Makale

RENAN MÜDAFAANÂMESİ

KİTAP TANITIMI

İSLÂMİYET İLERLEMEYE ENGEL Mİ?
CEVABINI BİR KEZ DE N.KEMAL’DEN OKUYALIM...

İ. Seyyid AVUKATGİL

RENAN MÜDAFAANÂMESİ

İKİ asrı geçen bir tarihî birikime sahibolan oryantalizm(doğubilimcilik, şarkiyatçılık) İslâm Dünyasındaki gelişmeleri daima mütecessis bir gözle izlemiş, zaman zaman İslâmiyetle ilgili iddialar ortaya atarak kamuoyunu etkilemeyi planlamıştır. Tahlilî ve tenkidî tarih anlayışının etkinleştiği ondokuzuncu asırda Batı Dünyası, İslâm Dini’nin ikinci kaynağı olan Sünnet ve Hadis’in güvenilirliği konusunda şüpheler ortaya atmıştır. Pozitif bilim, kalkınma, ilerleme vb. kavramların fazla revaçta olduğu ondokuzuncu asırda Batı Dünyası, İslâm Dini’nin ikinci kaynağı olan Sünnet ve Hadis’in güvenilirliği konusunda şüpheler ortaya atmıştır. Pozitif bilim, kalkınma, ilerleme, vb. kavramların fazla revaçta olduğu ondokuzuncu asırda ortaya atılan bir iddia da İslâm’ın terakkiye (ilerlemeye) engel olduğu sloganıdır.
Böyle bir ortamda Fransız Akademisi üyesi müsteşrik Ernest Renan "İslâmiyet ve İlim" adıyla önce bir konferans verdi. Sonra bu nutkunu kitapçık halinde neşretti. Olay, müslümanlar tarafından tepkiyle karşılandı. Cemaleddin-i Afganî, Namık Kemal ve Atâullah Efendi, Renan’ın iddialanna karşı cevaplar verdiler. Birer reddiye kaleme aldılar. Pozitivist bir ilim anlayışına sahip bulunan Emest Renan, kitabında İslâm Dünyasının gerilemesinin sebebini bizzat Islama yüklemiş, klâsik çağda görülen canlılığın lslâmiyetin değil, gayr-i müslim azınlıkların katkısıyla sağlandığını ileri sürmüştür. Renan, eski Yunan ve Sâsâni kültürünü bir hayli abartma ile anlatmış, ilk asırda müslümanlann si-yasî-askerî alanda gerçekleştirdikleri başanlan ve toplumsal dinamizmi görmezlikten gelmiştir. Renan ve hempâlarının ortaya attık-ları sloganlar Tanzimat nesli arasında olmasa bile, daha sonra gelen nesil Servet-i Fünuncular tarafından kısmen de olsa kabul gördü. Bu devir aydınları ile Itti-had ve Terakki kadroları Pozitivizmin etkisinde kaldılar. Ogüst Kont, Ernest Renan, Tain gibi fikir adam-lan Batıcı Osmanlı aydınlarının önderleri oldular. İslâm bilginleri bu tür dayanaksız iddialarla mücâdele ettiler. Sebilürreşâd, Beyanü’l-Hak ve Ceride-i llmiyye gibi dergiler din ve terakki konusunda yazılmış makalelerle doludur. Dinin ilerlemeye engel olduğu hezeyan-lan yirminci asırda Marksistler tarafından da sık sık tekrarlanmıştır.
E.Renan’ın bundan yüzküsur sene önce yayınladığı broşüre Cemaleddin-i Afgani, Rusya müslümanlarının lideri Atâullah Efendi ve ünlü Osmanlı edip ve yazan Namık Kemal cevap verdi. Reddi-yecilik son Osmanlı döneminin belirgin özelliklerindendir. Tamamen iyi niyetli fakat strateji açısından noksan ve yetersiz olan bu yol, antitez olmanın ve savunmacılığın sakıncalarını hep taşıyagelmiştir. İsmail Fenni, Yusuf en-Nebhâni, Ahmed Midhat ve diğerleri bir dönemde İslâm karşıtı iddialara reddiyelerle mukabele eden Osmanlı aydınlarıdır. Namık Kemal’in Renan Müdâfaanâmesi ilk olarak 1910 yılında neşredildi. İkinci baskısı Prof. Fuad Köprülü tarafından 1962 yılında gerçekleştirildi. Üçüncü baskısı ise bir kaç yıl önce Kültür Bakanlığınca yapıldı.
