Makale

Derdi Veren Allah Dermanıda Verir

Dr. Durak Pusmaz
Haseki Eğitim Merkezi Müdürü

Derdi veren Allah,
dermanını da verir...

Hayat hep aynı şekilde devam etmez. İnsan devamlı sıhhat ve nimet içerisinde olmayabilir. Çeşitli hikmetlerden dolayı Allah’ü Teâlâ bazen insanları bu nimetlerden mahrum eder, hastalık ve benzeri musibetler vererek onları dener, imtihana tabi tutar. Bu durumda hem hastalanan kimseye düşen görevler vardır, hem de diğer müslümanlara. Bu yazımızda kısaca bunlardan bahsedeceğiz.
Hastaya Düşen Görevler
a- Sabretmek;
Hastalanan mümin bilmelidir ki, hastalık bir imtihandır. Allah’ü Teâlâ kendisini denemekte, imtihana tabi tutmaktadır. İnsan sıhhatli zamanında Allah’a şükrettiği gibi, hastalığında da sabredip şükretmelidir. Hastalığı verenin Allah olduğunu bilmeli, başına gelene rıza ve teslimiyyet göstermeli, Kur’an-ı Kerim’in ifadesiyle "İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn" yani: "Biz Allah içiniz ve O’na döneceğiz.’^) demelidir. Sabır her başarının anahtarıdır. Allah’ın yardımını celbeder, sıkıntılardan kurtulmaya vesile olur. Sabırsız ruhlar her zaman darlık ve sıkıntı içerisinde bulunur. İnsan bilmelidir ki, hastalığı birtakım günahlarının affına sebep olur. Hz. Aişe validemizin rivayet ettiğine göre Peygamber Efendimiz: "Müslü- manın, ayağına batan dikene varıncaya kadar, başına gelen her musibet, günahları için keffâret olur." buyurmuştur (2)
Hasta, her zaman olduğu gibi Allah’a güvenini, inanç ve azmini kaybetmemeli, moralini bozmamalıdır. Şu tıbbî bir gerçektir ki, hayatından ümit kesilmiş inançlı ve maneviyatı yüksek olan hastalar, bedbin ve yeis içerisinde bulunan hastalara oranla daha çabuk iyileşme şansına sahiptirler.
b- Tedavi olmak;
Diğer taraftan müslüman, hastalıktan kurtulması için tedavi yollarını aramayı ihmal etmemelidir. Bu, tevekküle ve kadere rızaya ters düşmez. Unutmamalıdır ki, hastalığı veren Allah, her hastalığın şifasını da yaratmıştır.^) Onun için dilimizde: "Derdini veren Allah dermanını da verir." denilmiştir.
Peygamber Efendimiz (S.A.S.) bizzat kendisi tedavi olmuş, ümmetini de tedavi olmaya teşvik etmiştir. Nitekim Peygamber Efendimiz (S.A.S.), kardeşinin karnının ağrısından şikayet eden bir kimseye, kardeşine bal şerbeti içirmesini tavsiye etmiştir. (4) Bu bir tedavi yöntemidir ve tedavi olmaya bizzat Peygamber Efendimiz tarafından teşviktir.
Müslümanlara Düşen Görevler
Hastalara karşı müslümanlara düşen görevler de vardır. Bunları şöyle sıralayabiliriz:
a- Hastayı ziyaret etmek;
Yüce dinimizin müslümanlara güzel emirlerinden biri de hastaları ziyaret etmektir. Hasta ziyareti toplum içerisinde insanların kaynaşmalarına, birlik ve beraberliklerinin pekişmesine, aralarında karşılıklı sevgi ve saygının doğup gelişmesine vesile olur. Hastayı ziyaret eden kimse sevap alır. Hastanın da, bir an bile olsa, hastalığını unutup rahata kavuşmasına sebep olur. Hasta kendisini yalnız hissetmez, ziyaretçilerden güç alır, teselli olur, acılarını unutur. Peygamber Efendimiz (S.A.S.): "Hastanın yanına girdiğiniz zaman eceli hususunda ona ümit veriniz (iyileşeceğini ve daha çok yaşayacağını söyleyiniz)^) buyurmuştur. Şüphesiz ki bu durum hastayı rahatlatır. İnsanın yemeye ve içmeye ihtiyacı olduğu gibi alâka, şefkat, merhamet ve sevgiye de ihtiyacı vardır. Bu ihtiyaç her zaman sözkonusudur. Özellikle hastalık zamanında sevgi ve alakaya olan ihtiyacı daha da fazla olur. İslam toplumunda birlik, beraberlik, yardımlaşma, sevgi ve merhametin hakim olmasını öngören yüce dinimiz, bu sebeple hasta ziyaretine büyük önem vermiştir. Hastaları ziyaret etmek Peygamber Efendimizin sünnetidir. Bazı fakihler, bunun vâcip olduğunu bile söylemişlerdir.
