Makale

HZ. PEYGAMBER VE SOSYAL DAYANIŞMA

HZ. PEYGAMBER
VE SOSYAL DAYANIŞMA

Doç. Dr. H. Mehmet SOYSALDI
Fırat Üniv. İlah. Fak. Öğr. Üyesi

Toplumumuzda, yoksul ve perişan insanların içler acısı durumu, toplumun sinesinde açılmış bir yara gibidir. Toplumdaki birçok hastalık, bireysel ve toplumsal bozukluk fakr-u zaruretten ve sefaletten ileri gelmektedir. Bugünün hayat şartları içerisinde bu hastalıkların tehlikesi günden güne artmakta, tedavisi ise ülkenin ekonomik durumu göz önüne alındığında her geçen gün zorlaşmaktadır. Bugün dünyanın dört bir köşesinde meydana gelen olaylar ve hayat şartları insanları çeşitli buhranlara sürüklemektedir. Günümüzde dünyamız; en hırçın en müfrit ve en zararlı cereyanlara sahne olmaktadır. Bu şartlar altında insanların birbirlerine karşı ilgisiz kalmaları, herkesin menfaatleri doğrultusunda hareket etmeleri toplumumuzdaki insanlarımızın ızdırabını arttırmaktadır.
Toplumdaki bu sarsıntılar ve sıkıntıların içerisinde tslamı yaşamak ve yaşatmak çok zordur. Sosyal ve ahlakî bozukluklardan korunmak için toplumdaki sıkıntılara karşı ciddi tedbirlerin alınmasına ihtiyaç duyulmaktadır. Ekonomik kalkınma ve bununla ilgili problemlerin çözümü günümüzde bütün milletlerin en büyük meşgalesidir.
Bu durumda toplumumuzdaki insanların problemlerine eğilmek, yardımlaşmak, muhtaç olanlara yardımda bulunmak, gücü yeten her Müslümanın hem millî, hem de dinî bir görevidir.
A- HZ. PEYGAMBER BİZLERE ÖRNEKTİR VE KENDİSİNE UYULMALIDIR
Birçok değerin ve kıymet hükmünün alt üst olduğu, kalbî ve ruhî hayatın iflas ettiği, Muhammedî bir havanın bizden uzaklaştığı günümüzde, Hz. Peygamber (s.a.s.)’e ittiba etmek çoğu meselemizi çözümleyecektir. Zira sevgili Peygamberimiz Veda Hutbesinde; ’’Size iki emanet bırakıyorum, onlara sarılıp uydukça yolunuzu hiç şaşırmazsınız. O emanetler, Allah ’in kitabı Kur’an-ı Kerim ve Peygamberinin sünnetidir" buyurmaktadır.
Biz Müslümanlar ne bulduysak O’na ittiba etmekte bulduk, yine ne bulacaksak O’na yaklaşmada, O’nu anlamada ve O’na ittiba etmekte bulacağız.
Bizler, Hz. Peygamber (s.a.s.)’i kaybetmekle her şeyimizi kaybettik. Bu uzun yolda kaybettiğimiz her şeye yeniden sahip olmamız, Hz. Muhammed (s.a.v.)’i yeniden bulmaya ve gönüllerimizde O’na karşı coşkun sevginin yeniden uyanmasına bağlıdır.
Büyük meselelerin çözüm beklediği çok çetin günlerdeyiz. Hangi asırda yaşarsak yaşayalım hangi devirde bulunursak bulunalım, önümüzde cereyan eden hadiseler hangi cinsten olursa olsun, bizler Hz. Peygamber (s.a.s)’i hayatımızda örnek edinirsek kurtuluşa ereceğiz. Aksi takdirde kurtuluşumuz mümkün olmayacaktır. Nitekim, Yüce Allah, Kur’an-ı Kerim’de, mü’minlere Hz. Peygamber (s.a.s.)’i örnek gösteriyor:
"Allah’ı ve ahiret gününü arzulayan ve Allah’ı çokça zikreden siz mü’minler için Allah’ın Resulünde pek güzel bir örnek vardır.’"2’
Şunu iyi bilelim ki O, sadece kuru bir örnek değil, her emri yerine getirilmesi lazım gelen ve her hareketi benimsenip, hayata yansıtılması gereken bir rehberdir.