Bu konuyu yeniden gündeme getirmemizin sebebi; 1990’Ii yıllarda yani Renan’dan yüz küsur yıl sonra Batılıların İslâm’a yönelik bazı iddiaları, sahip oldukları en üstün teknoloji ve iletişim araçlarıyla yeniden yaymaya çalışmalarıdır. İslâm’ın son on yıldan beri gösterdiği gelişme Batılıları endişeye şevketti. Bu propagandalar bir taraftan İslâm Ülkelerinin ay-dın-bürokrat öğrenci kesimleri ü-zerinde yoğunlaştırılırken, diğer taraftan İslâm ülkelerinin kendi aralarında birlik oluşturması çeşitli yollarla engellenmektedir. Son Körfez Savaşı sırasında sadece Arapların değil, öteki İslâm ülkelerinin bile ikiye bölündüğü ve neticede "İslâm Ortak Pazarı" düşüncesinin bu durumlar sebebiyle ağır bir yara aldığı, herkesçe müşahede olunan bir realitedir. Prof. Mehmed Aydın, Batılılara İslâmiyet hakkında plânlanan bu yeni akıma "Yeni Renancılık" demektedir (Bknz: Diyanet D.S:4)
Renan’ın İslâm Medeniyetiyle, İslâm Dini arasındaki tabiî ilişkiyi reddetmesi, İslâm uygarlığının İslâm Dini’ne rağmen geliştiğini iddiaya kalkışması-ne aklen ve ne de tarihen isbatı mümkün olmayan lağviyyat türündendir. Hele İslâm’ın ilk asrını, ilmî çalışmalar yö-nünden başarısız göstermesi, peşin hükümlü bir değerlendirmedir. Birinci asır, İslâmiyetin devlet kurma, teşkilatlanma ve müesseseleşme dönemidir. Göçebe halkın yerleşik hayata geçirilmesi, yeni bir toprak mülkiyeti nizâmının tesisi, vatandaşların maaşa bağlanması, merkez ile taşra vilâyetleri arasında idarî mekanizma kurulması, Beytü’l-Mal’ın tüzel kişilik taşıyan bir kurum olarak organize oluşu, irşâd ve eğitim işlerinin düzenlenmesi, Hz. Peygamberin ha-dislerinin yazıya geçirilmesi, Bizanslılara ve Sâsânilere ait vergi ve mâliye kayıtlarının Arapçaya aktarılması, ilk İslâm parasının darbedilmesi ve tedavüle konması vs. hep-, ilk asırda olmuştur. Hz. Ömer’in on yıllık hilâfeti döneminde büyük atılımlar gerçekleştirildi. Hz. Osman devrinde denizciliğe önem verildi. Donanma teşkil edildi. Okuma-yazma bilenlerin sayısı hızla arttı. Resmî lisan olan Arapça’nın grameri ve kaynakları tesbit edildi. Ortadoğu’da pek çok yeni şehir ve kasaba kuruldu. Bütün bunlar medeniyet hayatıyla ilgili gelişmeler değil midir? Orta Asya’dan Atlas Okyanusuna kadar uzanan İslâm İmparatorluğu bu dönemde kurulmuştur. Bütün bu gelişmeler matematik ve fenle ilgili bilimlerden daha mı az önemlidir? Kaldı ki, yoğun ve canlı bir iktisadî hayatın beslediği İslâm toplumunda mâliye, muhasebe ve matematikle ilgili işlemlerin geri kalması da mümkün değildir. Renan, Abbasiler devrinde yetişen gayr-i müslim (Yahudî, Hristiyan vs.) bilim adamlarını mübalağalarla dolu olarak anlatırken, müslümanlar arasında öteden beri varolmuş olan ilimleri atlamıştır. (Doç.Dr. Mücteba Uğur, hicri birinci asırda İslâm toplumunu incelediği eserinde o zamanki sosyal ve entellektüel hayatı da anlatmıştır). İslâm tarihinin ilk asnnı bu ve benzeri eserlerden izlemek mümkündür. Pozitivist Renan, Abbasiler devrinde yetişen gayr-i müslim bilim adamlarını abartmalı bir şekilde anlatırken .onların yetişmesine, yükselmesine hattâ "uygulama veziri" bile olabilmesine ortam sağlayan, geniş bir hoşgörü havası içinde adaletli bir nizam kuran müslümanların inançlarını, değer hükümlerini (İslâmiyeti) suçlamaya yönelmesi reva mıdır? Sosyolojik tarih anlayışıyla bağdaşmayan bu tür indî yorumlar, ancak pozitivist mutaassıplardan beklenir...
