Makale

Türkiyeye Açılan Pencere Esir Türk İlleri

200 MİLYONLUK Türk DÜNYASININ GOZU ÜZERİMİZDE. BİZE UZANAN 0 ELİ TUTMAK TARİHİ GÖREVİMİZ..

Vatanı görmeğe emânım yoh menim, Bu nice vatandır?
………………..
Men ise,
Vatandan - Vatana bahıram...

Bahtiyar VAHAPZADE

Türkiye’ye açılan pencere ESİR TÜRK İLLERİ

ÜLKEMİZ dışında kalan ’ve sayıları 200 milyona yaklaşan "Esir
Türk İlleri", Doğu Bloku’ndaki çözülmeye paralel olarak, kültürel. İstiklâllerini kazanmaya başladılar. 70 yıl boyunca baskı altında tutulan, kimlikleri inkâr edilen-, yazı ve alfabeleri değiştirilen-, camileri kapatılan, ibadetlerine mani olunan-, Tuna havzasından Amu Derya ve Çin içerilerine kadar uzanan dünyaya yayılan bu 200 milyonluk soydaş kitlesi, şimdi yönünü Türkiye’ye dönmüş, kültürel bütünleşme için elimizin uzanmasını beklemektedir.
Konu ile ilgili olarak, ülkemiz ile esir Türk illeri arasında, daha şimdiden bir kültür köprüsü kuran "TÜRK DÜNYASI ARAŞTIRMALARI VAKFI" Başkanı Prof. Dr. Turan YAZGAN’la arkadaşımız Dilâver AYDIN görüştü:


"Türk dünyası, zengin tabiî kaynakların bulunduğu bölgeler. Onun için sömürüldüler..

