Makale

HZ. PEYGAMBER (S.A.V.) 'İN KİSRÂ'YA GÖNDERDİĞİ MEKTUBUN ASLI

HZ. PEYGAMBER (S.A.V.) ’İN KİSRÂ’YA GÖNDERDİĞİ MEKTUBUN ASLI

Yazan:

Prof. Dr. Muhammed HAMİDULLAH

Çeviren; Muharrem ŞEN

(Geçen sayıdan devam)

Bir gün orada Sahâbelerinden bir gruba şöyle söyledi[1]: Size bir vazife vereceğim; İsâ (A.S.) havâ­ilerini, dînini va’zetsinler diye çe­şitli memleketlere göndermek iste­yince, havariler İsâ (A.$.)’ya karşı gelmişlerdir. Siz de onlar gibi ba­na karşı gelmeyiniz. Havariler, gi­decekleri memleketlerin konuştuk­ları dilleri bilmediklerini bahane ederek özür dilediler; bununla be­raber İsâ (A.S.) Allah’a duâ etti ve bunun üzerine havarileri de mu’cîzevî bir şekilde gidecekleri memle­ketlerin dillerini öğrendiler[2]. Hz Muhammed (S.A.V.) bu hikâyeyi naklettikten sonra, Sahâbelerinden bir kısmını, İran, Bizans, Habeşistan, Mısır vs, gibi komşu memleketlerin hükümdarlarına, İslâmiyeti yaymak gayesiyle hazırladığı mektuplarını götürmekle vazifelendirdi.

Daha önce birçok defa Sâsânî İmparatorluğunu ziyaret etmiş ol­ması[3] ve İran’a giden birçok Arap, meselâ el-Mugîre ibn-i Şu’be[4] gibi, Şüphesiz biraz Farsça konuşması se­bebiyle, İran için Abdullah ibn-i Hüzâfe es-Sehmî’yi seçti. Çok tatbi­katçı olan Hz, Muhammed (S.A.V.) ona, Doğu Arabistan’da bulunan Bahreyn’deki (bugünkü ismi el-Hasâ’dır ve o zaman Üval denilen Bahreyn adası değildir) İran Vâfisine gitmesi için talimat verdi; mektubu Medâin’deki İmparator­luk sarayına götürmek ve takdîm etmekle görevlendirilen, bu validir.

Müslüman târihçilerin söyle­diklerine göre, İmparator mektûbu okuttu (ve tercüme ettirdi). Mek­tup, "Allâh’ın Resulü Muhammed’den, İranlıların büyük şefi Kisrâ’ya..." kelimeleriyle başladığı için, isminin ikinci olarak yazılmasına ta­hammül edemiyerek mektubu yırt­tı (şakka) ve şöyle bağırdı: O be­nim kölem olduğu halde, bana bu şekilde nasıl yazabilir?

Bu tafsilâtı derinleştirmeden önce bu işle alâkalı bir olayı kay­dedelim. Et-Taberî[5] İbn-i İshâk’ı zikrederek, Yezîd İbn-i Ebû Habîb’e göre (et-Taberî râvîler zincirini vermiyor) imparatorun, Yemen’deki vâlisi Bâzân’a mektup yazdığını, "Hicaz’da ortaya çıkan bu adama" —Kisrâ’nın huzûruna getirmek ü­zere— iki ulak göndermesini em­rettiğini belirtir. Hz. Peygamber, huzura kabûl edildikleri sırada, bu İranlı - Yemenli ulaklara şöyle der: Allah’ın takdîr-î ilâhîsine göre Ve­liaht Şîrûye’nin İmparatoru falan ayda, falan târihte ve falan saatte öldürdüğü bana vahyedilmiştir. El-Vâkıdî şöyle tasrîh ediyor: Salı ge­cesi, Hicrî 7. senesinin Cumâde’l-ûlâ ayında 10 gece geçince, geceyi (= gece yarısını) altı saat geçtik­ten sonra, Hz. Peygamber sözleri­ne şöyle devam etti: Dînim ve nü­fuzum tâ Kisrâ’nın kırallığının yayıl­dığı yere kadar yayılacaktır. Sizi gönderene ( — Yemen Valisine) şu sözlerimi naklediniz: "Eğer İslâm’ı kabûl edersen, seni Esnâ’lardan (Güney Arabistan’da yerleşmiş İranlılar) teşekkül etmiş olan kavmine kıral yapacağım." Delegeler Yemen’e döndüler ve Hz. Peygamber’in kendilerine söylediği sözleri Bâ­zân’a naklettiler. Az müddet sonra Veliaht Şîrûye’nin babasını öldür­düğü haberi geldi; Şîrûye iktidâra geldiğini Bâzân’a bildirerek, yeni bir habere kadar bu adama (Hz. Peygamber ’S.A.V.’e) artık hiçbir şey yapılmamasını emrediyordu. Bâzân ve Yemen’de ikâmet etmek­te olan İranlılar, İslâm’ı işte bu yüz­den kabûl etmişlerdir.