Peygamber Efendimiz (S.A.S.) hasta ziyaretine büyük önem verirdi. Ashabının durumunu dikkatle izlerdi. Onlardan birini bir kaç gün göremeyince diğer ashabına sorar, durumunu öğrenirdi. Hasta olduğu söylenirse hemen onu ziyarete gider, hal ve hatırını sorar, iyileşmesi için duada bulunurdu.
Ashabını da hasta ziyaretine teşvik ederdi. Bir hadis-i şeriflerinde; "Açların doyurulmasını, hastaların ziyaret edilmesini ve düşmanın elindeki müsiüman esirlerin serbest bırakılması için gayret gösterilmesini1* emretmiştir.^) Diğer bir hadis-i şeriflerinde de: "Müslümanın müsiüman üzerindeki hakkının altı olduğunu belirttikten sonra bunlardan birisinin de hastalandığı zaman onu ziyaret etmek olduğunu" söylemiştir.^) Demek ki hastaların ziyaret edilmeleri, onların müslü- manlar üzerinde olan haklarından biridir. Müslümanların da hastalara karşı görevleridir.
Dinimizde hasta ziyaretinin önemi büyüktür. Bu konudaki hadis-i şeriflerde şöyle buyrulmuştur: "Müslüman bir kimse hastalanan müslüman kardeşini ziyaret ederse, oradan dönünceye kadar cennet meyveleri içerisinde olmaya devam eder."(8) Kim güzelce abdest alır, sevabını Allah’tan bekleyerek hasta olan müslüman kardeşini ziyaret ederse cehennemden yetmiş yıl sürecek mesafe uzaklaştırılır." (9) Bu ve benzeri hadislerde vade- dilen sevaba nâil olabilmek için hastayı sırf Allah rızası için ziyaret etmek gerekir. Zenginliğinden dolayı veya menfaat için hasta ziyaret edilirse vadedilen sevap alınamaz.
Dinimiz hasta ziyaretine büyük önem vermiştir. Öyle ki Yüce Rabbimiz hastayı ziyaret etmeyi, kendisini ziyaret etme kabul etmiştir. Bu konudaki bir kutsî hadiste Peygamber Efendimiz Allahü Teâlâ’nın şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: "Şüphesiz ki Allah’ü Teâlâ kıyamet gününde: "Ey Adem oğlu Ben hasta oldum da sen beni ziyaret etmedin." buyurur. Kul: "Yâ Râbbil Ben seni nasıl ziyaret edebilirim, sen âlemlerin Rabbisin." der. Bunun üzerine Allah: "Sen bilmez misin, benim falanca kulum hasta olmuştu da sen onu ziyaret etmemiştin, eğer sen onu ziyaret etseydin, onun yanında benim rızamı bulurdun." buyurur.(10)
Peygamber Efendimiz hasta ziyaretinde büyük küçük ayrımı yapmazdı. Büyükleri ziyaret ettiği gibi hasta olan küçük çocukları da ziyaret ederdi. İmam Buhârî "Sahih"inde "Hasta çocukları ziyaret" ^şlığı altında rivayet ettiğine göre ^sûlullah (S.A.S.), hasta olan torununu (Zeyneb’in kızı Ümâme’yi) ziyarete gitmiş, çocuğun can çekişmekte olduğunu görünce, dayanamamış, mübarek gözlerinden yaşlar akmıştı. Bunu gören Sa’d, Resûlullah’ın bir çocuğa ağlamasını yadırgayarak: "Bu nedir, Yâ Rasûlellâh!" diye sormuş, Resûlullah da: "Bu bir rahmettir ki Allah’ü Teâlâ onu kullarından dilediğinin kalbine koyar. Allah, ancak kullarından merhametli olan kimselere merhamet eder." diye cevap vermiştir.(11)