Yüce Allah buyuruyor ki: "Resul size neyi verdi ise, onu alın! Neden men etti ise ondan da sakının’"3
Zaten O’nun sözleri ve hareketleri kendi nefsinin eseri değildir. Yüce Mevla’nın vahyi ve ilhamının mahsulüdür/4’
1. Peygamberlere İtaat Gereklidir
Peygamberlerin gönderiliş gayelerinden biri de Onların ümmetlerine güzel birer örnek olmalarıdır. Hz. Peygamber (s.a.s)’i örnek edinmek, her şeyden önce Allah’ın emridir. Zira, Kur’an-ı Kerim de pek çok ayette Hz. Peygamber’e itaat etmek, Allah’a itaat etmekle denk tutulmuştur. Yüce Allah, Nisa suresinde şöyle buyurur: ’Resûle itaat eden Allah’a itaat etmiş olur.’"5’
Bu ayette, Allah’ın elçisine itaat edenin Allah’a itaat etmiş olacağı belirtilmektedir. Diğer bir ayette de Allah’ın sevgisine ve mağfiretine nail olabilmek için, Hz. Peygamber (s.a.s.)’e tabi olmak emredil- mektedir:
"De ki: Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın’"6’
Bu ayetten de anlaşıldığı gibi Allah’ın rızası ve sevgisi Hz. Peygamber (s.a.s.)’in sünnetine uymakla elde edilebilir. Bir mü’minin büyük ideali, kendisini Allah’a sevdirmektir. Yani O’nun rızasını kazanmak, gazabından korunmaktır.
2. Asıl Hedef Allah’ın Rızasıdır
Aslında kılınan namazlar, tutulan oruçlar, verilen sadakalar, işlenen her çeşit hayır, Islâm yolunda tüketilen bütün nefesler tek gayeye bakar. O da Allah’ın sevgisini ve rızasını kazanmaktır. Bunun da tek yolu Rasûlullah (s.a.s)’ın sünetine uymak ve hayatımızı onun hayatına benzetmek ve onu örnek edinmektir.
Yüce Allah, küçük-büyük her meselede Hz.Pey- gamber (s.a.s.)’e uymayı, O’nun verdiği hükme razı olup teslim olmayı, imanın gereği saymaktadır:
“Rabbin adına yemin olsun ki, onlar, aralarında ihtilaf ettikleri şeylerde seni hakem kılmadıkça, sonra da içlerinde hiçbir sıkıntı duymadan senin verdiğin hükme tam bir teslimiyetle boyun eğmedikçe asla iman etmiş olmazlar."7
Yüce Allah, bu ayette üç noktaya dikkatimizi çekiyor:
1- Her meselede Rasûlüllah’ın hakemliliğine başvurmak.
2- O’nun verdiği hükümden dolayı içimizde hiçbir sıkıntı ve rahatsızlık duymamak.
3- Tam bir teslimiyetle O’na boyun eğmek.
Kur’an-ı Kerim, mü’minlerin mutlak teslimiyetten başka bir tercih haklarının da olmadığını kesin bir ifade ile şöyle haber veriyor:
"Mü’min bir erkek ve kadın için, Allah ve Resûlü bir işe hüküm verdiği zaman, artık onlar için hiçbir tercih hakkı yoktur”8
Hz. Peygamber (s.a.s.)’in emrine itaat etmemek, O’na sırt çevirmek, Allah’ın emrine isyandır. Hz. Peygamber (s.a.s)’e karşı ortaya konan her duygu ve hareket, aslında Allah’a karşı gösterilmiş demektir.
Kur’an’da bazı âyetlerde Hz. Peygamber (s.a.s.)’e isyan, hüsran ve bedbahtlık sebebi olarak gösterilmektedir.
"Peygamberin emrine aykırı hareket edenler, başlarına büyük bir felaket gelmesinden veya kendilerine çok acıklı bir azabın isabet etmesinden sakınsınlar"9’
Nisa sûresinde ise aynı husus şöyle dile getirilir: “Kim kendisine doğru yol belli olduktan sonra Peygambere karşı çıkar, mü’minlerin yolundan başka bir yola giderse, onu o yolda yapayalnız bırakırız ve onu cehenneme sokarız! Cehennem ne kötü bir yerdir."’10’
Hz. Peygamber (s.a.s)’e tabi olup, O’nu örnek edinmek hususunda bizzat Rasûlüllah’m söylediği birkaç hadisi de hatırlayalım:
"Kim bana itaat ederse, Allah’a itaat etmiş olur. Kim de bana isyan ederse, Allah’a isyan etmiş olur?’m\
Buhârî’nin rivayet ettiği bir hadis-i şerifte ise, Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmaktadır:
"Bütün ümmetim cennete girecektir, ancak yüz çevirenler müstesna! ”
Dediler ki:
“Ey Allah’ın Resûlü! yüz çeviren kimdir”
“Kim bana itaat ederse cennete girer. Bana isyan edene gelince o, yüz çevirmiştir.
