Makale

Cumhuriyetin 70' ci Yıl Dönümünü Kutlarken

Cumhuriyetin 70’ ci Yıl Dönümünü Kutlarken

Doç. Dr. Ali SARIKOYUNCU
D. İ. B. Disiplin ve Değerlendirme Şubesi Müdürü

Milli Şairimiz Mehmed Akif’in "Kim bu Cennet vatanın uğruna olmaz ki feda" dediği Anadolu’nun Müslüman Türk yurdu haline gelmesinde; Alparslan, Ertuğrul ve Osman Gaziler, Orhan, Murat ve Yıldırım hanlar, Fatih Sultan Mehmet, Yavuz Sultan Selim ve Kanuni Sultan Süleyman gibi hükümdarlar mücadele vermişlerdir. Bu arada Selçuklu sultanları da...
Ceddimiz olan bu büyüklerimize - Oğuzlara Anadolu’nun kapılarını açan Sarı Hoca’lar, Saçlı Hafızlar; Kayı boyunu Beğlek, Sultanlık en sonunda da imparatorluk yapan Şeyh Edebâli’ler, Dursun Fakı’lar; "Diyar-ı Rum’u ebediyen Diyar-ı Türk ve Diyar-ı İslâm yapan Emir Sultanlar, Mevlânâlar, Yunuslar, Hacı Bayram ve Hacı Bektaş veliler manevi rehberlik yapmışlar, onlara yol göstermişlerdir. Bahaüddin Veled oğlu Mevlânâ Celâleddin Konya’ya, Hacı Bayram Veli Ankara’ya otağ kurmuş, Anadolu’nun her yanına saldıkları eren-leriyle, bu toprakları Türkleştirmişler, Müslümanlaştırmışlardır.
Ancak Avrupa, Bizans topraklarının alınarak, Türkleştirilmesini ve Müslümanlaştırılmasını bir türlü içine sindirememiştir. Bunun için Batı, Anadolu’yu geri almak, tekrar Hristiyan yapmak için yıllarca plânlar yapmış mücadeleler vermiştir. Nihayet 9 asır süren bir mücadelenin sonunda Anadolu’ya girmeyi başarabilmişlerdir. 30 Ekim 1918 sonrasında Anayurdumuz, Anadolu’muz İngilizlerin, Fransızların, İtalyanların ve Yunanlıların işgaline uğramıştır. Bu emperyalistler inanıyorlardı ki, uzun yıllar devam eden savaşlar sonunda yorgun ve fakir düşen Türk Milleti, bu istilâya karşı duramaz ve Türk toprakları da kolaylıkla paylaşılırdı. Fakat bunun böyle olmadığı kısa zamanda anlaşılacaktı. Başka bir ifadeyle, Mustafa Kemal Paşa’nın "Milli İntibah" diye tanımladığı Türk Milleti’ndeki uyanış, işgalci güçleri büyük bir hayal kırıklığına uğratacaktı. Böyle bir dönemde milletin ruhunda ve benliğinde mevcut olan direnme gücünü ateşleyen hocalar, müftüler, din adamları Milli Mücadele fikrinin doğuşunda önemli bir faktör olmuşlardır.
Milli Mücadele’nin ilk günlerinde Amasya Vaizi Kamil Efendi’nin kendisine sağladığı desteği Mustafa Kemal Paşa şöyle açıklar:
"Efendiler; bundan beş sene evvel buraya geldiğim zaman bu şehir halkı da bütün millet gibi hakiki vaziyeti anlamamışlardı. Fikirlerde karışıklık vardı. Dimağlar adeta durgun bir haldeydi. Ben burda bir çok zevatla beraber Kamil Efendi Hazretleriyle de görüştüm. Bir camii şerifte hakikati halka izah ettiler. Efendi Hazretleri halka dedi ki:
Milletin şerefi, haysiyeti, hürriyeti, istiklâli hakikaten tehlikeye düşmüştür. Bu felaketten kurtulmak için icabederse vatanın son ferdine kadar ölmeyi göze almak lazımdır. Hiç bir şahıs ve makamın mevcudiyeti kalmamıştır. Tek kurtuluş çaresi, halkın doğrudan doğruya hakimiyeti ele alması ve iradesini kullanmasıdır.
İşte Efendi Hazretlerinin bu yolu gösteren vaaz ve nasihatinden sonra herkes çalışmaya başladı. Bu münasebetle Müftü Kamil Efendi Hazretlerini takdirle yadediyorum. Ve genç Cumhuriyetimiz bu gibi bilginlerle iftihar eder."(l)
