Makale

BİZ YETİMLERİ SEVERİZ

Prof. Dr. Nesimi YAZICI
Ankara Üniv. İlahiyat Fak. Ûğrt. Üyesi

BİZ YETİMLERİ SEVERİZ

Osmanlı’dan Cumhuriyete intikal eden din bilginleri arasında özel bir yeri olan Hasan Basri Çantay, İstiklal Savaşı’na maddeten ve manen katıldıktan, Ses gazetesini çıkarıp, dağlarda silah omuzda bu vatan için hizmet ettikten ve nihayet Devlet’i kuran ilk Türkiye Büyük Millet Meclisi nde görev yaptıktan sonra, kendisine geçmiş hizmetlerini hatırlatmak isteyenlere su kısa cümlesi ile mukabele etmiştir: “Tefa- hüre vesile aramadık, vazifemizi yapmaya çalıştık.” Hoca bu cümlesi ile hiç şüphesiz İnsan suresinin dokuzuncu ayetinde billurlaşan Kur’ani prensibe işaret ediyordu. Hatırlayalım; "Biz sizi Allah rısazı için doyuruyoruz; sizden ne pir karşılık ne de bir teşekkür bekliyoruz?" Edremit\n iki kaymakamı, önce Hicabî ve sonra Hamdi Beyler böyle bir cümle söylediler mi, söylemediler mi onu bilemiyoruz. Fakat bildiğimiz bir şey varsa onlar da vazifelerini yapmaya çalıştılar ve islamı yaşadılar, yaşattılar. Öyle ise geliniz kendilerini hayır ile yadetme- mize vesile olacak çalışmalarını kısaca hatırlayalım.
Burada sizlere nakletmeye çalışacağım bilgiler o dönemde sancak durumunda bulunan Balıkesir (Karesi)’in resmi gazetesi Karesi’nin 1916-18 yıllarındaki sayılarından derlenmiştir. Fakat bunlara geçmeden önce birkaç cümlelik bir giriş yapmamız herhalde yerinde olacaktır. Müslüman -Türk milleti tarihinin her devresinde ve bulunduğu her coğrafyada yardımseverliği kendisinin ayrılmaz bir özelliği haline getirmiştir. Bu yardım bir yetime yapılacaksa çok daha anlamlı olmuştur. Çünkü onun sevgili Peygamber’i de bir yetimdir ve Kur’ân’ın yetimlerle ilgili düsturlarına, en güzel biçimiyle hayat vermiştir. Onu önder ve örnek bilenler için, Allah’ın rızasına ulaşmanın yollarından biri de yetime karşı olan görevleri eksiksiz yerine getirmektir.
Binlerce, belki yüzbinlerce vakfiyede bütünüyle veya kısmen yetimi hedef alan. Müslüman Türk’ün gönül zenginliği ve cömertliğinin nişanesi hükümler görürüz. Böyle kurumlaşamamış, bu sebeple de bizlere kadar ulaşamamış daha nice güzel örnekler olduğunu tahmin edebilmek içinse, herhalde fazla düşünmeye lüzum olmasa gerektir. Bu milleti azı-cık tanıyanlar, onun içinde olanlar bunu öğrenmezler, doğrudan müşahedeyle ve yasayarak bilirler. İslam dünyasından, Türk-İslam dünyası özeline, on-dan da Anadolu coğrafyasına inecek olursak, geniş ülkede yüzyıllar boyu, kazancında fakirin de hakkı olduğu inancına sahip kişilerin kurdukları vakıf kurumlarının hayatın muhtelif cepheleri yanında yetimleri de şefkatle korumaları altına almış olduklarını görürüz. Fakat devle-tin çöküş yıllarına, ordularımızın uzak cephelerde sık sık savaştıkları ve neticede şehidin çoğaldığı, dul genç kadınların ve yetim çocukların arttığı dönemlerde artık vakıflar bu hizmetle-re kâfi gelmemeye başlamışlardır. Şurasını da unutmamak gerekir