Hatta Peygamber Efendimiz, hasta ziyareti hususunda kadın erkek ayrımı da yapmazdı. Kadın hastaları da ziyaret ederdi. Nitekim Ümmü’l Alâ (r.a.)’dan şöyle rivayet edilmiştir: "Resûlullah (S.A.S.) beni hasta iken ziyaret etti ve: "Ey Ümmü’l-Alâl Sana müjdeler olsun, çünkü nasıl ki ateş altın ve gümüşün pasını giderirse, bir müslümanın hastalığı da onun günahlarını giderir." buyurdu.(12) Bu hadis-i şeriften Islâm âlimleri, halvet olmaması ve avret mahallinin örtülü olması şartıyla erkeklerin, kadın hastaları ziyaret etmelerinin câiz olduğu hükmünü çıkarmışlardır.(13) Resûlullah (S.A.S.) zamanında sahâbî kadınlar da, hastalanan müsiüman erkekleri ziyaret ederlerdi. Nitekim İmam Buhârî Sahîh’inde: "Kadınlardan erkek hastaları ziyaret etmeleri ve Ümmüdderdâ’nın mescidde ensardan bir erkek hastayı ziyaret etti" başlığı altında Hz. Âişe validemizin, Medine’ye hicret ettikten sonra hastalanan babası Hz. Ebû Bekir ve Bilâl-i Habeşi’yi ziyaret ettiğini ve "nasılsınız" diye hallerini sorduğunu nakleder.(14)
Peygamber Efendimizin hasta ziyareti sadece müslümanlara mahsus değildi, gayri müslim hastaları da ziyaret ederdi. Aşağıdaki rivâyette Peygamber Efendimizin daha önce kendisine hizmet eden Abdu’l-kuddûs isminde bir Yahudi çocuğunun hastalandığını işittiği zaman onu ziyarete gittiğini görüyoruz.
Enes b. Mâlik (r.a.)’dan şöyle rivayet edilmiştir: "Abdii’l-kuddûs adlı bir Yahudi çocuğu vardı. Hz. Peygamber (S.A.S.)’e hizmet ederdi. Bir ara çocuk hastalandı. Hz. Peygamber bunu ziyarete gelip başucunda oturdu ve çocuğa:
"-Müslüman ol" buyurdu. Çocuk yanında bulunan babasının yüzüne baktı. Babası oğluna:
"-Ebu’l-Kasım (S.A.S.)’in emrini kabul et." dedi.
Abdu’l-kuddûs de hemen: "Eşhedü en lâ ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden Resûlullah" deyip müslüman oldu. Hz. Peygamber (S.A.S.) hastanın yanından çıkarken "Şu çocuğu cehennem ateşinden kurtaran Cenâbı Hakk’a hamdü senalar olsun." diyordu.(15)
Peygamber Efendimiz, münafıkların reisi Abdullah b. Übey b. Selûl’ü de hastalandığı zaman ziyarete gitmişti.(16)
Gayri müslim hastaların ziyaret edilmesinde onlara Islâm’ın güzelliklerini göstermenin yanında, onların hidayete ermelerine de vesile olma sözkonusu olabilir. Nitekim yukarıdaki hadis-i şerifte bu durum açıkça görülmektedir.
Burada yeri gelmişken bir hususa daha dikkat çekmek istiyoruz. İnsan hastalandığı zaman, gurur ve kibiri kırılır, kendisinin âciz ve zayıf olduğunu hisseder, kalbi yumuşar, gönlü yufkalaşır, dünya ve nimetlerinin fâni olduğunu anlar, bu sebeple dünyaya bağlılığı azalır, ölümden sonrasını, ebedî hayatı düşünmeye başlar. Bu bakımdan yapılacak telkine ve Hakkı kabüle daha müsâit olur. Bu durum fırsat bilinerek İslam’ın güzelliklerini çeşitli sebeplerden dolayı anlayamamış ve yaşayamamış olan hastalara münasip bir lisanla imânî ve İslâmî hakîkatlerin anlatılması isabetli olur. Belki de bu yolla onların kurtuluşa ermelerine vesile olunabilir. Bunu yaparken yumuşak bir üslup ve müşfik bir tavır içerisinde olunmalıdır. Hastayı inancından ve yaptıklarından dolayı hor ve hakir görücü bir tutum ve davranıştan kaçınılmalıdır. Hastaya, Allah’ın affedici olduğu, rahmet ve mağfiretinin sonsuz ve herşeyi kuşatıcı olduğu hatırlatılmalıdır.