Bu hususta İslâm vakayiname­lerinde (chroniqiles) kaydedilmiş başka târihler mevcuttur: Meselâ et-Taberî[6] Ikrime’nin rivâyetini zik­rediyor; bu rivayete göre, İbrevizin katledilmesi haberi, Hz. Peygam­bere Hudeybiye günü ulaşmıştır. Ebû Nuaym’ın ifâdesine göre[7]: "Hudeybiye muâhedesinin yapıldı­ğı gün, İranlılar Bizanslılar tarafın­dan yenilmişlerdir."

Genellikle kabûl edilen krono­lojiye göre, bu Hudeybiye muahe­desi Hicret’in 6. yılının 11. ayında (Zi’l-ka’de) olmuştur (628 yılının 12 Martla 11 Nisan arası). Ebû Yû­suf[8], Hz. Peygamber’in Hudeybiye için Ramazan ayında (14 Ocak, 12 Şubat 628) yola çıkmış olduğunu teyid etmektedir. İbn-i Kesîr[9] de Ürve’nin teyid ettiği târihi, yâni mütârekenin bilfiil Şevval ayında (12 Şubat, 11 Nisan 628) olduğu­nu naklediyor. El-Vâkıdî’nin, İmparatorun ölümü olarak belirttiği 7. Hicrî 10 Cumâde’l, 26 Eylül 628’e tekâbül eder. Heraklius’un kendi oğluna hitaben yazdığı mektuba göre, İran İmparatorunun kailine dâir haberin, 27 Şubat 628’de atın­mış olduğunu daha önce belirttik.

Bu târihleri uzlaştırma imkânı var mıdır? Hz. Peygamber (S.A.V.) in mektup gönderdiği şahsın adı doğrudan doğruya bu mes’eleye bağlıdır.

İlâve ay usûlünün Hicret’in 10. senesinde Hz, Peygamber tarafın­dan kaldırıldığını ve o sene, ay ilâ­vesi yapılanla ay ilâvesi yapıl­mayan senelerin yeniden aynı zamâna tesadüf ettiklerini bili­yoruz. Şâyet bu ilâvenin biri Hic­rî 9. senenin sonunda olmuşsa, di­ğeri 6. yılın sonunda, bir diğeri de 3. yılın sonunda olmalıdır. Bu du­rumda, Hicret’in 6. senesinde (el- Hudeybiye senesinde) ortaya çıkan zaman farkı iki aydır. Mekkelilerin Zilka’de (11. ay) dedikleri aya, di­ğerleri Ramazan (9. ay) diyorlardı. Eğer Ebû Yûsuf Hz. Peygamber’in Medine’yi Ramazan’da terkettiğini söylüyorsa, eğer Urve mütârekenin Şevval’de (10. ay) olduğunu teyid ediyorsa ve eğer vak’ânüvislerin[10] çoğu bunun Zilka’de’de vuku’ bul­duğunu ileri sürüyorlarsa, kesin olarak belirtelim ki, bunların hiçbi­rinde hiçbir tenâkuz mevcut değildir. Her şey zamânı hesaplama (tak­vim düzenleme) metoduna bağlıdır; yâni ilk râvî hesâbını yapar­ken Mekke çağını mı, yoksa Medîne çağını mı nazar-ı i’tibâra almış­tır?