ki, gitgide daralan sınırlar-la birlikte bir kısım vakıfların ge-lir kaynakları ülke dışında kalıp çalışmaları daraldığı gibi. ülke içerisinde bazı çarklar da artık yeterince uyumlu dönmemektedir. Simdi yeni ve daha kapsamlı çareler düşünülmeli, tedbirler alınmalıdır. İşte ilk örneğini Niş’te 1863 sonları veya 1864 baslarında kurduğumuz Islahhaneleri ve daha sonra kurulacak olan Daru’l-Eytâmları bu yönden görmek ve değerlendirmek gerekir.
Daru’l-Eytâm. yetimler evi. Babası olmayan, belki anne şef-kati de göremeyen bu ülkenin çocuklarını bakıp büyütmeyi, görüp gözetmeyi ve gelecek ha-yatları için vatanına, milletine, dinine hayırlı birer insan olarak yetiştirmeyi hedefleyen kurum.
Simdi Edremit’e dönelim. Kaymakam Hicabî Bey, ne za-mandan beri bu görevdedir? Daha sonra hangi hizmetleri yapmıştır? Kabri nerededir? Bunları bilemiyoruz. Birilerinin de onu ve kendisini takip eden Hamdi Bey’i araştıracağını düşünüyoruz ve biz hemen kurdukları Daru’l-Eytâm’a geçiyoruz.
Ülke genelinde olduğu gibi Birinci Dünya Savaşı yılları, Balıkesir’de de, yetimlerle ilgili görevlerin geciktirilmeksizin yapılmasının gereğinin şiddetle hissedildiği yıllardır. Bu cümleden olmak üzere Vilayet Hususi İdaresi ile o sırada Fransızlara ait Balya Maden Kumpanyası arasında bir antlaşma yapılmış ve otuz yetim gencin bu şirketin tesislerinde elektrikçi, demirci, doğramacı vb. sanatlarda yetiştirilmesine karar verilmiştir. 24 Nisan 1916 tarihli Karesi gazetesi bu çocuklardan birinin merkezden, diğer üçünün de Gönen, Bandırma ve Balya’dan gönderilmek üzere olduklarını bildirmektedir. Hicabî Bey’in yetimlerle ilgili faaliyetleri ise Karesi gazetesinin altı ay kadar sonraki nüshalarında yer almaya başlıyor. 29-133 numaralı ve 19 Kasım 1916 tarihli Karesi gazetesinde Hamiyet-İnsaniyet başlığı altında yer alan habere göre; Kaymakam Hicabî Bey’in teşebbüs ve girişimleri sonucunda, kaza dahilinde asker, şehit, kimsesiz ve fakir ailelerin çektikleri sıkıntılara bir çare bulmak üzere bir komisyon kurulmuştur. Bir kısım gelir kaynaklan bulunmuş, bazı hamiyetperverler de miktarları gazetede belirtilen oranlarda maddi katkıda bulunmuş veya taahhüt etmişlerdir. Sancağın resmi gazetesi bu konudaki yayınına şu satırlarla son vermektedir: “Memleketi, milleti müdafaa yolunda terk-i hayat eden ve çalışanların geride bıraktıkları ailelerinin terfihine matuf (refahlarına, mutluluklarına yönelik] olan bu emr-i hayrdan dolayı muâvenette bulunanlara ne kadar teşekkür edilse sezadır [layıktır]”.
Edremit’te havaların belki de oldukça ağır geçebilecek bir kışın habercisi olduğu bir sırada, Kasım 1916’da uygulamaya intikal eden teşebbüsten bizim gördüğümüz iki hayırlı netice ortaya çıktı. Birincisi yetim çocukların yedirilip içirildikleri, bakılıp korundukları, istikbale hazırlandıkları bir Daru’l-Eytam kuruldu. Bunu şimdi anlatacağız. İkincisi Kur’anî ifadesi “it’amu miskin” olan fakirleri yedirip içirmek, doyurmak için kurulan organizasyondur. Onu da inşallah bir başka yazımızda ele almaya çalışacağız.