Bu dünyada Peygambere itaat etmenin, O’nu örnek edinmenin önemini anlamayıp, O’na itaat etmeyen kişi ahirette pişmanlık duyacaktır. Nitekim Yüce Allah, ahirette bu pişmanlığı duyanların halini bize şöyle açıklamaktadır;
"0 gün, zalim ellerini ısırıp diyecek ki: Keşke ben de O Peygamberle aynı yola girseydim!...Vay başıma! Keşke falancayı dost edinmesem, onu örnek almasaydım. ” 13
3. Hz. Peygamber’in Sünnetine Uymak Gerekmektedir
Müslümanların, her sahada Hz. Peygamber (s.a.s.)’i örnek edinmeleri gerekir. Hz. Peygamber (s.a.s.)’i örnek edinmek demek, O’nun sünnetine uymak demektir.
Arapça bir kelime olan sünnet; ’yol, birinin devamlı gittiği yol, âdet, gidişat, hayat tarzı’ gibi anlamlara gelir. Terim anlamıyla "sünnet" deyince; "Peygamberimiz (s.a.s.)’in söz, fiil ve takrirleri" anlaşılır. Takrir, Arapça’da onay demektir. Peygamberimiz (s.a.s.), bilgisi dahilinde yapılan bir davranışa veya söylenen bir söze karşı çıkmamışsa, bu, O’nun o davranış veya sözü onayladığı, en azından mubah saydığı anlamına gelir. Çünkü insanları, Allah’ın rızasına ters olan her şeyden uzaklaştırmak için görevli olan bir peygamberin üstelik kendisinin her davranışının ashabınca takip ve taklit edildiğini bile bile Allah’ın rızasına ve dine muhalif bir davranış karşısında susması düşünülemez.
Kısaca söylemek gerekirse sünnet; "Peygamber (s.a.s.)’in hayat tarzı" demektir. Hayat tarzı, kişinin hayat anlayışının dışa vurmuş şekli demektir. Şu halde peygamber (s.a.s.)’in sünnetinin temelinde O’nun hayat anlayışı vardır. İnsanlar, tarih boyunca "Ben kimim, nereden geldim, niçin geldim, nereye gidiyorum?" gibi sorulara daima cevap aramışlar ve bu sorulara verdikleri cevaplara göre hayata anlam vermişler, hayat gayelerini buna göre tespit etmişlerdir. İşte Cenab-ı Hakk, gönderdiği peygamberler vasıtasıyla bu soruların doğru cevabını insanlara bildirmiş ve ona göre hayat sürmelerini istemiştir. Sünnet, bir hayat tarzı ise -ki öyledir- bu hayat tarzını gerçek manasıyla idrak etmek, onun arkasındaki hayat anlayışını bilmeye bağlıdır. Bu hayat anlayışını, kavrayabilen kişi, şuurlu bir şekilde Hz. Peygamber’in sünnetini yaşayabilir. İşte sünnetin temelindeki bu hayat, bizim itikad, yani iman dediğimiz şeydir. Bu noktada sünnetin inanç ve zihniyet boyutu söz konusudur. Yani Peygamber (s.a.s.)’in hayat gayesi ne ise hayata verdiği anlam nasılsa, O, nasıl bir imana sahipse, Müslüman da öyle bir imana sahip olmaya gayret etmelidir. O’nun değer yargılarını aynen benimsemelidir. Müslüman, her şeyden önce Hz. Peygamber (s.a.s.)’in iman dünyasını, gönül dünyasını fikir dünyasını kavramaya ve O’nu örnek almaya çalışmalıdır. Müslüman, Peygamber (s.a.s.)’in tevhid anlayışını, nefis ve arzular dahil her türlü maddî ve manevî puta gönülde yer vermeyişini, Allah’a rağmen hiçbir otorite kabul etmeyişini, kulluk şuurunu, Allah sevgisini ve korkusunu, kader ve tevekkül anlayışım, kainatın her yerinde Allah’ın tecellilerini ibretle seyredişini, sebeb-müseb- bib anlayışını, uluhiyet anlayışını, değer yargılarını iyi tespit edip, sünneti yaşarken bunları işin temeline koymak ve içine sindirmek zorundadır."14
Kur’an’ın beyanına göre yaratılış gayemiz ibadet, yani kulluktur.1"1 Peygamberimiz (s.a.s.) de hep kulluğunu vurgulayarak ümmetine bu konuda yeterli mesajı vermiştir. Hz. Peygamber (s.a.s.) ibadeti, sadece belli zamanlarda yapılan görevler olarak değil, hayatın her anını içine alan bir kulluk ve mesuliyet anlayışı olarak anlayarak, hayatının tamamını ibadete dönüştürmüştür, Müslüman da, dar çerçevede ibadetlerinde; geniş çerçevede bütün davranışlarında kulluk şuuru içinde olarak ihlas, huşu, huzur, ihsan, hamd, marifetullah gibi kulluğun özünü teşkil eden manevî değerlerde Peygamber (s.a.s.)’e benzemeye çalışmalıdır.
