Makale

TRT GENEL MÜDÜRÜNE AÇIK MEKTUP

TRT GENEL MÜDÜRÜNE AÇIK MEKTUP

TRT GENEL MÜDÜRÜ BİR İYİ İNSAN..O SAĞLAM MAYAYI BAŞINDA OLDUĞU MÜESSESENİN YAYINLARINDA DA GÖRMEK HERHALDE HAKKIMIZ...
Rıza AKDEMİR
Merkez Valisi

Aziz Genel Müdür,
Cağımızda kitleyi yoğuran, şekillendiren ve telkin yağmuru altında tutan vasıtalar arasında birinci sırayı televizyonun aldığı reddedilmez bir gerçek.. 30-40 sene evvel topluma hitap eden terbiye ve telkin hoparlörleri nisbeten mahduttu ve tesir sahaları oldukça dardı.
Cimi, mektep, aile gibi müesseseler muayyen bir zaman parçası içinde, ferdi belli ahlâk ve terbiye ölçüleri içinde yetiştirmeye çalışırdı. Ama dediğim gibi bu tesir muayyen bir zaman dilimi ile sınırlıydı ve ifade vasıtası sadece sözdü.
Sonra göz açıp kapayıncaya kadar herşey değişti. Televizyon bütün kuvveti ve kudreti ile ortaya çıkıverdi. Camiyi, mektebi, aileyi, basını ikinci plana iterek, ailemizin ta içine girdi ve saygısız, kaygusuz, duygusuz bir misafir gibi baş köşeye oturup ayaklarını burnumuza uzatıverdi.
Çok kısa bir zaman içinde Ardahan’daki çoban kulübesinden, Ankara’nın dış mahallelerindekj ge-cekonduya ve Boğaziçi’ndeki villaya kadar yüzbinierce, milyonlarca evin üstünden televizyon antenleri bir orman gibi gökyüzüne yükseliverdi.
Önceleri tek kanaldan, karagöz perdesini hatırlatan tarzda.hayâl meyal yayın yaparken, sonra gittikçe kendini yeniledi. Programlarını zenginleştirdi, kadrosunu genişletti, kanal sayısını artırdı, rengini çoğalttı, sesini yükseltti. İnanılmaz bir haber, program bolluğu içinde, kutuplann mavimsi beyazlığından tutun, Afrika sahralarına, Sibirya steplerine kadar dünyanın dört bir köşesini gözlerimizin önüne serdi.
Önce siyah- beyazdı.
Sonra bir çiçek bahçesi gibi renkleniverdi.
Sonra uzaktan kumandalı oldu.
Sonra gökyüzünün sonsuzluğundan, uydulardan haberler toplamaya başladı.
Konserler, maçlar, yarışlar, savaşlar, denizler, Aniballer, Sezariar, Vaşington’lar, Çörçil’ler, Na-polyon’lar, Berlin’ler, Moskova’lar, Tokyo’lar, Pekinler evimizin içine doldu.
Televizyon yaşı, başı, işi, gücü ne olursa olsun, yediden yetmişe, yün ören ak saçlı nineden, par-maklarını sayamayan çocuğa kadar herkesin yöneldiği bir mihrap haline geldi âdeta... Hem de öyle üç-beş saat değil... Gözünüzü açtığınız andan, uykuya daldığınız ana kadar, günlük hayatımızın her dakikasını kuşatan bir vüs’at ve hacim kazandı. Böylesine devâsâ bir telkin mekanizmasının kültürümüzde büyük dalgalanışlara, sosyal hayatımızda değişikliklere yol açmaması imkânsızdı.
Penceremizi dış dünyaya açtığımıza göre başka rüzgârların ailemizin mahremiyetine girmemesi, bizi üşütmemesi düşünülemezdi tabiî...
Ama bu arada muhakkak surette göz önüne alınması gereken çok önemli, çok hayatî bir nokta vardı:
