Makale

Kubbe ve Minarelerin Vazgeçilmezi Unsuru Alem

Kubbe ve minarelerin vazgeçilmez unsuru
Alem

Minarelerin,
kubbelerin, bayrak gönderlerinin süsü alem...
İslam’ın sembolü hilal ile özdeşleşen estetik bir unsurdur alemler...

Mustafa BEKTAŞOGLU

Alem kelimesi, Arapça ilm (bilmek, bildirmek, işaret etmek) kökünden türemiş bir isim olup anlamı "belli eden, bildiren; iz, alâmet, işaret, nişan "dır. Taşıdığı bu sözlük anlamından dolayı "sembol, standart; bayrak, sancak; lider, imam; sınır, sınır taşı" anlamındadır.
Alemlerin ortaya çıkması, tarih öncesi devirlere rastlar. Bunlar daha çok savaşlar ve kalabalıkta icra edilen dinî törenler sırasında, kişilerin kendi lider ve topluluklarını tanı- yabilmeleri amacıyla kolay görülebilecek biçimde, mızrak gibi uzun bir gönderin ucuna takılarak birliklerin önünde taşınan alâmetlerdir. Alemin, kalabalık ve kargaşalık anında liderin bulunduğu yere işaret etmesinin yanında yerine getirdiği diğer önemli görev, o topluluğu birlik ve beraberlik içinde tutmasıdır.Bu sebeple gerek alemler, gerekse sonraları onlardan gelişen bayrak ve sancaklar daima bir güç taşımış ve mukaddes sayılmışlardır.
İlk alemler totemik devirlere aittir. Bunlar tanrı suretleri, semavî semboller ve çeşitli hayvan şekillerindedir. Genellikle bakır, tunç, gümüş, altın gibi madenlerden yapılarak mabedlerde muhafaza edilen ve törenlerde alayların, savaşlarda da askeri birliklerin önünde taşınan gönderlere takılmış küçük heykellerdir. Bilinen ilk alemler Mezopotamya ve Mısır tasvirî sanatlarından tanınmakta ve bunların tanrı sembolü oldukları görülmektedir.
Alemler, mimarlık tarihi boyunca yalnız mabedlerde, medrese, şifahane, çarşı ve mesken gibi mukaddes ve mübarek tanınan binalarda kullanılmıştır. Özellikle İslâm mimarisinde kubbeli dahi olsa, dinen kerih sayılan ve içinde Kur’an okunması, namaz kılınması, hatta selâm verilmesi uygun olmayan hamam, kaplıca ve abdesthane gibi binalarda kullanılmaması, daima mukaddes kabul edildiğini ortaya koymaktadır. Bugün hâlâ kubbesi tamamlanan camilerle, çatısı kapanan büyük binaların tepe noktalarına alem dikilmesi geleneği devam etmektedir. Eski devirlerde alemlerin çatılara inşaat bitmeden takıldığını ve böylece yapının bir an önce manevi koruma altına alınmak istendiğini göstermektedir.1