Rasûlüllah’ın siyaset, ekonomi, hukuk, ahlak, adab, eğitim, aile hayatı gibi konulardaki uygulamaları, O’nun sünnetinin sosyal boyutunu teşkil eder. Bu yönüyle Hz. Peygamber (s.a.s.), hem toplumun lideri, hem de toplumun üyesi olarak, mükemmel bir İslam toplumunun nasıl olması gerektiğini pratik olarak bizlere göstermiştir.
Biz Müslümanlar, Peygamberimizin kul hakkına karşı hassasiyetini; kuvvetin değil hakkın hakim olduğu hukuk anlayışım; "Komşusu aç iken tok uyuyan bizden değildir”<l6) buyruğundaki sosyal adalet anlayışını; ferdi topluma, toplumu ferde feda etmeyen idare anlayışını; yeryüzünde adaleti hakim kılmayı esas alan i’lay-ı kelimetullah anlayışını; her türlü sömürüyü bertaraf eden ve eşref-i mahlukat olan insanın, insanca yaşamasını hedef alan ekonomi anlayışını; insanın ruh-beden bütünlüğünü bozmadan insan-ı kamil yetiştirmeyi esas alan eğitim anlayışım, kısaca söylemek gerekirse, O’nun toplum hayatında amaçladığı hedefleri ve esas aldığı ilkeleri sosyal hayatımızın temeli haline getirmeliyiz.
Hz. Peygamber (s.a.s.)’in örnek ahlakını, ferdi ve sosyal hayatımızın temeline koymalıyız. O’nun şefkatini, merhametini, affediciliğini, müsamahasını, kolaylaştıncılığını, yardımseverliğini, alçak -gönüllülüğünü, dürüstlüğünü, sözüne sadakatini, hil- mini, cesaretini, iktisadını, dünyanın geçici menfaatlerine değer vermeyişini, zühdünü, şükrünü, sabrını, azmini, sebatını, tevekkülünü, teslimiyetini, cana yakınlığını, tatlı dilliliğini, inceliğini, zarafetini, vakarını, izzetini, teennisini, yiğitliğini, emanete riayetini, elhasıl burada sayamayacağımız bütün güzel hasletlerini içimize sindirip, karakter haline getirmeyi hayat gayesi edinmeliyiz. Çünkü O Yüce Peygamber (s.a.s.), "Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim" <17) buyurarak ebedî risaletin gayesinin ahlakî kemale ulaşmış insan-ı kamil yetiştirmek olduğunu vurgulamaktadır.
B- İSLÂM, SOSYAL DAYANIŞMAYI EMREDEN BİR DİNDİR
Islâm, kendisine tabi olanları dünya ve ahiret saadetine kavuşturmak için gönderilmiş bir dindir. İslâm dininin prensiplerini bizlere öğreten en sağlam ve birinci kaynak ise Kur’an’dır. Kur’an-ı Kerim’i incelediğimizde, O’nun insanları dünya ve ahi- rette mutlu bir hayat sürmelerini temin eden mükemmel prensipler içerdiğini görmekteyiz.
Yüce Allah, Kur’an’da bizleri kendisine uyduğumuzda ve onları bu dünya hayatımızda rehber edindiğimizde bizleri mutluluk ve saadete götürecek şeylere davet ediyor.
“Ey inananlar! Allah ve Peygamber, sizi hayat verecek şeye çağırdığı zaman icabet edin.”18’
Kur’an, Müslümanların dünya ve ahirette saadete erebilmeleri için toplumun fertleri arasında sağlam ve kuvvetli bir bağ kurmuştur. O bağ da din
kardeşliğidir. Bu bağ, nesep ve kan bağından daha kuvvetli, daha sağlam ve daha kalıcıdır. Nitekim Yüce Allah, bu hususta şöyle buyurmuştur: "Şüphesiz müminler kardeştirler. Öyle ise kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah’tan sakının ki size rahmet edilsin.”19
Her Müslümanın Müslüman kardeşine karşı birtakım vazifesi vardır. Müslümanın bu vazifesinin şuurunda olması için ve Müslüman kardeşiyle sevgi, karşılıklı şefkat ve yardımlaşma esasları üzerine sosyal ilişkiler kurması için en hayırlı sebep ve en kuvvetli etken, din kardeşliğidir.