Dış dünyadan birbiri peşi sıra hücum eden bu yabancı kültür dalgalarının anaforunda, öz kültürümüzün boğulmaması için, aile bağlarının lif lif çözülmemesi, bu değişik cereyanların bizim iklimimizde bir değerler anarşisine yol açmaması için gerekli tedbirlerin süratle ve dikkatle alınması şarttı.
Sizin TRT Genel Müdürü olarak bu hayaller fabrikasının başına geçmeniz benim için çok sevindirici bir müjde oldu. Sizin fikir yapınıza tâ, Tokat’ın Artova ilçesinde yedek subay öğretmen olarak bulunduğunuz 1962 yılından beri âşinâ ve kültürünüzün dokusuna emin olduğum için böyle ağır ve o nisbette şerefli bir vazifeyi deruhte etmenizi sevinçle karşılamıştım.
Zamanınızda çok şeyler başarıldığını, kanal sayısının arttığını, tesir sahasının genişlediğini, prog-ramlarınızın çok renkli bir yelpaze haline geldiğini, yayınlarınızın Meriç boylarından Araş sahillerine kadar bütün Türkiye’de dinlenebildiğini, hatta çok yerinde bir kararla Almanya’da, Berlin’de Türk’ün sesinin duyulduğunu inkâr etmek hata olur.
Bunlar maddî planda başarılan, alkışlanmaya değer cidden güzel şeyler... Bütün bu icraata daha bir sürü müsbet hamleyi de ilâve etmek kabil...
Benim için bunlar kadar ve hattâ bunlardan çok daha önemli olan şey programların muhtevası... Zarfın içi yani. Bu hususta sizden beklenilen ve sizin irfanınızın vadettiği eserlerin tam manası ile ortaya konduğunu söylememe maalesef imkân yok... Bu bakımdan tenkitlerimi müsamaha, anlayış ve iyiniyetle kabul edeceğinize inanıyorum.
Televizyon aile ahlâkımıza, millî kültürümüze, tarihî köklerimize yer yer darbeler indirmektedir. Bu, bazan bir şarkı güftesi, bazan bir film sahnesi, bazan bir şiir mısrası, bazan bir skeç diyalogu, bazan da açık oturumlarla yapılmaktadır.
Hangi kutbun, hangi doktrinin, hangi siyasî kanaatin talibi, mensubu veya takipçisi olursak olalım, üzerinde yüzde yüz fikir birliği halinde olacağımız, üstüne toz konduramıyacağımız bazı kıymet hü-kümlerimiz, bazı vazgeçilmez müştereklerimiz olmalıdır. O müştereklerin bir kısmı aile müessesesinin kutsiyeti, Türk dilinin ve millî varlığımızın temeli oluşu, cumhuriyetimizin, devletimizin, birliğimizin ebediyen bekası gibi prensiplerdir. Ailenin temelleri sarsılır, aile bir sevgi ve fazilet mabedi olmaktan çıkarılır ve materyalist bir görüşle bir ticaret şirketi haline konulursa Türk toplumunun bütün bağları çözülür.
Sözü, televizyonda yıllardır devam eden yabancı dizilere getirmek istiyorum. Maddenin çirkefin-de boğulmuş bir avuç zavallının, yalnız behimî duygularını tatmin için yaşayan ve düşünen bir takım sürüngenlerin, ahlâksızlığın koleksiyonunu yapan sefil mahlûkların hayatları ekrana getiriliyor.
Dünyalan yataktan, viskiden, esrardan ibaret iptidaî yarauklar... Kelimeleri çirkin, davranışları çarpık, kelimeleri sarhoş, soluyuştan iğrenç...
Bunların süflî mâcerâlarından bize ne?
Bunları çoluk-çocuk, yaşlı-genç seyrediyor...
Onsekiz yaşındaki genç kız, yetmişlik ihtiyar, bıyığı terlememiş delikanlı seyrediyor...