Sayın Turan YAZGAN, Sovyetlerde ve ona bağlı olarak Doğu Bloku’nda önemli gelişmeler oldu. Adı Glastnost ve Perestroika olarak konulan bu değişikliklerde, Tuna’dan Hazara, oradan Ortaasya’ya kadar uzanan topraklarda yaşayan Türk nüfusun bir rolü oldu mu?
O Türkler, bu politikaların ilân edilmesinde başlıca faktörlerden biri.. Zira Türkler, Sovyetler Birliği sınırlan içerisinde büyük bir nüfus kitlesi.. Yaklaşık en az 100 milyon kadar.. Bu büyük nüfus kitlesi, de-ğişikliklerde birinci derecede rol oynayan faktör. Tabii, Türklerle birlikte. Komünist rejim altında yaşayan diğer milletlerin de rolü var.. Büyük ölçüde var.
Sovyetlerdeki bu politikalar tepeden verilmiş bir hak (bir lütuf) gibi görülür. Öyle değildir. Aslında tabandan gelen baskının sonunda verilmiş, akıllıca bir karar, politikadır. Yoksa çok sarsıcı patlamalar olabilirdi.
Sayın Hocam, önce şu "sayı" problemi üzerinde dursak. Değişik rakamlar veriliyor, ü/kemiz dışında ne kadar soydaş nüfus yaşıyor, rakamlandırabilir misiniz?
Rakamları bilerek yanlış, düşük veriyorlar 1921-22’lerde Sovyetler Birliği sınırları içerisinde 30 milyon Türk’ten bahsediyorlardı, Sovyet idareciler. Biz o zaman 12 milyon idik. Bugün 60 milyonuz. 5 katı.. Nüfus artışı o bölgelerde bizden çok fazla. Bugün de öyle.. 3-5 çocuklu Türk aile zor bulursunuz, zaten teşvik te ediyorlar nüfus artışını.. 4 çocuktan sonra anneye maaş bağlıyorlar, 10 çocuktan sonra "Kahraman ana" nişanı takıyorlar, teşvik ediyorlar, zira çalışacak nüfus istiyorlar. Şimdi sayıya dönelim: Bizim kadar arttıklarını kabul etsek bile (30x5=) 150 milyon eder. Katliâm, şu, bu da desek, sadece Sovyetlerde 100 milyonun üzerinde Türk nüfusu var. Çin’de 30 milyonun üstünde var. İran’da 25 milyon.. Afganistan, Pakistan’ın kuzey kısımları, Irak, Suriye, Kıbns, Mısır, Batı Trakya, Yugoslavya, Romanya, Bulgaristan, Arnavutluk, tabiî buralarda da milyonlarca Türk var. Dolayısıyla, Türkiye ile birlikte rahatlıkla 250 milyon diyebilirsiniz.
Sayın Hocam, bir önem/i ve merak edilen soru.- Bu, yaklaşık 200 milyonluk Müslüman-Tü’rk nüfus, (daha çok Sovyet-Çin-Balkanları kasdediyorum, 150 milyon diye/im) Türklük/erini, Müslümanlıklarını muhafaza edebilmişler mi? Demirperde baskısı alünda, kimliklerini bu güne nasıl taşımışlar?
Tabiî merak, hayret konusu.. Türklükleri kavî, Müslüman olma şuurları sağlam.. Hayret edersiniz... Bizden sağlam. "Dinî kıblemiz Kabe, millî-siyasî istikametimiz Türkiye" diyorlar. Bizi "Baba", "Ağabey" biliyorlar. Bakü’ye ilk uçuşumuzu hatırlarım: 160 kişi idik. Tarih: 12 Kasım 1989.. İlk doğrudan temasımız idi. Gece çok geç saatlerde indik. Türkiye’den bir uçak dolusu adamın geleceğini duyan Azeriler Bakü Havaalanı’na sökün etmişler. 100 bini aşkın insan, geç saatlere kadar, dağılmadan, inatla beklemişler. İndiğimizde hiçbirimizin ayağı yere değmedi.. Saatlerce omuzlarda taşındık. Ağlaş-tık, bağırdık, haykırdık. Kurbanlar kestiler, dualar, ilâhilerle, "Türkiye Türkiye" nidalarıyla yer-gök inledi.
Günlerce kendimize gelemedik. Bu coşku yaşanmadan bilinmez. 70 yıllık hasretin kucaklaşmasıydı bul.
Beni hâlâ duygulandıran bir başka hadise:
Bir Tatar Milletvekili geldi, misafirimiz. İstanbul’u gezdirdik. Ankara’ya götürdük. Sizin Kocatepe Camii’nde Cuma namazı kıldık. Kocatepe’nin o muhteşem cuma kalabalığını görünce şaşırdı, kendinden geçti. Bir genç adam.. Beklemezsiniz ummazsınız. Kalabalığın topluca secdeye varışı, topluca kıyama kalkışı, farkettim, biteviye ağlıyordu..
Bir başka örnek.. Sordunuz diye söylüyorum: Kazan’dan iki misafirimiz vardı: Fevziye Bayram Hanı-mefendi, Renat Muhammed Beyefendi.. Süleymaniye’de "Dafüz-Ziyafe"de ağırladık. Akşam yemeğinde.. Bizim oradan Süleymaniye Camii’nin minareleri çok hoş görünür, üstelik bir de aydınlatılmış. Agaçlann arasından, göklere yükselen ruh gibi ince, manalı.. Kantoca bu manevî manzaraya daldılar. 10 dakika yerlerinden kıpırdatamadık..