Alemin Tarihi
Alem üzerinde yapılan araştırmalar, bu ilginç sembolün başlangıcını çok eski tarihlere indirmiştir. Totemizm çağının kutlu bir \ alâmeti sayılan aleme insanlar dinî bir inançla bağlanmışlardır.
Anadolu’da M.Ö. 7000 yıllarında yaşayan topluluklarda alem sembolü vardır. Alacahö- yük ve diğer Hitit yerleşmelerinde ele geçen güneş kursları ile altındaki boynuz, alem olarak nitelenmiştir. Kargamış’taki taş kabartmalarda da boynuz şekillerinin yanı sıra ay biçiminde alemler dikkati çekmiştir. Eski çağlarda askeri toplulukların simgesi olan alemi, eski Mısırlılar tanrı veya kutsal hayvanların görünüşü olarak düşünmüşlerdir. Sümerlerle Fenikelilerin de kullandıkları alemi Asurlular boğa veya güvercin, Persler kartal, AtinalIlar tanrıça Athena’nın başı ile zeytin dalı, Romalılar önce bir demet ot, sonra kanatlarını açmış, pençelerinde yıldırım tutan bir kartal olarak düşünmüşlerdir. Hıristiyanlığın resmi bir devlet dini olarak kabulüyle de iki başlı kartalın yanı sıra Haç’tan yararlanılmıştır.
Türkler alemi Orta Asya’da çadırların, binaların tepelerinde, mızrakların ucunda kullanmışlardır. Türklerin batıya göç etmeleriyle de alem Müslümanlığın terkedilmez simgesi olmuştur. Orta Asya Türkleri ve diğer çağdaş Asya kavimleri üzerinde yapılan araştırmalar, o çağlarda boynuza veya aya benzer şekillerin çadırların üzerinde bulunduğunu ortaya koymuştur.
İlkel alemlerin süsleyici özelliklerinin yanı sıra dinsel anlamları da vardı. Önceleri kötü ruhlardan korunmak amacıyla bir nevi tılsım kabul edilen alemler, kuvvet sembolü boynuzdan ilham alınarak yapılmıştır. Eski hükümdarların bazılarında, Kuseyr-Amra fresklerinde, Sasani Kralı Keyhusrev’in başında görülen boynuz, kuvvet, kudret ve azamet belirtisidir.
Buluntular, boynuzun eski çağlarda daima kuvveti işaret ettiğini göstermiştir. Likya tipi mezarlar ile Likya evlerinin tepelerine yerleştirilen boynuzların kişileri kötü ruhlardan koruyacağına inanılmıştır. 2