Utanıyorum...

Ter basıyor yüzümü...

Hemcinsimiz olan bazı insanların böylesine dön; ayaklı hale istihalesi ürkütüyor beni...
Peki çıplak kadın oynatmak suç değil mi?
Ekranda, milyonların önünde, alenî oluşu hukukîlik mi kazandırıyor bu şen’î fiile?...
Denilebilir ki seni zorlayan mı var? Büküver televizyonunun düğmesini... Kapat, gitsin...
Bana bunu söyleyecek mantığa pekâlâ diyebilirim ki, "-Bunu söyleyeceğinize, daha namuslu, daha haysiyetli, daha edebli bir film bulamaz mısınız? Yabancılar bu filimleri bedava mı veriyor size?"
Bu filmler, bu sahneler, bu insanı öğürten seks manyaklığı tekrarlana tekrarlana, halkımızın bazı kesimleri üzerinde menfî tesirler yapabilir. Daha terazilerini kurmamış, ahlâkî normları kristalleşmemiş yeni yetişen gençler üzerinde inandığımız değerlerin aşınmasına sebep olabilir.
Metres hayatı yaşamak, barlarda alkol duvarını aşmak, gayri-meşru çocuk sahibi olmak, en yakınının eşine el uzatmak normal telâkki edilebilir.
Öyle ya, bütün filimlerde böyle yapılıyor denilemez mi?
Çağdaşlık böyle mi telâkki ediliyor?