Hicabi Bey’in; "Hayatını memleket uğrunda feda etmiş olanların yavrularına talim terbiye, gücü kudreti nisbetinde herkesin borcudur" prensibinden hareketle başlattığı teşebbüs önce komisyon, sonra cemiyet haline gelmiş ve Balıkesir’de ilk olan bu girişim Ocak 1917’de belirli bir merhaleye ulaşmıştı. Nitekim 15 Ocak 1917 tarihli Karesi gazetesinde Hayırlı Bir İş başlığıyla yer alan makalede bu alanda kaydedilen gelişmeleri okumaktayız. Buna göre Kaymakam Hicabi Bey, başladığı işe verdiği önemi ve inancını göstermek üzere bu teşebbüse 25 lira ile katılmıştır. Kendisini takip edenlerle ki bunlar arasında 15D lira ile Ali Bey’i, 100 lira ile Yazıcı-zade Hakkı Bey’i 10’ar lira ile Mustafa Efendi ve Sube Reisi Mustafa Efendi’yi görüyoruz. Kısa sürede 391 lira toplanmış, senelik 153 lira da aidat toplanması taahhüt altına alınmıştır. Fakat genel kanaat peşin toplanan meblağın 1000 liraya, taahhüt edilecek senelik aidat tutarının da aynı düzeye ulaşacağı yolundadır. Bu hayırlı faaliyet sancağın resmi gazetesinde örnek olması dileğiyle duyurulduğu gibi, başta Kaymakam Hicabi Bey olmak üzere, bu çabada emeği geçen herkese Mutasarrıf Süreyya Bey teşekkür etmiştir.
Niyetler doğru olunca hedef güzel seçilince, esbabına tevessül edilince artık Cenab-ı Hakk’ın yardımını bekleyebiliriz. Kişiler değişebilir, ama hedefler baki kalıp. Nitekim Karesi kol- leksiyonu arasında yaptığımız gezintide 32-188 sayı ve 24 Aralık 1917 tarihli gazetenin ikinci sayfasında “şüheda ve fukara çocuklarının talim ve terbiyesine mahsus olmak üzere" kurulmasına çalışılan Daru’l-Eytam konusuyla ilgili yeni bilgiler buluyoruz. Kaymakam artık Hamdi Bey’dir. Gazetenin “gayûr” (hamiyetli, çok çalışkan) olarak nitelediği yeni kaymakam, selefinin hayırlı teşebbüsünü güzel sona ulaştırmak için çaba sarfetmektedir. Eşraf ve ahalinin himmetiyle yetimler evi bitmek üzeredir. Bu is için Hicabî Bey’in 25 lirası ile başlanan ve 1000 liraya ulaştırılması düşünülen miktar tam 6000 liraya varmış ve hepsi harcanmıştır. Tesisin devamı Ümmühan Kadın Vakfından ayrılan senelik iki-üç bin lira ile temin edilmiştir. Daha şimdiden 145 çocuk da koruma altına alınmıştır. Edremit’teki Daru’l-Eytâm, buradaki özel ismi ile Yetim Yuvası faaliyete geçtiğinde, hayırlı ve uğurlu olması temennisiyle sevgili Peygamberimizin doğum günü olan Mevlid Kandili (26 Ocak 1918)’nde bir törenle resmen açılmıştır. Aziziye ibti- dai’si yeni görevi için tamir edilerek hazırlanmış ve yatılı bir yetimler okulu haline getirilmiştir. Açılış mütevazi, ama samimi, duygu yüklü anların yaşandığı bir törenle gerçekleştirilmiştir. İsterseniz biz burada aradan çıkalım ve törenin heyecanını orada yasayanlarla birlikte biz de hissetmeye, mümkün olursa paylaşmaya çalışalım. (Karesi, sayı 36-192, 7 R. ahir 1336. Bazı eski kelimeler tarafımızdan değiştirildi).