Yüce Allah, müminlere karşılıklı yardımlaşma ve birbirlerine şefkatle davranmalannı emretmiş ve şöyle buyurmuştur:
"...İyilik ve takva üzerinde yardımlaşın, günah ve düşmanlık üzerinde yardımlaşmayın, Allah’tan korkun. Çünkü Allah’ın azabı çetin- dir."20)
Bu ayette yüce Allah, bütün Müslümanları iyilik ve güzellikte birbirleriyle yardımlaşmaya, günah ve düşmanlıkta ise birbirlerine destek olmamaları ve yardımlaşmamaları gerektiğini belirtmektedir. Yüce Allah, bu ayette ifade ettiği sosyal dayanışma emriyle, zenginlerle fakirler, güçlülerle acizler, alimlerle cahiller gibi, maddî ve manevî bakırımdan yardımlaşmaları mümkün olan fertleri sosyal dayanışmaya çağırmaktadır.
C- HZ. PEYGAMBER İN HAYATINDAN SOSYAL DAYANIŞMA TEZAHÜRLERİ
Peygamberimiz (s.a.s.) de, Kur’an’ın bu yardımlaşma davetini te’kid ederek şöyle buyurmuştur: “Birbirlerini sevmekte, birbirlerine acımakta ve- birbirlerine şefkat göstermekte, mü’minlerin misali bir vücut gibidir. Vücuttan bir uzuv rahatsızlanıp şikayet ederse, vücudun diğer uzuvları da uykusuzluk ve ateş içerisinde (rahatsızlık duyarak) ona iştirak etmeye çalışır. "flli
Hz. Peygamber (s.a.s.), bu hadislerinde İslâm toplumunu bir vücuda benzetmiştir. Vücudunun bir yerinde bir hastalık veya ağrı olan kimsenin, bütün vücudu bir dayanışma içerisinde, o ağrıya iştirak edip tepki gösteriyorsa, aynı şeylere inanan mü’mi- nlerin de böyle olmaları gerekmektedir. Toplum içindeki bir mü’minin meseleleri diğer müminleri de ilgilendirmeli, tek vücut haline gelerek, dayanışma içerisinde o problemi birlikte çözmelidirler. Yine Peygamberimiz (s.a.s.) başka bir hadislerinde şöyle buyurmuştur: “Müslüman müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez. Onu alçaltmaz- Ona yalan söylemez. Onu küçümsemez. (Göğsüne işaret ettiler ve üç defa şöyle buyurdular) Takva işte buradadır: Kişiye kötülük olarak, müslümanın din kardeşini hor görmesi yeter. Müslümanın müslümana her şeyi, kanı, malı ve ırzı haramdır."22
Kardeşliğin gereği, hak ve vazifelerde her iki şekilde de yardımlaşmak, işbirliği yapmaktır. Müslüman müslüman kardeşiyle bütün hayır ve iyilik işlerinde, ümmete faydalı salih amellerde yardımlaşır. Ümmetin ıslahı, kalkınması ve medeniyette yol alması için kendini feda eder. Zira Müslüman, yapıcıdır, atılgandır, meşru olan söz ve hareketle, haramlan engellemek, kötülemek ve zemmetmekte asla tereddüt etmez. İslam, yakından başlayarak bütün insanların birbirleri ile yardımlaşması yolunda hükümler getirir: "Allah’a ibadet edildikten hemen sonra, anaya, babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yanımızdaki arkadaşa, yolda kalmışa ve emrinizde çalışanlara iyilik edilmesini" 2 emreden Kur an, böylece bütün toplumun dayanışması yolunda mü- "minleri uyarmaktadır.
İslam Peygamber’i Hz. Muhmmed (s.a.s.) ise; komşusu aç iken, bunu bile bile kendisi tok yatanın müminlik vasıflarından uzak bir davranış içinde bulunduğunu belirtmektedir.’24’ Nitekim Efendimiz (s.a.s), toplumun huzur ve sükununu temin edecek şu güzel ölçüyü koymuştur: "Sizden biriniz, kendisi için arzu ettiği bir şeyi, din kardeşi için de istemedikçe gerçek mü’min olamaz. Eğer müslümanlar, bu İlahî ölçüye göre kaynaşıp yardımla- şabilseler, insanlık hayatında zulüm, hakka tecavüz, nefret, samiyetsizlik ve ihtilaf... gibi kötü davranışların hiçbiri görülmez.