Sayın Genel Müdür,

Bizi televizyon karşısında utanmaktan kurtarınız.
Aşkı yüce, mesajı güçlü, senaryosu üstün binlerce, onbinlerce film var... Niçin bütün bunların arasından en âdisi, en pespayesi seçiliyor?
Yerli filimlerinde bir kısmı berbat, bayat, çirkin ve basit.. Çoğunda değişmez meyhane sahneleri, içki masaları, oturak âlemleri, düzmece köy tabloları, art niyetli patron -işçi kavgalan... İmanla alay, kanunlara isyan, sahte, iki yüzlü "barışçılık" nakaratı...
Aklıma gelmişken ilâve edeyim...
Yerli filimlerimizin hiç birinde müsbet rolde tek bir din adamımız yoktur. Arasıra filmin şöyle münasip bir yerine bir tutam ezan sesi serpilir hepsi o kadar... Din adamı, hacı, hoca, imam çoğu kez insafsız ağanın yardımcısı, faizcinin ortağı ve irticanın sembolü olarak takdim edilir.
Ama Sütçü Imam’ın hâlâ ismi yok..
Yabancı filmlerde çeşitli vesilelerle kilise âyinleri veriliyor. Papazlar gösteriliyor, Meryem ana gös-teriliyor, vaftiz merasimleri uzun uzun sahneleniyor.
Niye olmasın?
Hiç kimse kalkıp ta, T.R.T yöneticileri bizi Hristiyan yapacak diye bir endîşeye veya lüzumsuz bir vehme kapılmıyor bu yüzden...
Ama bakınız, kalemiyle Türk edebiyatına üstün eserler kazandırmış olan, değerli şair ve fikir adamımız Yavuz Bülent Bakilerin , sizden epeyce evvel, 1988’de "Avrupa’da Türk İzleri" diye nefis bir programı vardı. Yugoslavya’da bir tekkede, bir tarikat âyinini ekrana getirmişti. Yer yerinden oynadı. Kıyametler koptu. "İrtica geliyor !" diye heyecana kapılanlar, sokağa fırlayanlar oldu.
Düşününüz lütfen...
Yugoslavya’da bu âyin serbestçe icra ediliyor...
Türkiye’de televizyonda gösterilmesi bile hâdise hâline geliyor...
O tarz âyine ne merakım, ne meylim ve niyetim var... Sırf bir hâdiseyi ibretin ve kıyasın terazisinde değerlendirmek için yazıyorum bunu...
İşaret ve ifâde etmekten kendimi alamayacağım bir husus daha var. "Gençliğin Sorunları" filan diye bazı açık oturumlar tertipleniyor. Gençler bir masa etrafına dizilip, ailelerinden şikâyetlerini dile getiriyorlar. Ebeveynin çağdaş olmadığı, çocuklarını anlamadığı ileri sürülüyor. Çocuklar vasıtası ile âdeta ana babalara ders verilmeye çalışılıyor. Sözde bir takım ilim adamı ise ilerici görünmek hevesi içinde bu isyan kıvılcımını körüklüyor.
Sayın Genel Müdür,
Dünyanın neresinde yetişmekte olan nesil, anasını, babasını, velisini, öğretmenini terbiye rolünde-dir?
Bir de televizyon ekranına ârız olan yabancı müzik furyasına dikkatinizi çekmek istiyorum. Bazan bir kaç kanalda birden yabancı menşeli müzik veriliyor. Saçları horoz ibiği tarzında yukarıya taranmış âsi gençler, ekranı kulakları sağır eden bir kakafoni ile dolduruyor. Her vesileden, her fırsattan istifade edilerek bu müziğin tezgâhtarlığı yapılıyor.
Altın portakal kazananlar, gümüş elma kazananlar, bakır domates kazananlar birbiri peşi sıra, salkım-saçak sahneye sürülüyor...
Oyun mu oynadığı, şarkı mı söylediği, kız mı erkek mi olduğu ilk bakışta "pek belli olmayan sözüm ona müzisyenler ağızları köpük içinde tepinip duruyorlar...
Sonra seyirci rolünde, coşan, dalgalanan, isteri krizleri geçiren, haykıran, ıslık çalan, gömleğini yırtan, saçını yolan bir gençlik yığını...
Tanrı telâkki ettikleri şarkıcıların önünde, kendilerini kurban gibi yerlere atan genç kızlar, delikanlılar...
Tam bir kaos tablosu bu...
Başıboşluğun, çürümüşlüğün, isyanın şarkıları bunlar...
"Savaşma seviş" diyenlerin solumaları...
Ne bestesi, ne güftesi bizden olan şarkılar...
Kotarıp kotarıp, allayıp pullayıp ekrana sürülüyor...
Hafif batı müziği diyerek,
Ağır batı müziği diyerek,
Pop müziği diyerek,
Heavymetal diyerek...
Yarışmalar açılarak
Ödüller verilerek..
Hele bazı sunucularımız var, dudaklarını büze büze, gözlerini büyüte büyüte, dünyamızın sekizinci harikasını anlatıyormuşcasına, kendilerinden geçerek kelimeleri sündüre sündüre, Türkçeyi teksas şivesi ile konuşarak bu çuval sakallı ve dazlak kafalı gençleri takdim ediyorlar.
Hayretle seyrediyorum.
Bu mevzuda "Efendim, gençler bunları seviyor, bunları tutuyor" diye zavallı iddiaların arkasına sığınılamaz.
Hangi gençliğin sarkılan bunlar?
Hangi anketin neticesi bu iddia?
Bunu demekle, klâsiği ile moderni ile topyekûn bau müziğini reddetmek istemiyorum. Böyle bir niyetim yok Elbette içlerinde zevkle dinlediğimiz, huzur veren güzel parçalar var. Fakat bunlar öylesine az ki...
Son derece önem verdiğim başka bir husus, Televizyonun Türk dilinin cümle düzenini, mantığını, ahengini gün geçtikçe bozması...
Türk dilini çok seviyorum. Heyecanla, şefkatle, muhabbetie, üstüne titreyerek seviyorum. Türk dilini uzun tarihinin her safhasında sevdim. Orhun âbidelerindeki su kadar berrak, mermer kadar metin Türkçeyi sevdiğim gibi, Namık Kemal’in bir imparatorluk dilinin bütün haşmetini yaşatan coşkun ifadesini de sevdim.
Süleyman Nazip’in şimşek parıltısını andıran kıvılcımlı, heybetli Türkçesini de sevdim.
Halit Ziya Uşaklıgil’in sihirli bir ipek kumaş gibi gün ışığında harikulade cümbüşlü renkler ışıldatan üslûbunu ve bir sihirbaz gibi kelimelerle oyununu da sevdim.
Refik Halit Karay’ın ağızda leziz tadlar ve nefis rayihalar bırakan buzlu bir nar şerbetini hatırlatan o duru Türkçesini de sevdim.
O kıyısı bucağı olmayan fikir ve his ummanının, o muhteşem Türkçenin son elli yılda nasıl kirletildiğini, nasıl derme-çatma, kırık dökük bir Esperanto haline getirildiğini görmenin derin ıstırabını yaşıyorum.
Türkçe bizim evimiz, vatanımızdır.
Dil bizim kültürümüzün bayrağı,.
Dil bizim varlığımızın, birliğimizin kaynağı...
Bu bayrak indirilir ve bu kaynak kurutulursa biz olmayız artık.