Yetim Yuvası

Dün Edremit’in sakin muhitinde vatani bir sevinç havası çalkalandı... Bu, insanların sosyal dert ve ihtiyaçları karsısında çarebilir, vazifesini tanır bir doktor durumunda olduğunu anlayan temiz kalplerin arzularının ürünü idi.
Biz yerimizde, yurdumuzda saniye -be-saniye zevkle yasamakta olduğumuz hayatın verdiği hazzın uyuşukluğu içerisinde iken, bu saadetlerin elde edilmesi ve devamı uğrunda hayatını vermekten sakınmayanların kimsesiz kalan, yoksul kalan masum, günahsız yavrularını vatan ananın şefkat beşiğinde yüzleri güler vaziyette görebilmek ne teselli verici bir manzara?!..
Aman Allah!., bizim için ölenlerin, bize bıraktıkları gözü yaslı hayat yadigarlarına cici elbise giydirmek, tatlı yemek yedirmek; onları avutmak, istikbali tehdit eden bilgisizliğe karsı onları silahlandırmak ne neşeli bir vazife?!. ı
İnsanı asıl zevk sarhoşu eden taraf, kalplerin bitmez tükenmez bir birlik ve safiyeti...
Herkes "Gazilerin evladü iyaline mal veya bedenen hizmet edenler doğrudan doğruya kendileri savaşa iştirak etmiş kadar mükafaata nail olurlar” mealindeki Peygamberimizin hadisinin ihtiva ettiği, yardımlaşmanın dinin bir emri olduğuna bütün felsefi incelikleriyle vakıf... yüzlerde o kadar dindarane bir saflık görünüyor ki!..
islamın insanın sosyal bir varlık olarak saadetine kefil olan bir din olduğunda şüphesi bulunanlar, ancak ve ancak müslümanların ağzına kadar şefkatle dolmuş kalplerini gör- meyener, İslamın hususiyetini bilmeyenlerdir.
Konunun özüne dönerek dünkü görüntüyü hikaye edelim:
Epey zamandan beri Aziziye Mekteb-i Ibtidaî binası memleketçe tamir ve ıslah edilerek yatılı bir yetim yuvası yapılmaya çalışılıyordu. Bütün hazırlıkların mani tanımaz bir gayretle- tamamlanmasına muvaffak olunarak, nihayet Hz. Peygamberin şerefli doğum gününe tesadüf eden çarşamba günü açılış gerçekleşti. Kalpleri babalık şefkatiyle dopdolu olan babalar, bir masum yetimin lisanından burada yetişecek yetimlerin, ileride faydalı hizmetlerle bilfiil kendi teşekkür borçlarını ödeyeceklerine dair ümit veren vaatlerini dinledikten; Müftü Hafız Cemal Efendi’n/n hayır dualarına amin dedikten sonra güzel bir törenle açılan binaya saygıyla ve sevgiyle girildi. Bu sırada ulemadan Başmüderris Uşaklı Hacı Hafız Efendi tarafından verilen vaazdan alınan manevi zevki anlayabilmek ise, ancak hazır bulunmakla mümkün olabilirdi. Bütün bu güzellik /tatlılığın tesiri altında adeta erimiş olan halk, o muhteşem binada okunan mevlidi dinlerken artık büsbütün kendinden geçmişti.
Merasimden dönenler söyle konuşuyorlardı:
- Bize hemen bir rehber lazım... Yoksa, her arzunun basarıyla neticeleneceğine şüphem kalmadı.
- Cenab-ı Hak, bize bu başarının meyvelerini gelecekte ve komşu kazalara da emsalini göstersin.
Ahmet Naci".

Artık bize söylenecek bir söz kalmadı. İsterseniz son cümleyi mealen tekrarla yazımızı bitirelim:
Yüce Yaratıcı bize hayırlı islerimizde başarı versin. Gelecekte başarılarımızın meyvelerini toplamayı nasip etsin. İyi islerimizden örnek alanları çoğaltsın...