Makale

Zaman Penceresinde

Zaman
Penceresinde

Ayfer Balaban

Evler vardı hürmetin, huzurun soluklandığı, her hâliyle estetiğin bediî hisler uyandırdığı ferah evler... Ocak denirdi, yuva denirdi eve. Herkesin yeri belliydi orada. Büyükler baş köşeye otururdu kaneviçe işli, ak örtülü sedirlerde. Hizmet, edep öğrenilirdi bu ilk mektepte. Bir bardak su vermek için biri diğerini beklemez, hep beraber koşulurdu. Ayak ayak üstüne atılmaz, ayaklar uzatılıp oturulmazdı ana - babanın huzurunda.
Duygularını yazmasına, peşkirine, çorabına işleyen zarafetin taçlandırdığı hanımefendiler vardı. Kulağının arkasına taktığı burcu burcu kokan nergisle bütünlerdi güzelliğini. Fıtratını korurdu ve kadın gibi kadın olmak ne yakışırdı ona. Ninnilerle, dualarla sinesinde, sıcak dizlerinde uyuturdu yavrusunu. Sevgi ikliminde büyürdü, doyardı bebekler anasına. Terkedilmişlik yaşamazlardı yaşlılar. Bayram günü gözü yolda kalmazdı nur yüzlülerin.
Çocuklar, gençler vardı mahalleli teyzenin pazar sepetini taşımak için yarışan. Alınan şeyler, şeffaf poşetlerde taşınmazdı gücü yetmeyenler düşünülerek. Rikkat vardı, dikkat vardı.
Dostluklar, ahiretlikler vardı ana -baba bir kardeş gibi. Derdine derman, ağrısına şifa aranırdı. Sen nasılsan dostun da öyle olurdu. Köprüler kurulurdu yürekten yüreğe. Sevgiler taşınırdı bu köprülerden ve sevmekten korkulmazdı.
Sahi dostluklar hangi zeminde neşvü nem buluyor şimdi? Değerli sayılmanın, hatır, gönül almanın ölçüsü gibi, dost olmanın ölçüsü de mi değişti? Para, şöhret, mevki, makama göre mi çalınır oldu hane ve gönül kapıları?
Kelimeler vardı. Gönül, gönüllü, vefa, sadakat gibi... İsm-i âliniz efendim? diyerek tanı-şılırdı. Bu nezakete estağfirullah efendim diye mukabele edilirdi. Sen denilmezdi muhataba. Bir şey istenecekse istirham edilirdi. Mütebes-sim bir çehre, hafif eğilmiş bir başla selamlanır-dı insanlar. Yaradılana hürmet edilirdi Yara-dan’dan ötürü.
Mûsikî vardı huşû ile meşkedilen, hudû ile dinlenilen. Gönlü hâlden hâle koyan makamlar vardı. Sabadan okununca sabah ezanı söz, makam ve zamanın âhengi, ruhları kanatlandırır da başka âlemlere götürürdü.
Emek de, ekmek de azizdi. Bunların değerini bilmemenin bereketsizliğe sebep olacağına inanılırdı. Yere düşen ekmek kırıntıları başa götürülür, münasip bir yere bırakılırdı yem olması için hayvanata.
Bir elin verdiğini cümle âleme duyurmayan, verince en sevdiğinden veren hayır sahipleri vardı. Alacaklılar vardı borçlularını mahcup etmemek için yollarını değiştiren. Verenin hatırı sayılırdı bir fincan kahve de olsa verilen.
Aşk vardı can evine oturan. Ateşle gül bitirilirdi yüreklerde. Rüzgârlarla gönderilirdi sevgiliye selâm. Duygular basitleştirilmez, mahremiyetin sınırları gözetilirdi. Velhâsıl Leyla’dan geçilirdi Mevlâ uğruna.
Bu dünyada kimse kalası olmasa da gidenlerin ardından güz gibi olurdu hüzünler. Kadir-kıymet bilinirdi.
Mabetlerde sonsuzluğa yönelmişken duygular, bir cep telefonu kurşun gibi delmezdi derin sukûtu ve huşûyu. Âhenk bozulmasın diye parmak uçlarında yürünürdü sanki. Fakat çocuklar mabetlerin gülüydü, bülbülüydü.
Ve kaleme, kalem ehline saygı vardı. Kalemle-rini açarken çıkan yongaları yere atmazlar, biriktirip toprağa gömerlerdi hattatlar. Biriktirdikleri yongaların, öldüklerinde yıkanmaları için hazırlanacak suyun kaynadığı kazanın altına konulup yakılmasını vasiyet ederdi bazıları. "İyi kalem kendini karalamaz" sözü şiar edinilir, yazmak için çok düşünülürdü.
Bilerek, ölçüp tartarak konuşanlar vardı. Sözün tadına varılırdı söz ehlinin dilinden, sükûtun tadına varılırdı hâl ehlinin hâlinden.
Gerçekten, özlemeye değer tadlar gitti de, yâdlar mı kaldı bir kaç damla gözyaşı ile bize.
Ve hangi çeşmeler sunacak yitirilmiş zamanlardaki güzellikleri susayanlara?...