Heraklius’un mektûbuna, "Gran­de Ancyclopedie"nin[11] belirttiğine göre, pek güvenilir biri olmayan, tenkit yönü bulunmayan ve önemli bir husus olan tarafsızlığa yanaş­mayan Theophane tarafından da zikredilse, bir öncelik tanınabilir. Müslüman vak’ânüvislerin bütünü, İslâm’a davet mektuplarının el-Hudeybîye’den sonra gönderildiğini söylemek hususunda mutabıktırlar. Şayet İranlıların bozguna uğraması, Urve’ye göre 628 târihînde vuku’ bulan el-Hudeybiye Anlaşması sı­rasında olmuşsa —fakat sâdece Ninova bozgununu düşünmemek gerek—, Hz. Peygamber’in, yenilmiş ve moralman çökmüş olan İmpara­tor İbreviz’e derhal bir mektup göndermiş olması da imkân hârici değildir. Fakat İmparatorun ölüm haberi el-Hudeybiye’ye şâyet Şu­bat veya Mart ayında gelmişse, bu rîvâyet de yalan olmayacaktır; fa­kat bu durumda Hz. Peygamber mektûbu İbrevîz’e değil de, onun halefine göndermiş olacaktır. Şu halde Yemen’deki Ebnâ’ların İslâ­miyet’i kabûl etmesinin sebebi ola­rak söylenen mu’cizeye dâir hikâ­yenin, meselâ ulaklardan birinin âîlesi olan ve atasının Medine’yi zîyâreti sırasında Hz. Peygamber’den bir hediye almasıyla gurur duyan Harhussa tarafından uydurulmuş bir hikâye olarak reddedilmesi ge­rekecekti, Mu’cizeler, peygamber­ler için yapılması imkânsız olan şey­ler değildir. Şunu da belirtelim ki, et-Taberî, Târih kitabında iki riva­yetten, yâni mu’cizeden ve İbrevizin katli haberinin Hz. Peygamber’e, daha önce, el-Hudeybiye’deyken geldiğinden bahsediyor. Fakat aynı yazar Kur’an tefsirinde mu’cize rivâyetinden yeniden bahsetmiyor, sâdece daha umûmî olan diğer ri­vayeti kaydediyor.

El-Vâkıdî’ye gelince, bu büyük âlim, matematik-astronomi ile ilgili ilâve ay mes’elesinden bîhaber gö­rünmektedir. Hattâ (Muharrem a­yında başlayan) Hicret çağı ile, üç ay daha sonra, yâni Rebî’ül-evvel ayında vuku’ bulan Hz, Peygam­berin Hicreti arasındaki farkı nazar-ı i’tibâra almamaktadır. Hicret çağı ile Hz. Peygamberin Hicreti arasındaki üç aylık fark gibi, Mekke çağı ile Medîne çağı arasındaki zaman farkı nazar-ı i’tibâra alınırsa, belki de o zaman el-Vâkidî’nin İbreviz’in katlinin tâ­rihi olarak verdiği beşinci ayı (Cumâde’l-ûlâ) îzâh etmek mümkün­dür. Fakat dîne hürmeti olmayan­lar için hiçbir şey kutsal değildir ve el-Vakıdî’nin —i’timâda lâyık san­dığı, fakat böyle bir şeye lâyık ol­mayan râvîlerden gelen— çok te­ferruatlı te’yîdi reddedilebilir.

