Makale

Cinsellik "Reklam Aracı" Olunca...

Cinsellik "Reklam Aracı" Olunca...
Süleyman BALABAN


GELECEĞE şekil ve anlam verecek oluşumların içinde yer alıyoruz. Bugünün çabası ve yarının kaygısı içindeyiz. Yaşadığımız hayatta yaptıklarınız ve yapacaklarımızın ağır baskısı ve sorumluluğunu hissediyoruz. Bu toplumun geleceği herkesten çok bizi ilgilendiriyor. Müslü-man olmanın omuzlarımıza yüklediği sorumluluklar, her olan biten karşısında "tedirgin" olmamızı zorunlu kılıyor. Bozulan gidişat ve yönelişlerimizdeki sapkınlıklar kaygı verici boyutlara ulaştı.
Ülkenin derin çalkantılarla yüz yüze bulunuşu toplumsal uzlaşma ve ortak değerler etrafında oluşacak uyumu güçleştirmektedir. Bu sonuçta kitle iletişim araçlarının giderek küçülttüğü dünyamızda, toplumsal etkileşimin hız kazanmış olmasının da büyük payı bulunmaktadır. Özellikle son 10 yıldır yaşanan değişimin söz konusu süreçte değerlerimizi alt üst edişini ve yabancılaşmanın olumsuz etkilerini gözlemek mümkündür.
Batılılaşma eğilimlerinin kazandığı boyut, teknoloji egemenliğinin hayatımıza kattığı dayatmacı gelenek ve kültürel yozlaşmanın sınır tanımayan yayılmacılığı, bugün vardığımız noktada tehlike sinyalleri vermektedir.
İnsanımızın her türlü olumlu gayrete rağmen iç dinamiklerinden uzaklaşma eğilimleri ahlâksızlık, çürüme ve çöküşü beraberinde getirecektir. Bizi biz yapan değerler karşısında duyulan aşağılık psikozu ve batı uygarlığının bizden uzak olan alışkanlık ve değerlerine du-yulan hayranlık "yok oluş" anlamı taşımaktadır.

KADIN VE MÜSTEHCENLİK
İnsana bakışı, aile anlayışı, ekonomik ve sosyal alışkanlıkları ve manevî dokusuyla batı, gerçek uygarlığın kat kat uzağında durmaktadır. İçki, kumar, uyuşturucu, aşırı tüketim tutku-su, israf, yalan, aldatma, riya ve her türlü kötülükle kuşanan batının bu haliyle özenilecek ve örnek alınacak yanı kalmamıştır. Cinselliğin vardığı noktada kadın ticarî meta haline gelmiş ve kokuşmuş cahili toplumları aratmayacak bir düzeyde aile gerçeğine uzak düşmüştür. Oysa bir toplumu ayakta tutan en sağlıklı değerler aile içinde geliştirilir, yaşanır ve aşılanır.
Kadın Türk toplumunda anadır, bacıdır, namus ve iffettir, ailenin direğidir.
Toplumu doğurur ve şekillendirir. Oysa batı toplumlarında kadın, giderek aile gerçeğinden uzaklaşmakta ve buna bağlı olarak sosyal gelecek, kontrolsüz ve problemli bir sürece girmektedir. Gayri meşru ilişkilerin yadırganmadığı ve meşruluk anlayışının sapkınlığa yöneldiği görülmektedir. Bu gerçek batının sosyal ve ekonomik varlığındaki çarpıklığın bir sonucudur. Bizim toplumumuzdaki yöneliş te bu doğrultudadır.
Sermayenin ve ekonomik değerlerin her şeyin ölçüsü olduğu bir toplumda, uğrunda hayat kavgası verilecek manevî ve millî değerler önemini yitirmektedir. İşte bu noktada kadın ve onun cinselliği, ekonomik bir değer olarak sermayenin aracı olmaktadır.
Reklam ise, kadını ve onun cinselliğini kitlelere sunan bir kurum haline gelmiştir. Bugün ulaşılan seviyede cinsellik reklamcılığın vazgeçilmez unsurudur. Siyasî ve toplumsal her türlü baskıya rağmen reklamcının kadına bakışı değişme-mektedir. Salt cinsellik objesi olarak sunulan kadın, pespaye bir yaratık gibi muamele görmektedir. Üstelik bu durum dinimizdeki, örf ve adetlerimizdeki yerleşik kadın imajını hasara uğratmakta, hatta bu imajı tamamen değiştirmektedir. Zihinsel doku da bu arada hasara uğramaktadır. Nitekim yıllar önce yayınlanan bir kolonya reklamından bugün hatırlanan; tanıtımı yapılan ürün değil, aksine plajda koşan çekici bir kadın imajıdır.
Kadının evrensel bir istismar aracı olduğu gerçeğini reklamcılar bile itiraf etmektedir. Cinsellik ve müstehcenlik konusunda insanların zaafiyetlerinden yararlanılmakta ve ilgili ilgisiz her üründe kadın reklam aracı olarak kullanılmaktadır. Meselâ otomobilin üzerinde cinselliğini sergileyen kadının, otomobille doğrudan ne gibi bir ilgisi olabilir? Merihten gelecek bir yaratık bu reklamı görse, otomobilin mi yoksa kadının mı satılık olduğu konusunda kesin bir yanılgıya düşecektir.
Türk toplumu bugüne değin, içinde bulunduğumuz durum kadar zaafiyete sü-rüklenmemiştir. Cinselliği ticarî bir meta gibi sunulan kadınlarımız hiç bu kadar ayaklar altına alınmamıştı. Varılan noktanın bizi ulaştıracağı kadar, batının içine düştüğü bunalım ve sosyal çözülme yazgısıyla paralellik taşımaktadır.