Nitekim, İslam tarihinde ilk müslümanların (Sahabe-i Kiram) bu İlahî ölçüye uygun davranışlar içinde bulunduklarım görmekteyiz. Hz. Peygamber’le birlikte Medine’ye hicret eden müslümanlarla, Medine’nin yerli müslüman- lan kardeş ilan edilmişlerdi. Bu kardeşlik, evsiz, yurtsuz Medine’ye gelenlerin başlannı sokup barınacak bir yer bulmalarım temin etmek içindi. Kardeş olan bu Müslümanlar kendi aralarında mallarını ve kazançlarını paylaşma suretiyle geçimlerini sürdürüyorlardı. Bu durum Medine’ye hicret edenlerin ev bark ve iş sahibi olmalarına kadar sürdürülmüştür.’26’
Cenab-ı Hak, işte o mü’minleri kendi aralarında merhametli, başkalarına karşı şiddetli olarak tavsif ederek övmektedir:
"Muhammed Allah’ın elçisidir. O’nun yanında bulunanlar, kâfirlere karşı sert, birbirlerine karşı merhametlidirler...”’27
Yukarıda zikrettiğimiz ilkeler, tam manasıyla uygulandığında hem ferdi hem de toplumu sahil-i selamete kavuşturacak türden ilkelerdir. Fakat bugün biz, bu ilkeleri bir tarafa bırakmışız hayatımızda uygulamıyoruz. Hz. Peygamber (s.a.s.), bu güzel ilkeleri ümmetine tavsiye ederken önce kendi nefsinde bunlan uygulamıştı. Mesela, Hz. Muhammed (s.a.s.)’e peygamberliğini müjdeleyen ilk vahiy gelince, şeytanın kendisini yanıltmasından korkarak bir endişe içerisinde, başından geçenleri eşi Hz.Hatice’ye anlattı. Bunun üzerine Hz. Hatice O’na şöyle diyerek kendini teselli etti: "Korkma! Allah seni asla fenalığa bırakmaz, Allah sana ancak iyilik ve lütııfta bulunur. Çünkü sen, yakınlarına yardım edersin, aileni korursun, rızkını helal yoldan şerefinle kazanırsın, başkalarım doğru yola sevk edersin, yetimleri görür gözetirsin, sözün doğrusunu söylersin, emanete: hıyanet etmezsin, felakete uğrayanların yardımlarına koşarsın, fakirlere iyilik edersin ve herkese karşı nazik davranırsın. ”I2S’
Aslında Hz. Hatice’nin bu sözleri, Hz. Peygamber’in kendisine peygamberlik görevi verilmeden önceki hayatına ait özelliklerini göstermektedir. Bu özellikler tek tek ele alınıp incelendiğinde bir toplumun sosyal dayanışması bakımından ne kadar önemli özellikler olduğunu görürüz.
Demek ki bir fert olarak, Hz. Muhammed (s.a.s.)’in peygamber olmadan önce bile, bir toplumun bütünleşmesi için yapılması gereken davranışlarda bulunduğunu ve birçok yönüyle örnek bir insan olduğunu görmekteyiz.
Hz. Peygamber’in davetinin ileri safhalarında Mekke’de müşriklerin Müslümanlara eza ve cefala- } rı artınca müslümanlar, Hz. Peygamber’in emriyle Habeşistan’a hicret etmişlerdi. Hicret eden müslü- manlan tekrar iadelerini sağlamak için Mekkeli Müşrikler Necaşi’ye bir heyet gönderdiler. Bunun üzerine Necaşi müslümanları huzuruna çağırdı ve J onlara bazı sorular sordu, müslümanların önderi durumundaki Hz. Ali’nin kardeşi olan Cafer, bu sorulara şöyle cevap verdi: "Ey Kral! Biz cahil idik, putlara tapardık, ölü eti yerdik, şehvetimizin esiri idik, zayıflara zulmederdik, akrabalık bağlanın koparırdık ve çirkin olan her şeyi işlerdik. İşte böyle bir zamanda Allah, bize aramızdan seçip çıkardığı Resûlünü gönderdi. Onun eminliğini, namusunu, bütün faziletlerini eskiden beri bilirdik. O, bize, Allah’tan başkasına tapmamayı, namaz kılmayı, zekat vermeyi, oruç tutmayı ve iyi olan her şeyi yapmayı öğretti. Bunlar, bizim hoşumuza gitti ve onun emirlerini uygulamaya başlıyorduk, fakat Mekkeli hemşerilerimiz bize zulmetmeye başladılar. Onlar bizi, memleketimizi terk etmeye ve en sonunda ( senin ülkene sığınmaya zorladılar; Ve biz de seni diğer krallara tercih ettik. Zira senin yanında kimsenin bize zulmetmeyeceğine inanıyorduk.”’29
Necaşi’nin Müslüman mültecileri iade etmemesi üzerine fena halde kızan Mekkeli müşrikler, bu defa Hz. Peygamber’in kabilesini boykot etmeye karar verdiler. Onlarla konuşmayı, birlikte oturmayı, kız alıp vermeyi, alış-veriş yapmayı yasakladıkları gibi, Hz. Muhammed’in başını kesmek üzere kendilerine teslim edilinceye kadar bu boykotu sürdürmeye karar verdiler. Bu boykot, birkaç sene sürdü. Bu zulüm olayı, müslümanların sosyal hayattan tecrit edilmelerine sebep olmasına rağmen, kendi aralarındaki dayanışmalarına vesile oldu ve böylece bu zor durumdan kurtuldular/30’ Günümüzde müslümanların içine düştükleri durum, herhalde onlarınkinden daha zor değildir. İşte bizler de aramızdaki dayanışmayı güzel bir şekilde gerçekleştirebilirsek bugün baş edemeyeceğimiz hiçbir problem yoktur.
