler için bkz., Ahmet Yıldırım, "Alevî-Bektâşî
Edebiyatında Kullanılan Hadisler ve Değerlendirilmesi", Is- lâmiyât, VI, S.3, Temmuz-Eylül 2003) Bunun İÇİn Ali’de Peygamberle birlikte ilk tecelli ederv” dir. Yani, Muhammed-Ali âlemin yaratılış sebebi, her şeyin aslı ve her şeyin özünün kendilerinde toplandığı ilktir. Muhammed-Ali, Tanrının ilk tecellîsi olarak vahdetin kesrete açılan kaynaklarıdır, birlikte çokluk veya çoklukta birliktirler; üçü birdir, aynı zamanda üçünün de kendi kimlikleri vardır, bu kimliklerin sırrına vâkıf olan onların birliğini idrak eder. Bu üçleme tezahürlerinde farklı olsalar bile manada birdirler. Bu birliği anlamanın yolu da Sevgidir. (Kul Himmet, "Mahabbettir Lâilahe İllâllah/Mahabbettir Muhammed Resûlüllah/ Mahabbettir Ali Şah Veliyyullah/Üç isim, manada birdir mahabbet", demektedir. Bkz., İsmail Özmen, Alevî-Bektaşî Şiirleri Antolojisi, Ankara, 1998, II, 301.)
Bu sevgiyi gönlünde yaşayan, Hz. Ali’nin (hatta Devriyelerde kendini velâyet nûruyla birleştirme gayretinde olan dervişlerin) Tan- rı’nın mazharı, âlemin aynı, her varlıkta, vech/yüzde seyredilebilen, yani vahdetin kesrete dönüşmesi olgusunu da bilir. ("Ali’dir aynamızda ayn-ı mahzar/Zemin ü âsumânın enveriyüz", E. Memmedof, Şah İsmail Hatâyî Eserleri, Bakü, (1966- 1973)1, 48. Benzer örnekler için bkz., I, 60; II, 363, 367.)
Bu ise ancak "men arafe" sırrına ermeyle gerçekleşir. Yani insan, kendi şahsında ahlâkî olgunluğa erişerek, kırk makam, bin bir yolu geçerek kâmil insan olabilir. (Hz. Ali, insanlar içinde bu mertebeleri geçen en olgun kişidir.)
Manevî terbiyede yola girerek hakikat ve ma’rifet sırrına eren kişi, artık kendini "fenâ fillah" makamında her şeyle özdeş görmeye başlar. Hallac’ın "Ene’l-Hakkı", Hatâyî’nin "Aynullah"lığı böyle bir özdeşliğin eseridir.
("Aynullahem aynullahem aynullâh/Cel imdi Hakk’ı gör ey gûr-i gümrâh", İbrahim Arslanoğlu, Şah İsmail Hatayî ve Anadolu Hatayîleri, İstanbul,1992, 268.)
Allah-Muhammed-Ali anlayışının bu izahı, Alevîler arasında büyük bir zevkle anlatılan ve dinlenen "Miraç" olayını da anlamamıza yardım eder. Bilhassa "Sırr-ı Ali" olarak ifade edilen Hz. Peygamber’in, Tanrı makamında, Ali’yle konuşması eski bir metinde şöyle açıklanır: "Abdullah b. Ömer ayder:
Ben işittim Rasûl Hazretine sual eylediler ki, Ya Rasûlallah miraç gicesi Hak Teâlâ sana ne dilce hitâb etdi? Rasûl Hazreti: Bana Ali b. Ebî Tâlib lügatıyla hitab kıldı ve gönlüme bunu ilham eyledi kim, ayıtdım: Ya Rabbi, bana hitab iden sen misin yohsa Ali midir? Rabbim bana ayıtdı: "Ya Ahmed ben Adem oğlu olunmazam. Ve şüpheli nesnelerle sıfatlan- mazam. Seni, Benim nurumdan yaratdım. Ve Ali’yi senin nurundan yaratdım ve anı senin gönlün sarayına muttalî kıldım ve senin gönlüne Ali’den sevgülü kimse bulmadım, dahi sana anın diliyle hitab eyledim." (Seyyid Hüseyin b. Seyyid Gaybî, Şerhu Hutbeti’l-Beyân, vr. 21a. Oysa bugün Alevîler olayı Hz. Ali’nin Tanrılığının göstergesi olarak kabul etmekte ve Hz. Muhammed’in, Ali’nin tanrılığının sırrına erdiğine inanmaktadırlar. Ancak Ali’yle ilgili bu dönüşümün niceliği konusunda bir şey söyleyememektedirler. Bk., Ahmet Taşğın, "Alevî inancı: Bir Alan Araştırmasının Sonuçları",
Folklor Edebiyat Alevîlik Özel Sayısı, II, Sayı 30, (2002/2), 53-85.)