ÖZGÜRLÜK VE DİRENME GÜCÜMÜZ
Türkiye’nin içine girdiği şu dönemin en bariz vasfı, kuşkusuz "özgürlük" kavramı etrafında başlayan tartışmaların ulaştığı noktadır. Siyasal, sosyal ve kültürel alanlarda baskı, sınırlama ve özgürlük arasında gidip gelen toplum, "yapay" bir özgürlük tartışmasıyla tahrik edilmektedir. Sorun, söylendiği gibi geçmiş dönemlerde daha az serbesti ve daha çok sınırlamanın varlığı değildir. Ya da getirilmeye çalışılan sınırsız, kontrolsüz gelişme (büyüme ve ilerleme demekten kaçınıyoruz) ve anarşi de değildir. Üzerinde durulması gereken asıl sorun, başkalarının hak ve hukukuna, inanç ve değerlerine, geçmiş ve geleceğine, dinine ve örfüne karşı saygısızlık, aşağılama, ve riayetsizlik yapmadan tanınabilecek en ziyade serbesti ve özgürlüğü sağlamaktır. İşte müstehcenlik sorununu da söz konusu ettiğimiz tartışmadan ayrı düşünemeyiz.
Dün olduğu gibi bugün de ülkemizde müstehcenlik (açık, saçıklık) gerçeği olar»ca tahripkarlığıyla ortada durmaktadır. Ne var ki, bugünün dünden farkı müstehcenlik olgusunun sınırsız ve kontrolsüz bir sürece girmiş olmasıdır. Bu noktada kanun dışı yayın yapan özel televizyonların hızlandırıcı bir etkisi olmuştur. Geniş kitlelere etki bakımından mevcut televizyonların ve kurulacak özel televizyonların ağırlığı daha da hissedilecektir. Gerçek olan şudur ki, cinsellik olgusu bir toplumda yaşayan müs-lümanların inanç ve değerlerine, gelenek ve geleceğine rağmen olabildiğince istismar edilmektedir.
Televizyon ekranı ve basılı araçlar karşısındaki kitlelerin edilgen yapısı da tahrip gücünü fazlalaştırmakta-dır. Sunulan her şeyi düşüncesizce ve karşı koymadan alan toplum, direnme gücünü de her geçen gün yitirmektedir. Sorumluluk sahibi anne ve babaların ve ülke adına din adına, millet adına kaygı duyanların sessiz çığlıklarını işitebilecek duyarlılığa erişildiğinde, so-nucun ne kadar vahim olduğu, istilacı batı değerleriyle yapılan savaştaki üstünlüğün her geçen gün yitirildi-ği görülecektir.
Bizce önemli olan toplumun mensubu bulunduğu dinin hukukuna yapılan riayetsizliktir. İslâmın getirdiği esas ve ilkeler "müslümanım" diyen herkes tarafından benimsenmişken, müslüman çoğunluğun beklenti ve talepleri gözardı edilerek dayatmacı bir yaklaşımla gayri islâmî değer ve alışkanlıklar, seviyesizlik ve ölçüsüzlükler zorla benimsetilmektedir. Bu durum, teknoloji üstünlüğüne sahip azınlık çevrelerinin haktan değil, güçten kaynaklanan egemenliklerinin bir sonucudur.