D- SOSYAL DAYANIŞMAYI ENGELLEYEN DAVRANIŞLAR
İslam, toplumun sosyal dayanışmasını engelleyen davranışları yasaklayarak, insan için ideal olan hayat tarzını gerçekleştirebilmek için gerekli tedbiri almaya çalışmıştır. İki kişiyi ilgilendiren fertler arası davranışlar toplumun üyesi olmaları bakımından topluma da yansıyacağından, yalan söylemek, iftira etmek, gıybette ve su-i zanda bulunmak, haset etmek, israf ve cimrilik yapmak gibi ferdî davranışlar yasaklanmıştır.
Bunlardan başka; fuhuş ve zina, hırsızlık ve gasb, ihtikar, içki, kumar, rüşvet ve faiz; şahısların işledikleri davranışlarsa da doğrudan doğruya toplumu ilgilendiren davranışlar olduklarından dolayı yasaklanmıştır. Bu tür davranışlar, zararları sebebi ile toplumun bünyesini kemiren, toplumda arttığı ve yaygınlaştığı zamanda ise bütün toplumu etkileyebilecek özellikleri bulunan davranışlardır. İslam’ın yasakladığı sosyal dayanışmaya engel olan bu davranışları kısaca açıklamak istiyoruz.
1. İsraf ve Cimrilik: İsraf, kişinin sahip olduğu maddî ve manevî varlığı ölçüsüz ve gereksiz bir şekilde harcamasıdır. Bir başka ifadeyle malı ve zamanı boş yere heba etmesidir. Buna karşılık, maddî ve manevî varlığım yeri ve sırası geldiğinde sarf edilip kullanılmaması da cimrilik, pintilik olarak değerlendirilmiştir. Her iki halde de insanlar davranışlarında ölçüsüzlük içerisindedirler. İsraf da, cimrilik de sadece ferdi ilgilendiren bir tutum değildir. Nimetleri saçıp savurma veya elde tutma şüphesiz toplumu da etkileyen birer davranıştır. Sahip olunan şeylerin rasgele sarf edilmesi, ihtiyaç için saklanmaması yalnız ferde değil, ferdin sahip olduğu ailesinden başlamak üzere, ççmberin genişleyerek topluma da zarar vermesini doğurur. İsraf, insanları ve toplumu kısa zamanda fakirlik ve yoksulluğa sürükler. İsrafın zıddı olan cimrilik ise, kalpleri katılaştırır, insanları merhametsiz ve acımasız kılar. İnsanların hırslı olmasına sebep olur. Bu iki durum da insanlar arasında sosyal dayanışmanın gerçekleşmesini engeller. İnsanların güven ve huzurlu bir toplum halinde kaynaşmalarına engel olur.’31
Yüce Allah Kur’an’da; “Yeyiniz içiniz fakat israf etmeyiniz”’32, “Elini boynuna bağlı kılma (cimri olma) ve büsbütün de onu açıp israf etme ki, sonra kınanmış olursun ve eli boş açıkta kalırsın"’33’buyurmaktadır.