MİLLET OLMAZ ARTIK...

Sayın Genel Müdür,
Yanlış kullanılan her kelime, hatalı her ifâde, her uydurma kelime beni tepeden tırnağa ürpertiyor. İrfan kalemizden bir taşın daha yuvarlandığını hisseder gibi oluyorum. Bu mevzuda size yüzlerce sayfa yazmam, bu kelime kıtalinden binlerce misâl vermem mümkün...
Bakınız.. 7 kasım 1982 târihinde halkoyu ile kabul edilen 2709 sayılı
Anayasamızda Millet kelimesi var televizyon ulus diyor
Anayasamızda vatan kelimesi var televizyon yurt diyor
Anayasamızda Medeniyet kelimesi var televizyon uygarlık diyor
Anayasamızda inkılâp kelimesi var televizyon devrim diyor
Anayasamızda hayat kelimesi var televizyon yaşam diyor
Anayasamızda tabiat kelimesi var televizyon doğa diyor
Anayasamızda hürriyet kelimesi var televizyon özgürlük diyor
Anayasamızda daha böyle pek çok kelime mevcut. Müsaadenizle bir avuç örnek sunayım: Anayasada hâkim var, kanun var, tedbir var, seviye var, ihtiyaç var, faaliyet var, imkân var, tesbit var, teşebbüs var. Buna mukabil televizyonda spiker inatla, Israrla bunların yerine sırasiyle yargıç, yasa, önlem, düzey, gereksinim, etkinlik, olanak, saptamak, girişim diyor. Kabul etmemizin üzerinden on sene geçmemişken Anayasa değişti mi yoksa.
Anayasa değişmemişse nasıl oluyor da bu kelimeler durup dururken değişebiliyor?
Bir on sene sonra bu kelimeleri de yeniden değiştirecek miyiz?
Her on senede kelimeleri değişen bir dille gelecek nesillere seslenen bir şiir, bir roman, bir eser yazılabilir mi?
Burada çok önemli bir noktaya daha işaret etmek istiyorum. Televizyon haberlerinden, dizilerinden, filimlerinden, âdeta bir cüzzamlı gibi kovulan pek çok anlamsız kelimemiz var.. Bunlar hiç konuşulmuyor...
Bayrağımız gibi, Sakarya’mız gibi bizim olan kelimeler... Binlerce yıl bizimle yaşamış, bizimle hem-hâl olmuş, İstiklâl marşımıza, şiirimize, şarkılarımıza, dualarımıza girmiş sımsıcak kelimeler...
Bunların sadece bir düzinesini dikkatinize sunuyorum:
Allah, vatan, imân, ahlâk, fazilet, namus, haysiyet, ibâdet, şeref, mümin, merhamet, cehd, gayret, vs... vs...
Bizim millf kültürümüzün kilit taşı olan bu kelimeler yokedilir-ken, diğer taraftan batı dünyasından ne gelirse, kim gelirse hiç birine pasaport sorulmadan buyur ediliyor. Bu mirasyediliği gösteren spora, müziğe, sinemaya, modaya ait yüzlerce-binlerce kelime sıralamak mümkün... Buyurun:
Konser, kamera, prodüktör, panel, makyaj, turnuva, dekor, rekor, senaryo, kostüm, manken, reklam, podyum, koalisyon, magazin, antrenman vs... vs...
Bu kelimelere karşı olduğum sanılmasın.. Asla!. Bunları biz de kullanıyoruz.. Benim ifade etmek is-tediğim, nesillerin birbirleriyle anlaşamaz duruma gelmekte olduklardır.
Azerî edebiyatına bir çok eser hediye den Azerbaycanlı bir şâir dostum, türkçedeki bu kelime salatasına ve keşmekeşine hayretini belirtirken şöyle demişti:
