Makale

ZİHİNLERİN HİCRETİ

BAŞYAZI

ZİHİNLERİN HİCRETİ

MEHMET NURİ YILMAZ
DİYANET İŞLERİ BAŞKANI

Hicret denilince hatırımıza ilk olarak Hz. Peygamber’in miladî 622 yılında Mekke’den Medine’ye göç hadisesi gelmektedir. Filhakika Hz. Muhammed (s.a.s.) de dahil, bütün peygamberler ile fikirleriyle büyük inkılaplar gerçekleştirmiş olan düşünürlerin hayatında hicret hadisesi vuku bulmuştur. Antropolojik araştırmalar, yerleşik hayata geçmeden önce insanların göçebe halinde yaşadıklarını ortaya koymuştur. Hayvanlar alemine baktığımızda, orada da korunmak ve beslenmek amaçlı göç hadisesinin yaygın olduğu görülmektedir. Demek ki göç, önemli tabiî bir hareketlilik olarak karşımıza çıkmakta ve arka planında çok önemli sebepler bulunmaktadır.
Hz. Peygamberin gerçekleştirdiği hicretin nasıl cereyan ettiği hepimizin malumudur. Bunun üzerinde durmayı gerekli görmüyorum. Olayın ağırlıklı olarak bizi ilgilendirmesi gereken yönü, çoğu insanın ilgi duyduğu bir takım harikuladeliklerden ziyade, hicretin neden olduğu dinî, siyasî, İçtimaî ve kültürel değişimler ile İslâm davasına kazandırdığı dinamizmdir. Hicret kuşkusuz değer yüklü olup kısa sürede köklü değişimleri meydana getiren bir harekettir. Hz. Peygamber’in hicret sonrası hayatı, sadece on sene sürmüştür. Bu on yıllık bir zaman sürecinde, hicretle kazanılan ivme ve dinamizm sayesinde, İslâm’ın öngördüğü sosyal hayatın temelleri atılmış, bir çok in- sânî ve İslâmî değer topluma kazandırılmıştır. Toplumun kabile normları temelden sarsılmış, bunun yerine şehir değerleri egemen olmaya başlamış, Yesrib, Medine olmuştur. Hicretle birlikte kabile asabiyeti, kişinin şerefi veya kahramanlığı gibi değer merkezli davranışlar yerini, kuralcı ve müeyyideye dayanan yaklaşımlara terk etmiştir. Kan davaları asgarî seviyeye inmiş, mağdur olanlar haklarını kendileri almak yerine, hukuka sığınmaya başlamış, tedrici olarak hukuk devleti ilkeleri yerleşmiş, yürütmede, adalet temel prensip kabul edilmiştir. Netice olarak söylemek gerekirse, hicret; köklü toplumsal değişimin muharrik gücü, yeni bir medeniyetin, sevgi ve saadet dolu günlerin başlangıcı olmuştur. Hicretin başlattığı değişim, netice itibarıyla büyük bir başarıyla amacına ulaşmıştır.
Buradan hareketle günümüze gelecek olursak, sorulacak soru şudur: Bugün hicret dinamizmini yakalayabilmek için Müslümanlar olarak başka yerlere göçmeğe mecbur muyuz? Bugün hicreti nasıl algılamak ve yorumlamak durumundayız?
Eğer bugün bizler yaşadığımız toplumda tıpkı Hz. Peygamber gibi varoluş misyonumuzu yerine getiremeyecek bir duruma düşmüş isek, elbette hicret bizim için bir çıkış yolu olabilir. Ancak günümüz Müslümanlarının daha ziyade ihtiyaç duyduğu bu mudur? Bu çerçevede Malezya Başbakan Yardımcısı ve İçişleri Bakanı Dato Abdullah Haji Ahmed Badawi’nin uluslarası bir konferansta, İslâm dünyasının problemlerine hitaben sarfettiği; "Bizler mevcut durgunluk ve ümitsizlik halinden moder- nite ve üstünlük çağına sıçramak için kendimizi zihinsel hicrete tabi tutmayılız." şeklindeki sözleri zihnime takıldı. Bana göre Badawi, konunun en can alıcı noktasına dikkatimizi çekmiştir. İslâm dünyası uzun zamandan beri durgunluk içindedir ve büyük ölçüde zihniyet sorunları ile boğuşmaktadır. Kendi sorunlarına çözüm üretecek cesur yaklaşımları sergileyememektedir. Mazinin sağlıklı muhasebesi ile geleceğin rasyonel tasarımını bir türlü başaramamaktadır. İfrat ve tefrit uçlarında gidip gelmekte, orta yolu bulamamaktadır. Bir kesim maziyi tamamıyla dışlarken, bir kesim de maziye bütünüyle teslim görüntüsü sergilemektedirler. Halbuki İslâmî ölçülere göre insan, her an bir oluş ve arayış içinde olmak mecburiyetindedir.
Çağı yakalamak için, mekan değiştirmek yerine zihinlerimizi hicrete tabi tutmak ve nefsimizi sorgulamak daha isabetli olacaktır. Modemizmin önümüze koyduğu yığınla problemi çözmek, küreselleşme ile baş edebilmek ve geleceğimizden emin olmak istiyorsak, bu zihin göçüne çıkmaya mecburuz.
Gelecek sayıda buluşmak ümidiyle.