Bu gerçeği iyi kavrayan Hristiyanlar dünyanın geri kalmış çeşitli ülkelerinde dinlerini yaymak için işe kilise yapmakla değil, hastahane yapmakla başlıyorlar, sağlık hizmeti götürme perdesi altında dinlerini yaymaya çalışıyorlar. Kendi memleketlerinde de hasta- hanelerle kiliseler içiçedir. Zaten birçok hastahane kiliseye bağlıdır. Hastalar bir taraftan tıbbî tedavi olurlarken, diğer taraftan hastahanenin hemen içerisinde bulunan kiliseye giderek rûhî yönden tedâvî olmaya, moral bulmaya çalışmaktadır. Hastanın kiliseye gidecek kadar durumu müsâit değilse râhip bizzat hastanın yanına gelerek ona dini telkinde bulunur, dua eder.
b- İyileşmesi için dua etmek;
Hastayı ziyarete gidince iyileşmesi için dua etmek de sünnettir. Sa’d b. Ebî Vakkas’ın kızı Âişe’nin, babasından rivayet ettiğine göre Sa’d b. Ebî Vakkas Mekke’de Veda haccı esnâsında şiddetli bir hastalığa tutulmuştu. Resulullah (S.A.S.) kendisini ziyarete gitmiş, ziyaret esnasında mübarek elini hastanın alnına koymuş, sonra yüzünü ve karnını meshetmiş, daha sonra da: "Allâhümme’şfi Sa’den: Allahım, Sa’d’e şifa ver." diye dua etmiştir.(17)
Hz. Âişe validemizden rivayet edildiğine göre Resûlullah (S.A.S.) bir hastayı ziyarete gittiğinde, ya da kendisine bir hasta getirildiğinde şöyle dua ederdi: "Ey insanların Rabbil Şu hastanın hastalığını gider, ona şifa ver. Ona ancak sen şifa verirsin. Senin şifandan başka hiçbir şifa yoktur. Rabbiml Bu hastaya öyle bir şif9 ver ki bu şifa onun üzerinde hiçbir hastalık izi bırakmasın."(18)
c- Hastanın tedavisine yardımcı olmak;
Tedâvi olmaya hastanın ya da âilesinin gücü yetmiyorsa hastanın tedavisine yardımcı olmak da güzel bir davranış olur. Müslüman müslümana yardım etmelidir. Bu, müslümanın din kardeşlerine karşı bir görevidir. Sağlığında güzel olan bu yardım, hastalığında daha da güzel olur ve önem arzeder. Hiç şüphesiz ki hastaya yapılacak olan en güzel yardım onu tedavi ettirmektir. Ecdadımız bu iş için nice vakıflar vücuda getirmişler, hasta- haneler kurmuşlardır.
d- Ailesine, çoluk ve çocuğuna yardımcı olmak;
Hasta olan kimsenin âilesi ve çoluk çocuğu perişan durumda ise onlara da yardım edilmeli, perişan halde bırakılmamalıdır. Onların perişan halde bırakılması hastayı üzer, hastalığının artmasına, ya da iyileşmesinin gecikmesine sebep olur. Ailesine yardım edilmesi ise hastanın sevinmesine, moral bulmasına ve Allah’ın izni ile çabucak İyileşmesine vesile olur.
İşte bütün bunlar Islâm’ın güzellikleridir. Ecdadımız bu güzellikleri en iyi şekilde yaşıyorlar ve yaşatıyorlardı. Bizler de bu güzellikleri önce kendi nefsimizde yaşayarak, sonra da yaşatmaya çalışarak kendimizden sonraki nesillere güzel örnek olmalıyız.
(1) Bakara sûresi: 156
(2) Buhârî, Merdâ, 1 (VII, 148)
(3) Buhârî, Tıb, 1
(4) Buhârî, Tıb, 4
(5) Tirmizi, Tıb, 35; Ibn Mâce, Cenâiz, 1
(6) Buhârî, Merdâ, 4, Clhad, 171
(7) Müslim, Selam, 5
(8) Müslim, Birr, 41
(9) Ebû Dâvûd, Cenâiz, 3
(10) Müslim, Birr, 43
(11) Buhârî, Merdâ, 9
(12) Ebû Dâvûd, Cenâiz, 1; Ibn Mâce, Tıb, 18
(13) Ibn Hacer, Fethul-bârî, X, 96
(14) Buhârî, Merdâ, 8
(15) Tecrîd-ISarih Tercemesi, C.4., s.527, Hadis No: 664
(16) Ebû Dâvûd, Cenâiz, 2
(17) Buhârî, Merdâ, 13
(18) Buhârî, Merdâ, 20