TELEVİZYON VE BASINDA MÜSTEHCENLİK
Türkiye’de basın yayın araçlarının çoğu yazılı ya da görüntülü cinsel temalara yer vermektedir. Kimi yayın organları salt bu gözle bakmakta, kimileri de okuyucu ve izleyicinin ilgisini çekmek için az da olsa cinselliğe yer vermektedir. Bu etki ve istismar aracından uzak kalan yayın organları da maalesef sayıca azdır. Yazılı basın müstehcenlik konusunda öncülük yapmaktadır. Sırf bu amaçla gazete, dergi, ilan, afiş, fotoğraf, kabartma, poster, kartpostal, takvim vs. yayınlayanlar, yıllardan beri bu toplumun zafiyetlerinden fayda ummaktadırlar. Ayrıca bir kaç yıl kadar az bir geçmişi olan özel televizyonlar da daha tesirli ve tahripkâr bir_ tutum izlemektedirler. Üstelik görüntülü basın organlarının yayınlarını denetleme ve sınır getirme amacıyla ortaya konulan mevzuatta, ilgili merci ve yargı organlarının gözü önünde ihlal edilmektedir.
Ülkemizde müstehcenlik konusu yıllardan beri tartışılmakta ve halen de güncelliğini korumaktadır. Özel televizyonların reklam ve film gibi gösterilerle kontrolsüz ve seviyesizce yaptıkları yayınlar "kitleselleşmekte" ve bu olumsuz yöneliş bütün müslümanları tedirgin etmektedir. Ayrıca müstehcenlik konusunda daha fazla özgürlük isteyen azınlıkla, bu seviyesizlik karşısında manen rahatsız olan çoğunluğun önlemler alınması yolundaki talepleri de karşı karşıya bulunmaktadır.
Peki bu çatışma ortamında mevcut hukukî düzenlemeler neler öngörmektedir?
Türk Ceza Kanunu’nun 426,427 ve 428. maddelerinde müstehcenlikle ilgili düzenleme yapılmış ve bu maddelere aykırı davranışta bulunanlara para ve hapis cezasından oluşan mü-eyyideler öngörülmüştür.
1927 yılında çıkarılan 1117 sayılı Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Kanunu’nun bazı maddeleri 1986 ve 1988 yıllarında yapılan değişikliklerle bugünkü şeklini almıştır. Bu kanunda 18 yaşından küçüklerin maneviyatı üzerinde zararlı etk^f yapacağı anlaşılan yazılı, sesli ve görüntülü yayınların denetlenerek müstehcenliğin kontrol ve sınırlanması amaçlanmaktadır. Bu kanunla Başbakanlık bünyesinde oluşturulan ve çeşitli kurumlardan temsilcilerin bulunduğu 11 kişiyle teşekkül eden Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Kuru-lu’nun 1739 sayılı Milli Eği-tim Temel Kanunundaki genel amaç ve temel ilkeleri göz önünde bulundurarak yapılan yayınların zararlı olup olmadığına karar vereceğini, ceza kanununun 426, 427 ve 428. maddelerinde tanımlanan suçlarla ilgili olarakta bilirkişilik yapacağını öngörmektedir.
Her ne kadar kanunun amacı küçükleri zararlı yayınlardan korumak ise de, 18 yaş gibi bir sınırlamanın getirilmesi, 18 yaşından büyükler için yayınların zararlı olmayacağı şeklinde bir anlamsızlığa sebebiyet verir gözükmektedir. Kaldı ki, yaş sınırlaması sosyal niteliği gereği kesin çözüm de olmamaktadır. Zira bu toplumda yaşayan herkesin maneviyatı az ya da çok za-rarlı yayınlardan etkilenmektedir. Üstelik evlerimizin içine giren yayınların denetlenemiyor oluşu da hem yasal düzenlemenin yetersizliğini ve hem de eksikliğini ortaya koymaktadır.
Kanunda öngörüldüğü şekliyle zararlı sayılan yayınların sahip ve sorumlularına, bu eserlerin "küçüklerin maneviyatına zararlı olduğunun tebliğ edilmesi", "küçüklere zararlıdır" damga ve işaretinin konulmasının zorunlu hale getirilmesi, ancak 18 yaşından büyüklere satılabileceğinin öngörülmesi gibi kayıtlar, yüzeysel nitelikli ve kök- f lü çözüm bulmaktan uzaktır. Üstelik uygulamadaki yetersizlikler de herkesçe bilinmektedir. Zira hiç bir satıcı böyle bir yayını müşterisine verirken ondan kimliğini göstermesini istememektedir. Kanunla yasaklandığı halde bu tür zararlı yayınlar açık sergilerde satılmakta, dükkanlarda teşhir edilmekte, her şekilde ilan ve reklam edilmekte ve kimi zaman da okul ve benzeri yerlere sokulabilmektedir.
Ayrıca kanunda öngörülen parasal cezaî müeyyideler de önleyici ve caydırıcı nitelikte değildir. Görülüyor ki, yalnızca basılı yayınları kapsayan, sesli ve görüntülü yayınların zararlı etkilerine karşı yetersiz kalan kanunî düzenleme, uygulamada kendisinden beklenen işlevi yerine getirmekten de uzaktır.
Özel televizyonun yasallaşması için çalışmaların yapıldığı şu zaman diliminde, müstehcenlikle ilgili çatışmaların giderilmesi ya da en aza indirilmesi ve fiilen egemenlik kuran özel televizyonların cinsellikle ilgili tahripkâr etkilerinin giderilmesi için, etkili yasal düzen-lemelerin de yapılması gereği ortadadır. Gelişmişlik, batılılaşma ve özgürlük adına kural tanımayan ve müs-lümanların inanç ve değerlerini hiçe sayan müstehcen uygulamaların önüne geçilmelidir. Etkili denetim usullerinin bir an önce uygulamaya konulmasında da manevî değerlerimizin geleceği açısından büyük fayda vardır.