Tabiî bunlar, 3 çeyrek yüzyıllık veya asırlık hasretin ifadesi.. Bir yandan da, Türk olmanın, Müslüman kalmanın tezahürleri.. Kendilerini asla kaybetmemişler.
Peki Hocam, baskı olmadı mı bunlara? Biz duyduk, öğrendik ki, yakında yaşadığımız Bulgaristan örneğinde olduğu gibi, Sovyetlerde de canhıraş baskılar, zulümler oldu. Dışarıya su sızdırmaz, hava sız-dırmaz, haber sızdırmaz 70 yıllık bir tecrid.. Bugüne nasıl ulaşıldı?
Baskı tabi oldu. 70 yıl birbirlerinden ayrılarak, birbirleriyle temasları engellenerek, Türkiye ile aralarına demirperde gerilerek, isimleri değiştirilerek, alfabeleri ayrılarak, bir ağır baskı dönemi oldu. ve çok ağır çalışma şartları.. Hâlâ.. Meselâ Özbekistan’da çalışma şartları o derece ağır, gaddar, çirkin ki, şu anda dünyada en çok ölü çocuk doğuran kadın, maalesef Özbekistan’da yaşayan Türk analarıdır. Siyah derililer dahil, böyle bir kötü hayat şartı hiçbir yerde yok.
Kazakistan’da fecaat daha farklı.-Orada, yalnız Türk bölgelerinde atom denemeleri yapılıyor. Bu de-nemelerin meçhul sonuçlarına maruz kalan Türk soyu dört-beş nesil geleceği itibariyle karanlık. Beden ve ruh bütünlüğünden mahrum dört-beş nesil., ve bunun sosyal, iktisadî, insanî sonuçlanna katlanacaklar..
Şimdi bunlar maddî baskılar.. Bir de manevî-kültürel baskılar var tabiî. Sizin asıl maksadınız da o.. Stalin döneminin, daha öncesinin ve sonrasının zulümleri malûm. Sadece Türklere değil, Sovyetlerde çok sayıda değişik etnik kökenli toplum yaşıyor. Hepsine.. Hatta kendi soydaşlarına.. Bu bir dönemdi, geçti.. Dinsizlik propagandası serbest idi de, dini-manevî telkin yasaktı. Din, kültür, edebiyat, sanat üst yapı kurumlan idi. Materyalist-Ateist bir eğitim, resmî politika idi. Düşününüz, bir Buhara, Semerkant, Fergana, Merğınan, kadîm Müslüman - Türk yurtlan.. Ve Taşkent, Kazan, Almaata, Batum, Bakü.. Ayakta, işleyen kaç cami var? Özbekistan şehirleri Taşkent ve Semerkant’taki 2 göstermelik dinî okul dışında, 100 milyonluk Türk irfanına cevap veren bir tek okul var mı? Yok.
Peki, bu yokluklarla, millî kimliklerini nasıl muhafaza ettiler? "Millet" olma seviyesine ulaşmak kolay değil. Bir toplum millet haline gelmişse, artık o toplumu millî kimliğinden koparmak ta kolay değil..
Sayın Hocam, Türk dünyasın/n biraz da coğrafyasına, tabiî cevher ve zenginliklerine göz atsak.. Zira dıştan gelen taarruz ve hakimiyet arzusu, biraz da bu doğal zenginliklere tamahen oluyor.
Tarih boyunca Türkler, dünyanın en önemli, en kritik hammaddelerinin bulunduğu kaynakların içinde ve dibinde yerleşmişlerdir.
Azerbaycan Sovyetlere yılda 2 milyar dolar pozitif bakiye verir. 2 milyar dolar karşılıksız aktarma.
Tataristan’ın başkenti Kazan’da dünyanın en bol petrolü üretilir. Bugüne kadar 100 küsur milyar ton petrol vermiştir Kazan..
Özbekistan’ın zerefşan vadisi her gün bir uçak dolusu altını Moskova’ya gönderen bir bölgedir.
Uranyum gibi, asrımızın en kritik maddeleri tamamiyle Türk bölgelerindedir. Pamuk ta öyle.. Sovyet-lerde ve Çin’de.. Kerkük Musul Iran hep aynı.. Buralardaki petrol bölgeleri, Türk bölgeleri..
Sayın Yazgan.’. Bu bölgelerle "yakınlaşma" deyince neyi anlıyoruz? Siyasî mi ekonomik mi, kültürel mi, nasıl bir yakınlaşma?
Önce "İnsanî" yaklaşım. Bunlar bizim soydaşımız, akrabamız.. Peşinden kültürel ve giderek iktisadî dayanışma.. Kesinlikle bir siyasî birlik vb. kastım yok Olmayacak işlerin peşine de düşmemek lâzım. İstila, işgal devirleri geçti artık Şimdi insanî, akılcı, karşılıklı çıkar ve fayda, dostluk yakınlık ve dayanışma.. Gönül yakınlığının kültürel alışverişe, iktisadî alışverişe dönüşmesi.. Yani bu tarihi yakınlık, aktüel işbirliğine dönüşsün.. Yoksa adavet (düşmanlık), kavgayı davet etmek olur.
Peki Sayın Yazgan Hocam, bugüne kadar neler yaptınız, neler yapmayı plânlıyor, umuyorsunuz?