Kısaca dün Anadolu’nun Türk ve Müslüman yapılmasında olduğu gibi, son istiklâl savaşımızın kazanılmasında, cephe gerisinin organize edilip mukavemet teşkilatları kurulmasında, halkın cepheye teşvik edilmesinde yine din adamları ön saflarda yer almışlardır. İlk direniş fetvasını veren ve örgütünü kuran Denizli Müftüsü Ahmet Hulusi Efen-di’den, "Bu alına, Yunan alçağını sükûnetle selamlamış olmanın karasını sürerek huzur-u ilâhiye çıkamam "(2) diye haykıran İzmir Müftüsü Rahmetullah Efendi’ye, Mustafa Kemal’e "Bütün Amasya em-rinizdedir Paşam" (3) diyen Amasya Müftüsü Tevfik Efendi’den, Milli Mücadele’nin meşru olduğuna dair fetva veren Ankara Müftüsü M.Rifat Börekçfye ve daha niceleri, Mustafa Kemal’in "Ya İstiklâl, Ya Ölüm" parolası etrafında birleşivermişlerdir. Ordu yokken meydana getirilmiştir. Çoluğuyla çocuğuyla, kadınıyla erkeğiyle, genciyle yaşlısıyla bütün bir millet vazifeye koşmuştur. Öyle ki, kadınlarımız cephelere mermi taşımış, çocuklarımız yetişkinlerin yanısıra vuruşmalara katılmıştır. Kısaca Türk Milleti, İstiklâl Marşımızın "Şüheda fışkıracak toprağı sıksan şüheda" mısrasında ifadesini bulan bir mücadele vermiştir.
26 Ağustos 1071’de Türk Milieti, "Ya muzaffer olur gayeme ulaşırım; ya şehit olur Cennet’e giderim" diyen Alparslan’ın idaresinde Malazgirt’te kendisine yeni bir Anayurt’un kapılarını açmış, tarihin seyrini değiştirmişti. 30 Ağustos 1922’de de yine aynı millet, "Ordular ilk hedefiniz Akdeniz’dir, ıleri"emrini veren Mustafa Kemal Paşa’nın öncülüğündeki taarruzu ile, yeniden benliğine kavuşmuştur. 1922’nin 1 Eylül’ünde Uşak’a giren Türk ordusu 3 Eylül’de Selendi’yi; 4 Eylül’de Kula’yi; 5 Eylül’de San-göl, Alaşehir ve Salihli’yi; 7 Eylül’de Ahmetli, Turgutlu ve Akhisar’ı; 8 Eylül’de Manisa’yı; 9 Eylül’de de düşmanı İzmir’de denize dökerek tüm yurdu kurtarmıştır. Dolayısıyla Türk ve Dünya tarihinin akışına bir defa daha istikamet verilmiştir.
Ayrıca bu zaferle, Avrupa’nın Hasta Adam dediği bir Türk Devleti’ni bile hiç kimsenin yıkmaya gücünün yetmeyeceği, onu ancak, yine kendi içerisinden yetişen taze bir filizin yeşererek onaracağı, Türk’ün istiklal ve hürriyetinin nesillerden nesillere, kendi kurduğu bir devletten diğerine devredilip gideceği ispatlanmıştır. Kısaca maddenin herşeye kadir olduğunu zanneden Avrupa yanılmıştı. Yunanlıların yaptığı tahkimat için, "Türkler bunu altı ayda ele geçirebilirlerse, iftihar edebilirler" diyen İngiliz Başvekili Loyd Corc, hücuma geçtikten altı saat sonra Türklerin burasını aldığını duyunca, oturduğu koltuktan düşmüştür^).
Bu bakımdan, Milli Mücadele yalnız Yunanlılara karşı değil; işgalci, emperyalist bütün Batı dünyasına karşı kazanılmıştır. Başka bir ifadeyle Türk Milleti, Atatürk önderliğinde Sevr’i tarihin çöplüğüne atarak Türkiye Cumhuriyeti’ni kurmuştur. Böylece Hristiyanlık dünyasının, "Türkleri Anadolu’dan atmak" amaçlarına ulaşması engellenebilmiştir.
Çünkü Avrupa devletleri, Türklerin Anadolu’ya ayak basışlarından itibaren, "Türkleri Anadolu’dan atmak ve yok etmek" için bir mücadeleye girişmişlerdir. Batı’nın Türklere karşı süregelen bu tutum ve davranışları günümüzde "Şark Meselesi "(5) terimi ile ifade edilmektedir. Ayrıca Orta Doğu’nun siyasî ve ekonomik yapısına bakıldığında bölgede büyük güç veya orta seviyede bir süper güç olmaya aday tek ülke Türkiye’dir. Bu gün bağımsızlıklarını elde etmiş ve ayrıca yakın gelecekte bağımsız birer ülke olabilecek Türk Cumhuriyetleri için Türkiye bir çekim merkezi durumundadır. Ülkemizin Büyük Okyanus’tan Atlas Okyanusu’na uzanan büyük İslâm coğrafyasının merkezinde ve Adriyatik’ten Japon Denizi’ne uzanan Türk dünyasının öncüsü olması, ona ister istemez lider devlet olma şansını vermektedir.