Mektubun Metni:

Belgeyi muhâfaza eden vakayinamelerde ki değişiklikleri de or­taya koyarak, yeni keşfedilen bel­genin metnini nasıl çözdüğümüzü burada göstereceğiz:

Tercüme:

Rahman ve Rahîm olan Allâh’ın adı ile, Allâh’ın kulu ve Resûlü Muhammed’den İranlıların büyük şefi Kisrâ’ya. Hidâyete ıttibâ’ edene, Allâh’a ve Resûlü’ne inanana, eşi ve şerîki olmayan Allah’tan başka ilâh olmadığına, Muhammed’in O’nun kulu ve Resûlü olduğuna şahadet edene selâm olsun! Seni İslâm’ın bütün çağırışı ile çağırıyorum[12]; zîrâ ben yaşayan herkesi uyarmak ve kâfirlere karşı Allah’ın sözünü yerine getirmek için, bütün insanların nezdinde Allah’ın Rasûlü’yüm. Öy­leyse İslâm’ı kabul et, selâmet bu­lacaksın; eğer reddedersen, o za­man Mecûsîlerin günâhı senin üze­rine olacaktır.

Mühür

(Allah /ın Resulü / Muhammed)

Bu metin, klâsik yazarların büyük bir kısmı tarafından nakle­dilmiştir.[13] Vesikada kullanılan te­rimler bakımından bu kaynaklarda bâzı değişiklikler vardır ve orijinal­de bu değişikliklerin bâzı yenileri­ne rastlarız.

Bu farklı şekiller, metnin muh­teviyatında hiçbir değişiklik yapma­dan, eski yazarların bâzı yerlerde, metni harfi harfine nakletmekten ziyâde ma’nâyı nakletmekle yetin­diklerini gösterir. Sebep olarak, ori­jinal mektubun gitmiş olması ve İs­lâm konsolosluğunda (Kançılarlı­ğında) bir nüshasının saklanmamış olması görünüyor.

Mühür izine gelince, Mr. Müneccîd’e göre, ikinci satırda sadece R harfi görülmektedir; fakat kame­ranın merceği, Mr. Henri Pharaon’un lütfettiği fotoğraf üzerinde, pek kuvvetli bir şekilde olmasa da "Resûl" kelimesini ihtiva eden ikinci satırın tümünü meydana çıkarmaktadır. Târihçiler bu mührün tam metnini çok iyi bilmektedirler: Bu, ya metin hâlinde, ya da Kelime-i Tevhîd’i ihtiva ettiği ifâde edilerek belirtilmektedir,

O halde bu hususta hepsi mutâbık görünüyor. Fakat bu belge mevsuk bir belge midir?

Onu, önce paleografik açıdan İnceleyelim. Mektubun aslında, bu­gün kullanılmakta olan harekelerin mevcut olmadığını da kaydedelim. Pek önemli olmayan bu husûsiyet bir tarafa —zîrâ bu daha önceden bilinmektedir— göze çarpan bâzı hususlar vardır.

Halledilmesi gereken başka mes’eleler varsa da benimle ilgili değildir. Meselâ, vesika enfra-ruj ışınlarına tabi’ tutulsaydı, vesika­daki yazıdan farklı olan yazı şekil­lerinin (bilhassa sondaki H ve F’nîn), kaybolan harflerin yerine ye­nisinin yazılmasından hâsıl olup ol­madığı belki de meydana çıkarıla­bilecekti. Yine aynı şekilde bu işin mütehassısları parşömenin hangi çağa âit olduğu hususunda, vesîkanın orijinali sayesinde daha iyi bir hükme varabileceklerdi.

Neticeler:

Bu kıymetli vesîka hakkında belki de bir gün daha çok bilgi sâhibi olacağız. Bugünkü durumda yırtık izi, mühür izi, yazının büyük bir kısmının çok eski nitelikte ol­ması ve metnin klâsik yazarların metniyle olan uygunluğu gibi eli­mizdeki mevcut bilgiler, bizi şimdilik de olsa bu vesîkanın mevsukluğuna inandırıyor.