Türk bölgelerinde ciddî bir uyanış var. Azerbaycan’da "Halk Cephesi Hareketi"; Özbekistan’da "Birlik-Erk Hareketi", Kazakistan’da "Azatlık Hareketi"., gibi
Milli ittifak hareketleri var. Yönleri Türkiye’ye, beklentileri Türkiye’den.. Kendi aralarında da topla-nıyorlar. Meselâ Kazan’da "Şark Halkları Kurultayı" toplanıyor. Aynı kurultayın ilki Moskova’da yapıldı.
Sovyet Havayolları Azerbaycan-İstanbul arasında seferlere başladı. 13 Marttan itibaren de Türk Ha-vayolları başlayacak
Dağınık bölgelerde değişik alfabeler kullanılıyor. Türkiye ile alfabe birliğine gidilmesi gündemde..
Ocak 1990’da bir Azerbaycan Şöleni düzenledik Burada resim, halı, kitap, müzik aletleri sergilerini bir arada gerçekleştirdik
Azerbaycan’da bir Türk dünyası mağazası açtık Kitaplarımız, dergilerimiz sergileniyor. Bir kültür pen-ceresi açtık
Önümüzdeki günlerde bir âli mektebimiz açılacak Sevk ve İdarecilik Yüksek Okulu.. Pazar iktisa-diyatına onları uydurmak için..
Peşinden bir Türk Lisesi açacağız. İlkokul birden başlayarak lise sona kadar eğitim verecek inşallah..
Kazakistan’da da keza bir Türk mektebi açılacak Yeri alındı, çalışmalar sürüyor.
Kazan’da bir Türk kültür merkezi açılacak Bir kültür penceresi de oraya açılacak.
Kazakistan’ın Başkenti Almaata’da bir ipek yolu vakfı kuruldu. Anadolu üzerinden Hindistan’a, Kı-nm üzerinden Doğu Avrupa’ya, Mısır-lskenderiye üzerinden Akdeniz ülkelerine ve Avrupa’ya uzanan ipek-baharat yolunun bir banş yolu, kardeşlik yolu, insanlık yolu olması amaçlanıyor. Bu çalışmanın içinde şu anda Kazakistan’da 4 ayrı kuruluş van Kazak Plastik Sanatlar Birliği, Demiryolu İşletmesi, Kazak İpek Yolu Estetik Merkezi, Kazakistan İktisadî Koordinasyon Birliği,
Türk İş adamları Kazakistan’a ulaştılar. Azerbaycan’a ulaşanlar. Yatırım projeleri üzerinde çalışıyorlar. Meselâ Azerbaycan’da bir mobilya fabrikası kuruldu. Tuğla fabrikası kurulacak. Tekstil işine el atmak isteyen, bir iplik fabrikasını, yatay dikey tesislerini kurmak isteyen arkadaşlar var.
Baküye 60 telefon hattı götürdük, kurulmak üzere. Şu anda Moskova aracılığı ile konuşuluyor. Kuruluş tamamlandığında doğrudan görüşebileceğiz.
Bakü’de konsolosluk açılması çalışmaları sürüyor.
Bir de Nahcıvan Kapısı meselesi var. Bir kapı da oradan açmak istiyoruz.
Dini kitaplar istiyorlar. Başta Kuran-ı Kerim . Diyanet İşleri Başkanımıza bu istekleri intikal ettirdik. O’nun kendisinin de çok yakın, sıcak irtibatları ve yaklaşımları var. Türkiye Diyanet Vakfı’nın da desteği ile Türk yurtlarında cami yapımı, kültür merkezleri açılması, matbaa kurulması girişimleri mevcut Ayrıca din eğitimi okullarında öğrenci okutulması meselesi. Sn. Yazıcıoglu’nun çok iyiniyetli yaklaşımları var.
Bir de bunlar için galiba, Türk kamuoyu nezdinde yardım kampanyası projesi var. Diyanetin özellikle cami, matbaa, kitap-yayın ve öğrenci işi çok önemli.
Bakü’de halen 5 yeni cami faaliyete geçti. Bunlar daha önce depo idi, sanat galerisi idi, maksadının dışında kullanılıyordu. Şu anda 5i de ibadete açıldı. Tabiî daha çok cami ihtiyacı ve isteği var. Azer-baycan’da, Kazakistan’da... her yerde...
Bu konuda devletin bir katkısı var mı?
Olmaz mı? Biz bütün bunları Türkiye Cumhuriyeti Devletinin şemsiyesi, himayesi altında yapıyoruz. Devlet olmazsa hiçbir şey olmaz Devlet izin veriyor, teşvik ediyor, destekliyor.
Bir yerde bu Türk Devleti’nin vazifesi.. Zira Türkiye Cumhuriyeti, 250 milyonluk Türk dünyası içeri-sinde tek müstakil Turk devleti. Dediğim gibi "Ağabey" devlet.. Türk dünyasında herkesin gözü, morali, Türkiye...
Bu şuur Türkiye’de gelişmeye başladı. Hatta İslâm dünyası için de öyle.. En çok din eğitimi müessesi, İmam-Hatip Lisesi İlahiyat Fakültesi; en çok cami, en çok dinî yayın, en çok din personeli, öyle değil mi, Türkiye’de.. Biz bunlarda da İslâm ve Türk-İslam dünyasına örnek ülkeyiz.
Sayın Turan YAZGAN, çok duygulu, objektif, ilmî, rasyonel bilgiler verdiniz, camiamız adına teşekkür ediyorum.