Namık Kemal, Renan’ın basılı söylevi eline geçtikten son-ra,kendi yanında yeterli kaynak ve müracaat kitabı bulunmadan, kendi kültürüne ve birikimine dayanarak, müdâfaanâmesini kaleme almıştır. Bu dezavantaja rağmen, hazırlamış olduğu reddiye, muhteva olarak başanlı ve yeterlidir. Bu durum yazarın kendi bilgi seviyesiyle olduğu kadar, Osmanlı maarif sisteminin gücüyle de yakından ilgilidir. Resmî tahsilin ötesinde, kendi kendini yetiştirmeye dayalı olan maarif hayatı son yüzyılda büyük şahsiyetler yetiştirmiştir. Zamanın yetersiz teknik ve iletişim şartlarına rağmen Osmanlı okumuşlarının bir kısmı kendilerini gayet mükemmel yetiştirmişlerdir. Şark ve garp kültürü alan bu aydınlar arasında üç, dört lisan bilen zatlar çıkmıştır. İhtisaslaşmanın yerine enformasyonun aktüalite kazandığı günümüzde, bu çeşit münevverlerin yeniden önem ve itibâr kazanacağı tahmin ediliyor.
Namık Kemal, müdâfaanâmesinde önce Ernest Renan’ın kısaca biyografisini verir. Onun hâlet-i ruhiyyesini tasvir eder:
"Ernest Renan’ın en ziyâde dag-daga-nümâ-yı iştihar eden eseri: "Tercüme-i Hâl-i Isa" unvanıyla yazdığı kitaptır. Bunun tedkik ve cerhine dâir yazılan kitaplar, risaleler bir yere toplansa aynca bir kütüphane teşekkül eder. Papazlar tarafından bu kitap hakkında vukûbulan ta’rizât-ı şedidenin netâyicinden olarak, kendisi memur olduğu Lisân-ı İbrani hocalığından infısâl etmiştir. Tercüme-i hâlinden, daha ziyâde bahse hacet görmedim. Çünkü bu hülâsa E.Renan’ı papazlar ve hususiyle Engizisyon tarafından Avrupa’da asırlarca icra olunan taaddiyyât-ı mel’üneyi muaheze ede ede, her fenalığı dinin tesirâcına hamletmek isteyen ve her dini, bir meziyette kıyas eden gulât-ı münkirinden olduğunu göstermeğe kifayet eder..."
Reddiyesinde, Batılı yazarların ve müsteşriklerin İslâm Dinî hakkındaki bilgisizliklerine örnekler vermiş, usta bir edebiyatçı olarak bunları mizahi bir üslûpla eleştirmiştir. Renan’ın İslâmiyetin ilmî ve medenî gelişmeye engel olduğu şeklindeki asılsız iddialarını tarihî örneklerle çürütmüştür. Ba-tı’da, İslâm Medeniyeti konusunda yazan başkalan da çıktı. Güstave Lebon, Sigrid Hunke, M. Watt, Will Durant bunların en meşhurlarıdır. Kabul etmek gerekir ki, bunlar Renan’a göre daha insaflı ve gerçekçi davrandılar. Renan’ın mezkûr broşürüne karşı İslâm Dünyasında kaleme alınan reddiyeler arasında, Cemaleddin Afga-nfninki felsefî yönden, Atâullah Efendininki ilmî yönden, Namık Kemal’inki ise tarihî ve edebî yönden daha başarılı görülebilir. Afga-nPnin reddiyesinin bir çeşit tavzih olduğu söylenmektedir.
Namık Kemal’in reddiyesinden aldığımız şu cümleler onun aklî muhakeme ve mizah gücünü göstermektedir.
"Acayip şey ! Meğer İslâm olduğumuz için başımızın etrafından bir demir halka geçirilmiş. O halka havass-ı batmamızı her türlü ulûma , her türlü tahsile, her türlü efkâr-ı cedideye karşı kapalı tutarmış da bizim hâlâ haberimiz yok!"
Ortaboy, altmış sayfa olarak i-kinci baskısı yapılan Renan Müdâfaanâmesi, her münevverin bir çırpıda okuyup bitireceği bir kitaptır. Fikir tarihi araştırmacılarının da bu kitaptan faydalanacaklarını rahatlıkla söyleyebiliriz. Kültür Bakanlığınca 1988 yılında yayınla-nan ve Doç. Dr. Abdurrahman Küçük’ün geniş açıklamalarını ihtiva eden baskı ise pratik bakımdan daha faydalıdır.