Şüphesiz can sıkıcı olaylar var­dır. Sâdece bahsettiğimiz tuhaf ya­zı şekilleri değil, Hz. Peygamberce âit orijinal 4 mektûbun 3’ünün Şam’dan gelmesi olayı da bizi düşündürmektedir. Bu vesîka başlan­gıçta Şam’da satın alındı; el-Munzir’e yazılan mektuptan ZDMG’nin muhabiri haberdar olduğu zaman, (aynı şahsa gönderilen bir orijina­lin, bugün hâlâ Şam’da Kuvetli âilesinde bulunması olayı bir yana) bu mektup Şam’da bulunuyordu; JRAS’nin muhâbirinin te’yîdettiği gibi, Necâşî’ye yazılan mektup için de aynı şeyi söyleyeceğiz. Bunlar, asıl mes’elenin yanında halledilme­si güç şeylerdir.

Bununla berâber bir sahtekâr­lık mevzûubahis olduğunda, bunun yeni olması mümkün değildir. Şunu hatırlatalım ki, Fleischer gibi bir âlim el-Munzir’e gönderilen mektû­bun mâhiyetini çözememişti; Flei­scher, ZDMG’de bu mektûbun met­ninin hiçbir yerde mevcut olmadı­ğını te’yîd ediyor; bu durumda bir âlimden daha az bilgili olan bir kalpazan acabâ nasıl olur da metni te’mîn edebilir ve aslına uygun bir şekilde taklit edebilir?

İlk intibâ veya tepki mizaçlara göre çok farklı olur; fakat birbiriyle bağıntısı olmayan çeşitli araştır­malardan hâsıl olan neticeye ekseriyâ iltihak edilir. Şu birkaç satırın diğer ilim adamlarını, bu mes’ele husûsunda henüz anlaşılamıyan hu­susları meydana çıkarmaya teşvîk etmesini ümit edelim.

(Roma Üniversitesi, Estratto dalla

RIVISTA DEGLI STUDI ORIENTALI

"Scuola Orientale", Cilt XL)



[1] İbn-i Sa’d, l/ll, S. 19; İbn-i Hişâm, S. 971; Et-Taberî, Annales, I, 1560; İbn-i Abdü’l Hakem, Fütüh, Mısır, S. 45; vs.

[2] Bak. Markos İncili, XVI/17.

[3] Es-Suheylî, yuk. zikredilen eser, II, 253.

[4] Bk. et-Taberî, Annales, I, 2560.

[5] I, 1572-4, tafsilât için bk. "Le Prophete de l’lslam. I, 241 ve devamı" adlı eserime.

[6] , 1009; aynı yazar, tefsîr, XXI, 14.

[7] Delâilü’n-Nübüvve, s. 124.

[8] Kîtâbü’l-Harac, (Bulak baskısı) s. 28.

[9] EI-Bidâye, IV, 164.

[10] Vak’ânüvis: Zamanın olaylarını günü gününe kaydeden (Mütercim).

[11] Bk. Theophane.

[12] Arapça aslında: "Seni Allah’ın çağırışı ile çağırıyorum." (Mütercim).

[13] "Es-Vesâikü’s-Siyâsîyye" adlı eserimin 2. baskısı, N. 53’de şunları zik­rettim: et-Taberî, I, 1571-2; el-Kalkaşandî, Subhü’l-Aşâ, VI, 296 ve 376; ibn Tûlun, İ’lâmü’s-Sailîn, N. 3/5; el-Kastalani, Mevâhib, I, 291; el-Yâkûbî, II, 83; ez-Zeyle’î, Nasbü’r-Râye, ilâve, N. 9; el-Kazvînî, Müfidü’l-Ulûm ve Mübîdü’l-Humum, (el yaz­ması, Şehid Ali Paşa ve British Museum), N. 2; Ebû Nuaym, Delâilü’n-Nübüvve, s. 122; el-Ahdal, Nasrü’d-Dürerü’l-Maknûn fi fezâilü’l-Yemenu’l-Meymun (el yaz. Ye­men, Beytü’l-Fakih, şehir kadısında), s. 60; Ömerü’l-Mavsili, Vesîletü’l-Müteabbîdîn (el yaz. Bankipur), VIII, sah. n. 27/b; el-Halebi, İnsanü’l-Uyûn, III, 242 vs...