Bu bakımdan Türkiye üzerinde son yıllarda ve özellikle son günlerde oynanan oyunlar, Şark Meselesi’nden ayrı mütalâa edilemez. Alevî-Sünnî, Kürt-Türk gibi dinî ve etnik, hatta lâik anti- lâik ayırımlarla Türk milletini bölmeye yönelik çalışmalar, PKK’nın faaliyetleri, dış güçlerin himayesi ile gündeme getirilmeye çalışılan hayalî Ermeni ve Kürt meseleleri ve komşularımızın, özellikle Yunanistan’ın aleyhte tavırları Şark meselesinin bir parçasını teşkil etmektedir. Körfez krizi, Kıbrıs, Bosna-Hersek ve Azerbaycan’ın Ermeniler tarafından işgali dramında gördüğümüz çifte standart uygulamalar bu politikanın bir başka yansımasıdır.
Sonuç olarak dün amaçlarına ulaşamayan iç-dış ihanet, bugün yine gündemdedir. Bunlar elele vererek, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni bölüp parçalamaya yönelik bir faaliyet içindedirler. Bu bakımdan kuruluşunun 71 nci yıldönümünü sevinçle kutladığımız Cumhuriyetimizin korunması, vatanın bölünmezliği, milletin birlik ve beraberlik içerisinde bulunması hususunda müteyakkız olunmasının önemini hatırlatarak, konumuzu J| Mustafa Kemal Paşa’nın Türk gençliğine hitabıyla bitirelim:
"Ey Türk gençliği! Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk cumhuriyetini ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir.
Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur. Bu temel, senin en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi, seni bu hâzineden, mahrum etmek isteyecek, dahilî ve haricî bedhahların olacaktır. Bir gün, istiklâl ve cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şeraitini düşünmeyeceksin! Bu imkân ve şerait, çok nâmüsait bir mahiyette tezahür edebilir. İstiklâl ve cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın, bütün kaleleri zapt edilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şeraitten daha elim ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içinde bulunabilirler. Hattâ bu iktidar sahipleri, şahsî menfaatlerini müstevlilerin siyasî emelleriyle tevhit edebilirler. Millet, fakr u zaruret içinde harap ve bîtap düşmüş olabilir.
Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte bu ahval ve şerait içinde dahi, vazifen; Türk istiklâl ve cumhuriyetini kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asıl kanda, mevcuttur!"
Bu vesileyle, Anadolu’yu Türk ve Müslüman yapan ve öyle kalması için mücadele verenlerin tümünü saygı ve rahmetle anıyoruz. Tabii başta Mustafa Kemal Paşa olmak üzere Cumhuriyetimizin kurucularını da...

Dip Notlar
1. Türk Dünyası Mecmuası sayı : 7 (Haziran 1965). Ayrıca Müftü Kamil Ef’endi’nin Milli Mü-cadele’di’ki hizmetleri için bkz. Hüseyin Menç, Milli Mücadele Yıllarında Amasya, Ankara-¡992, s. 24 vd.
2. Ali Sarıko-yııncu, "Milli Mücadele’de Din Adamları" Diyanet Aylık Dergi, Sayı : 28 (Nisan 1993), s. 13
H.Menç, age, s. 27
4. Ali Sarıkoyuncu, "Ya İstiklâl, Ya Ölüm" Diyanet Aylık Dergi, Sayı: 32 (Ağustos 1993), s. 14-15,
5, Bu konuda daha fazla bilgi için hkz-, Ali Sarıkoyuncu, "Şark Meselesi ve Tarihsel Gelişimi" Askeri Tarih Bülteni Sayı: 36 (Şubat 1994). s.1-22.
* * *