HAYATIN İÇİNDEN

Yaşayana da saygı
KASABA dolmuşlarının hareket ettiği yere geldiğimde, bir minibüs t\ dolmak üzere İdi. Orta sıralarda bir yer bulup oturdum. Biraz sonra aracımız tamamen dolmuştu. Bizi şehre götürecek olan minibüsün şoförü de yerine geçerek oturdu. Artık hareket edeceğimizi düşünürken, sürücümüzün yeni gelen müşterileri de içeriye buyur ettiğini gördük. Böylece, 14-15 kişi alabilen aracımızdaki yolcu sayısı bir anda yirmiyi geçmişti.
Minibüsümüz hareket eder etmez şoför, vites kolunun yanındaki kutuya gelişigüzel doldurulmuş kasetlerden birini teybe yerleştirdi. Yolcu taşıyan araçlarda dinlemeye alışık ve biraz da mecbur olduğumuz cinsten bir müzik kulaklarımızı tırmalamaya başladı. Bu sese, motorun ve rüzgârın sesi de karışınca ortaya çok sesli bir gürültü orkestrası çıkıvermişti.
Minibüs şoförü hızla yaklaştığı demiryolu kavşağından, aynı hızla uzaklaşırken, posta treninin acı acı çalan düdüğünü duymamıştı bile. Oysa trenin altında ezilmemize ramak kalmıştı.
Yol kenarındaki yazlık kahvehaneleri, bağına-bahçesine gitmekte o-lan insanları toz duman içinde bırakarak yolumuza devam ederken, çalmakta olan müziğin aniden sustuğuna şahit olduk. Şoförümüz dinlemekte olduğu müzikten vazgeçmiş, bizi de bu zevk (!) ten mahrum etmişti. Birisi mi uyarmıştı, yoksa kendiliğinden mi kapatmıştı teybi? Merakımı gidermek için yanımda, percere kenarında oturan yolcuya; şoförün teybi neden kapatmış olabileceğini sordum. Yaşı 60’ın üzerinde olduğu anlaşılan adam, yüzüme şöyle bir baktı ve:
-"Biraz önce mezarlığın yakınından geçmiştik. Onun için kapatmış olmalı"diye cevap verdi.
Anadolu’da hâlâ yaşayan güzel âdetlerimiz vardır. Bunlardan birisi de içinde ölülerimizin bulunduğu mezarlıklara saygılı olma alışkanlığıdır. Ölülerimizin haklarına saygı göstermek, onları hayır ve iyilikle anmak, insanî ve dinî bir görevdir. Minibüs şoförünün de böyle bir saygı anlayışı içinde, mezarlıktan geçerken müziği kesmesini, bu görevin yerine getirilmesi olarak düşünmek gerek. Ancak, o olaydan sonra zihnime takılı kalan bir soru vardı. "Neden" diyordum kendi kendime, "ölülerimize bu kadar saygı gösteriyoruz da, hayatta olan insanımızın yaşama hakkına neden saygılı olamıyoruz?"
Yıllardır, bir türlü cevabını bulamadığım sorulardan biridir bu.
D.O. YÖRELİ