Sorumluluğumuz

Ekim 1917 ihtilali gerçekleştirildiği sırada Rusya İmparatorluğunda 26.000 cami, binlerce dini okul ve bu kurumların faaliyetlerini sürdürmelerini temin için kurulan çok sayıda vakıf mevcuttu. 1982yılına gelindiğinde bu vakıfların tamamının kamulaştırdığını; idarelerinin Müslümanların elinden alındığını; bütün ülke genelinde sadece 450 kadar caminin faaliyetine müsaade edildiğini, din adamı ihtiyacını karşılamak için yüzlerce dini okula ihtiyaç duyulurken, yalnızca iki medresenin öğretimine devam etmesine izin verildiğini görüyoruz. Bütün bunlara ilâveten islâm Dünyası’yla teması da kesilen Rusya’daki Müslümanlar, hac ibadetini yerine getirmekte aşılması zor engellerle karşılaşıyorlar ve her yıl sadece 30 kişiye bu amaçla izin veriliyordu. Dini literatürün varlığından bahsetmek kesinlikle mümkün değildi. Öyle ki, 1917İhtilali’nd6n beri Kur’anı-ı Kerimin herhangi bir lehçede ne mealine ve ne de tefsirine kesinlikle izin verilmedi.
Sovyetler Birliği’nde bulunan Müslüman soydaşlarımız, kökü tâ Çarlık Rusyası’na dayanan ve son 65 yılda şiddetini gittikçe artıran baskılara ve propagandaya maruz kalmışlardır.
Bu süre içerisinde din adamı, dinî literatür eksikliği ve sindirme politikaları sebebiyle ibadetlerini gerektiği gibi yerine getirememişler, çocuklarını çoğunlukla kulaktan dolma ve pek de sıhhatli olmayan dini bilgilerle yetiştirmeye çalışmışlardır. Kısacası bu insanların dini yaşantılarında büyük bir boşluk meydana gelmiştir. Bu boşluğun doldurulması gerekmektedir.
Dini ve dili bizimle aynı olan bu insanlar, her hususta olduğu gibi dinî ihtiyaçlarının karşılanmasında da Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nden destek beklemektedirler. Dine susamış Müslüman soydaşlarımızın susuzluğunu gidermek, onları bu konuda yalnız bırakmamak, en azından kendi kendilerine yeter hale gelinceye kadar desteklemek, hem millî ve hem de dini bir sorumluluk olsa gerek.
Şemsettin ULUSAL