Miraclamada anlatılan "Kırklar Meclisinde de Hz. Muhammed, üzümü paylaştırması ve semah esnasında imâme veya ridâsını kırkların beline bağlamasından dolayı, kırklar içinde "mürşid" makamında en yüksek konumdadır. Cebrâil rehber, Hz. Ali ise pîrdir. Burada olay tamamen içselleştirilerek, âdeta Hz. Muhammed’in tasavvufî kimliği ve tarikat içindeki yeri belirlenmiş olmaktadır. (Kırklar meclisi hakkında bkz., Buyruk, haz. S. Aytekin, 7-12; Buyruk, haz. A. A. Atalay, Istanbul, 1993, 13-23; Y. Ziya Yörükan "Anadolu Alevîleri Tahtacılar", Dâ- ru’l-Fünûn İlahiyat Fak. Mec., sene 2, S. 8, 1928, 115116.) Nitekim başka metinler ve şiirlerde de Hz. Muhammed’le ilgili kabullerinde Alevîlerin, diğer Müslümanlardan farklı düşünmedikleri görülür. (Konuyla ilgili örnekler ve değerlendirmeler için bkz., Sarıkaya, "Alevî-Bektâşî Kültüründe Hz. Muhammed (s.a.s.), V. Kutlu Doğum Sempozyumu (Tebliğler), İsparta, 18-19 Nisan, 2002).
Silsileleri ve Safevî Şiîliğinin etkisi Alevîleri, Hz. Ali’yle birlikte on iki imam, hatta bunlardan farklı on dört masum kabulüne götürmüştür. (Örneğin bkz., Fütüvvetnâme, Milli Ktb., FB 396, v. 3b; Fütüvvetnâme, Millet Ktb, Şer’iyye 900, v. 42a- b; M. Tevfik Oytan, Bektâşîliğin İç Yüzü, 7.baskı, İstanbul,1979, 303-306; J. K. Birge, Bektâşîlik Tarihi, çev. R. Çamuroğlu, İstanbul, 1991, 165-167; Abdul- baki Gölpınarlı, "Islâm ve Türk İllerinde Fütüvvet Teşkilatı", IÜ- İFM, Nu:1 -4, 1949-1950, 59)
Bu kabullerde, on iki imam Emevî ve Ab- basîler tarafından zulme uğrayan manevî yol önderleridir. On dört masum ise, bu zulmün şiddetiyle küçük yaşta şehit edilen imamların çocuklarıdır. Bu kabul, tasavvufî velâyet anlayışı etrafında şekillenen, siyasî otorite anlayışından uzak, ancak özellikle Hz. Ali’ye dair Şiî kültürün belirgin izlerini taşıyan efsanevî söylencelerle canlılığını günümüze kadar korumuştur. Hacı Bektaş ve çağdaşlarında gördüğümüz sahabeyle ilgili genel kabul, bu Şiî etkileşimle yerini zamanla ilk üç halifeden ve diğer bazı sahabeden teberrî anlayışına bırakmıştır.
Günümüz Alevîleri de büyük çoğunlukla diğer Müslümanlar gibi, mevcut Kur’an’ın Müslümanların müşterek kutsal kitapları olduğunu kabul ederler. Bu durum, cem törenlerinin detaylarındaki duâlarda, gündelik duâlarında veya geleneklerindeki yazılı metinlerde yer alan çeşitli açıklamalarda açıkça görülür. (Örneğin Seyyid Hüseyin Şerhu Hutbeti’l-Be- yân’da, Kur’an’ın muhtevasıyla ilgili bilgilerin yanında, Kur’an okuma ve öğrenmenin gerekliliği bilgiler verdiği gibi (7b-8a; 67b-72a) eserinde yüzden fazla ayet kullanmıştır. Alevîlerin temel metinlerinden Buyruk’ta da otuz fazla ayet çeşitli vesilelerle delil getirilmiştir.) Ancak bugün Anadolu’daki pek çok Müslüman gibi, Alevîler de Kur’an’ın içeriğinden tam manasıyla haberdar olmaksızın, sadece kendilerine anlatılanlarla yetinmektedirler.
Mead, hakkında da Alevîlerin ahiret hayatına inandıklarını, bu dünyada yapılanların karşılığının öteki dünyada görüleceğini, sıratı, hesabı, mizanı, cenneti, cehennemi bildiklerini ve kabul ettiklerini gösteren metin ve Şİİrler vardır. (Örneğin, Peygamberleri sev, onlara İnan/İnanmayanlardır ol nâre yanan/Melek, kitab, olmaz mı ahsen/Var ise imanın hoştur efendi, Oytam, Bektaşîliğin içyüzü, 267; Özmen, Alevî-Bektaşî Şiirleri Antolojisi, I, 241;
Yüz bin tamun olsa korkmam birinden/Rahman ismi nâzil değil mi, senden/Gaffaruz-zünûbum demedin mi sen/Afv et günahımı yalancı mısın sen E. Ruhi Fığlalı, Türkiye’de Alevîlik Bektâşîlik, Ankara, 1990, 281.)
Bununla birlikte şiirlerde ahiret hayatını korku unsurlarıyla hatırlamak yerine, Allah sevgi ve merhamet sıfatlarıyla hatırlayıp, O’na olan inanç ve güvenlerine paralel, bir gönül rahatlığı ve kurtuluş umudu içindedirler.
Bütün bunlardan sonra Alevîliği temel inançları bakımından, diğer Müslümanlardan farklı olmadıkları anlaşılmaktadır. Ancak ilerleyen zamanda dinî-tasavvufî terminolojiyi ve muhtevayı öğrenemeyen yeni nesil, zahirî anlamlardan hareketle, Alevîlikte yeni anlama biçimleri geliştirmişlerdir.