Türk Mimarisinde Alem
Selçuklular aleme nedense pek pazla yakınlık göstermemekle beraber, çift başlı kartalı benimsemişlerdir. Anadolu beylikleri ile Osmanlılarda alem oldukça yaygındır. Karamanoğulları, XIV. yüzyılda boynuz şeklinde alemler kullanılmıştır.
İslâmiyetin yayıldığı çeşitli memleketlerin mimari üsluplarına göre çeşitli şekiller alan alemler, Osmanlılar zamanında daha değişik bir görünüm kazanmıştır. Birer yüzleri Kabe’ye dönük olarak kubbelerin üzerine yerleştirilen aleqqqqmler, onların yuvarlak siluetlerine yukarıya doğru yükselen bir hareket vermiştir. Aynı zamanda kubbeler ile minare külahlarının üzerini örten kurşun levhaların birleştiği en son noktalarda oluşan açıklığı örtmek ve rüzgârın onları kaldırmasını önlemek gibi bir de mimari fonksiyonları olunca, alemler yapı sanatının vazgeçilmez elemanı olmuştur.
Türk sanatında kubbe, minare ve sancak alemleri olmak üzere üç ayrı grupta toplanan alemler dikey bir eksene geçirilmiş, yuvarlak kısımlar ve bunların üzerine yerleştirilmiş bir tepelikten ibarettir. Bunlar aşağıdan yukarıya doğru-, kova, büyük küp, bilezik, armut, boyun, küçük küp diye isimlendirilmiştir.
Bunun yanı sıra kubbeye yerleştirilen en geniş kısma kazan, onun üzerindekilere de sırayla simit, kaval, armut, boyun, bilezik de denmiştir.
Genellikle alemler bakır, tunç, pirinç gibi madenlerle mermer ve köfeki taşından yapılmıştır. Bazı ender örneklerde de kıymetli taşlara rastlanılmıştır. Sultan II. Murad, Hacı Bektaş türbesi alemini 1600 altını eriterek yaptırmıştır.
Altın varak veya adi yaldız sürülen madeni alemlerin içleri boştur. Çeşitli parçaların birbirine perçinlenmesiyle bütünleşirler. Taş alemler ise tek parçanın yontulmasıyla meydana getirilir. Ölçü olarak uygulanan belirli bir oran yoktur. Sadece üzerlerinde bulundukları mimari parçaların, külah veya kubbenin büyüklüğü ile uyumlu olmaları, göze hoş görünmeleri gereklidir. Bundan ötürü, büyük camilerin alemleri beş altı metreye ulaşabileceği gibi, küçük bir sebilin alemi de yirmi santimi geçmez. Alemlerin asıl özelliğini yansıtan tepelikler değişik örnekler ortaya koymuş ve böylece Türk sanatçısının yaratıcılığı burada da kendini göstermiştir.
Osmanlı mimarisinin başlangıcından sonra geniş ölçüde uygulanan boynuz biçimli alemlere XVIII. yüzyılda küçük bir ilave yapılmıştır. Osmanlı devletinin değişik bölgelerine has biçimler, orada yaşayan sanatkarların isteklerine göre küçük nüanslarla değişik şekillerde yapılmıştır. Konya, Diyarbakır, Bursa camileri ile İstanbul camilerindeki alemlerin tepeliklerine ve kaidelerine dikkat edildiğinde birbirlerinden çok farklı oldukları görülür.
XVI. yüzyılın ikinci yarısından sonra Avrupa’nın etkisiyle Barok, Rokoko ve eklektik üsluplar alemlerde de kendini göstermiştir. Alem kaidesini meydana getiren küp, armut, bilezik gibi bölümler gittikçe azalmış, yerini geniş bir küp veya üzeri silmeli silindir bölümleri almıştır. XIX. yüzyılda ince, narin ve çok yönlü süslemeleri ile Rokoko bütünüyle alemlerde kendini göstermiştir.
Alemler arasında orijinal örneklerle her zaman karşılaşılmıştır. Böylesine orijinal bir örnek Defterdar Camii minare alemidir. Şeyh Hamdullah’tan icazetli bir hattat olan caminin banisi Nazlı Mahmut Efendi, minare alemini hokka ve kalemden yaptırmıştır. Öte yandan sebillerde kullanılan, içerisinde Allah, Muhammed yazılı, oya gibi işlenmiş tepelikler değişik alem şekilleridir.
Alemlerin; cami, türbe, medrese, çarşı, imaret, kapalı çarşı vesaire gibi dini, sosyal ve resmi binaların kubbelerine, minare külahlarıyla, minberler ve şadırvanlar gibi mimari kısımların ahşap çatıları üstüne süs olarak konulmasına başlıca üç şey sebep olmuştur:
a) Yapı gerekliliği: Kubbenin üstüne kaplanan kurşunların tepede birleştikleri yerdeki açıklığı örtüp, buralardan rüzgâr ve yağmur girerek kurşunlan kaldırmaması için oraya kapak gibi ağırca birşey koymak ihtiyacı.
b) Güzellik: Alemin düşey çizgisini takip suretiyle dikkatleri semaya doğru çekmek ve bu suretle kubbeye bir yükseliş görünümü vermek. Zaten bütün dünya mimarilerinde sivri ve külâhlı çatıların tepesine bir sivrilik verilmesi bu düşüncedendir.
c) Gelenek ve görenek tesiri: Eski Türkler genellikle çadır ve binaların tepesine gerek tezyini mahiyette gerekse kötü ruhlara ve nazara karşı bir tılsım olarak bir sırığa geçirilmiş yuvarlaklar şeklinde tepelikler koyarlardı. Bunlara moncuk veya boncuk denilirdi. Öteden beri devam eden bu gelenek, yapılara güzellik katması açısından bugüne kadar devam etmiş, mimaride önemli bir unsur haline gelmesine sebep olmuştur.’31
Alemler, binaların kubbelerinde yer aldıklarında; bazen o binanın işlevini anlatırken, sancakların tepelerinde kullanıldıklarında, ait oldukları kuruluşu tanıtmışlardır. Sancak alemlerinin Kur’an’ın fetihle ilgili ayetleriyle süslenmesi geleneği yüzyıllar boyunca süregel- miştir.4

1- TDVİA, 2/353.
2- Erdem, Yücel, Türk Sanatında Alem, 35-36, Türkiyemiz, sayı, 16, Haziran 1975.
3- Arseven, Celâl Esad, Sanat Ansiklopedisi, 1/40, MEB Yay.,
İstanbul-1983.
4- Osmanlı Sanatında Hat, 70, Kültür Bakanlığı Yay., 1st. 1998.