"- Kültürün temeli olan kelimelerinizi nasıl tahrip ettiğinizi üzülerek müşahede ediyorum. Yetmiş sene kulaklarımız Türkiye radyolarında idi. Gittikçe gittikçe kelimeleriniz değişmeye başladı. Artık sizi anlayamaz olduk İmkân yerine olanak. Şart yerine koşul, nesil yerine kuşak diyorsunuz. Acaba diyorum, aramızda bir kültür birliği, bir his ortaklığı, bir gönül köprüsü kurulmasın diye mi yapılıyor bu?.. Bizi asırlar boyu birbirimizden ayıran duvarlar yıkılırken kelimelerden yeni duvarlar mı örülüyor?.."
Şâir dostumun sorusuna doğru dürüst, akla yatkın bir cevap veremedim.
Duygularımızın kalıbı kelimelerdir. Hâtıralarımızın cehiz sandığı kelimelerdir. Millî mefahirimizin muhafızı kelimelerdir. Nesillerin hafızası kelimelerdir.
VE NESİLLERİN HAFIZASI İLE OYNAMAK SON DERECE TEHLİKELİ VE NETAMELİ BİR OYUNDUR.
Bu tahrip, bu zevksizlik sadece kelimeleri bozmakla çarpıtmakla kalmıyor, kelimeleri birbirine bağlayan mantığı da bozuyorlar.
Müzisyen sayılan birinin televizyonda konuşmasından alınan bir cümle: "Bu dinletiden müthiş keyif alıyorum" Bir dil sürçmesidir deyip pek önemsemedim. Ama öyle değilmiş... Bu "keyif almak" tâbiri bir parola gibi, pıtırak gibi birden bire yaygınlaştı. Remrand’ın bir tablosundan keyif alanlar, Aband gölünün manzarasından keyif alanlar, midye tavasından keyif alanlar, filânın şiirinden keyif alanlar... Israrla üzerinde duruldu, ısrarla tekrarlandı.
Tâbirleri arzumuza, keyfimize göre kullanamayız. "Keyif sormak", "keyif vermek", "keyfince gitmek", "keyfi bozulmak", "keyif çatmak", "keyfi gelmek", "keyfi kaçmak", "keyfine bakmak", "keyfini bozmak", "keyfini çıkarmak" gibi tabirler vardır ama "keyif almak" diye bir tabir yoktur. Bunu söyleyenler elbette, sokaktaki adamın bile bilmesi gereken bu inceliğin farkındadırlar. Ama kelimeleri ve tâbirleri ile başka olduklarını etrafa duyurmaları lâzım... Bütün mesele bu...
Başka bir programda sunucu, şarkıcıya soruyor:
"Ne zamandan beri müzik yapıyorsunuz?"
Başka bir yerde "Panik yapma" cümlesi...
Sonra "sorun", bitmez tükenmez "sorun"
Anlaşmazlık yerine sorun,
Sıkıntı yerine sorun,
Vak’a yerine sorun,
Hâdise yerine sorun,
İhtilaf yerine sorun,
Maymuncuk gibi her fikir kapısına, her cümle yapısına bir "sorun"
Birbirinden farklı pek çok durumu veya ruh hâlini ifâde etmek için bir tek kelime kullanılırsa ve bu kelime de tuz gibi her cümlenin içine katılırsa lisan yoksullasın yoksullaşan bir dil fikri, hayâli, muhakemeyi boğar.
Kimsenin Türk dilini bu hâle düşürmeye hakkı yoktur.
Türkçe aşiret dili değildir.
Türkçe yaz-boz tahtası değildir.
Türkçe ideolojilere teslim edilmemelidir.
Bu hassas, bu hayati mevzuda daha fazla bir şey söylemek istemiyorum.
Sayın Genel Müdür,
Dost acı söyler, derler. Ben yine de acı söylememeğe, hatalı gördüğüm bazı noktalan açıkça göstererek sizi ikaza çalıştım.
Sizin fikir kumaşınızın halis ipekten dokunduğunu, sanatkâr mizacınız dolayısiyle Türk diline, Türk târihine samimi bağlılığınızı biliyorum.
Bu sebeple, başımızı öne eğmeden, yüzümüz kızarmadan, zevkle seyredebileceğimiz rahat, nefis, temiz bir türkçe konuşan programlar hazırlamaya gayret edeceğinize ve bunu başaracağınıza ümidimi hiç kaybetmedim.
Bu ümidin sıcaklığı içinde, sizi hürmetle, muhabbetle selâmlan sağlıklar dilerim aziz efendim.