İslam’da, israf edenler de cimrilik edenler de sevilmeyen kişiler olarak nitelendirilmektedir. Allah, böyle kimseleri sevmediği gibi,34) dünyada böbürlenip kurum satanlar’35’ aynı zamanda başkalarını “Kıskanır cimrilik ederler, hem de herkese cimrilik tavsiye ederler ve Allah’ın kendilerine fazladan verdiği şeyleri saklarlar, biz de böyle nimetleri gizleyen nankörlere hor ve rüsva edici bir azap hazırladık." m buyurarak hem israf edenlere hem de cimri olanlara kötü bir akıbeti haber vermektedir. Hz. Peygamber (s.a.s.) de zulüm ile cimriliği beraber zikretmiştir: "Zulümden kaçınınız! Çünkü zulüm, kıyamette karanlıklara sebeptir. Cimrilikten de korununuz/ Çünkü cimrilik sizden öncekileri helak etmiş, onları kan dökmeye, haramı helal görmeye sevk etmiştir.37
2. Yalan Söylemek: Yalan; doğru olmayan, gerçek dışı söz demektir. Yalan söz, İslam’ın yasak ettiği davranışlardan biridir ve büyük bir günahtır. Çünkü yalan fertler arasındaki güven duygusunu ortadan kaldırdığı gibi, ailelerin parçalanmasına, komşuluk ilişkilerinin bozulmasına, toplumda yardımlaşma duygusunun körelmesine sebep olmaktadır. Bu sebeplerden dolayı yalan söylemek sosyal bir yaradır. Yüce Allah: "Ey Mü’minler! Allah’a karşı gelmekten sakının, doğru söz söyleyin 38"...yalan sözden kaçınınız" 39’, "...Allah, yalancı ve nankör olan kimseyi doğru yola iletmez.”’40” buyurmaktadır. Hz. Peygamber (s.a.s.) de "Size doğru sözlü olmayı tavsiye ederim. Çünkü doğruluk iyiliğe iyilik de cennete götürür”, “Yalandan sakının. Çünkü yalancılar, hak yoldan sapmış, günaha dalmış kimselerle beraberdir. Yalancılar ve facirler ise cehenneme gireceklerdir... ”<m\ "Yalandan sakının. Yalanın ciddisi de şakası da iyi değildir."Devamlı doğru söz söyleyen kişi, Allah katında doğru sözlü ( sıddık) olarak yazılır. Devamlı yalan söyleyen kişi de Allah katında çok yalancı (kezzab) olarak yazılır. ”f44’, "İnsanları güldürmek için yalan konuşan kimseye yazıklar olsun... ”’45’ buyurarak, doğru sözlü olmanın ve yalan sözden kaçınmanın ne kadar önemli olduğunu belirtmektedir.
3. İftira Etmek: İftira; bir insanın söylemediği sözü söyledi, yapmadığı şeyi yaptı gibi söylemektir ki bu, yalanın bir çeşididir. Hatta iftira, şüphesiz katmerli bir yalandır. Bunun temelinde zan ve kıskançlık yatmaktadır. Asılsız yere insan şeref ve haysiyetini yok eden, kemiren iftira, insanlığın en, büyük belası olmakla kalmamış, tarih boyunca toplumların en çirkin hastalıklarından biri olmuştur. Bunun için iftira dinimizde şiddetli bir şekilde yasaklanmış ve büyük günahlardan sayılmıştır. Kur’an, iftira ve yalancılığı sabit olan kimsenin sözüne güvenilmemesi gerektiğini söylemektedir. İftiranın çok yönleri vardır. Fakat bunun en kötü ve çirkini ırz ve namusla ilgili olanıdır. Nice huzurlu, sıcak yuvalar, iftiralar yüzünden sarsıntı geçirerek, darmadağın olmuştur. İftiranın bu yönü o kadar ağır ve toplum için o kadar tehlikelidir ki, Kur’an, bu tehlikenin büyüklüğünü bizlerin gözü önüne sererek ibret almamızı ve iftiradan sakınmamızı istemektedir.
4. Gıybet Etmek: Gıybet, bir kimsenin arkasından, onun hakkında sevmediği bir şeyi söylemektir. İnsanların en kötü yanlarından biri de birbirlerini çekememeleri sebebiyle başkalarını, onların hoşlanmayacakları vasıflarla anmalarıdır. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s.)’e Ashabına: "Gıybet nedir bilir misiniz" diye sorduğunda; Onlar: Allah ve Resûlü daha iyi bilir dediler. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s.): “(Müslüman) kardeşini, onun hoşlanmadığı bir vasıf ile anmandır”, buyurdu. Ya söylediğim şey gerçekten kardeşimde var ise ne buyurursunuz? denilmesi üzerine; “Söylediğin şey gerçekten onda var ise onun gıybetini yapmış olursun. Ama onda yok ise, ona bühtan ve iftira etmiş olursun.. ",46 demiştir.
Zihinlerin bulandırılmasına yol açan gıybet, insanlar arasındaki sevgiyi, güveni ve onların birbirlerine olan bağlılığını ortadan kaldıracağı için sosyal dayanışmanın gerçekleşmesine engel olacaktır. Bundan dolayı Kur an da: "Biriniz diğerinin arkasından çekiştirmesin (gıybet etmesin.) Biriniz ölmüş kardeşinin etini yemeyi sever mi? İşte bundan iğrendiniz. O halde Allah’tan korkun, şüphesiz Allah tövbeyi çok kabul eden, çok esirgeyendir.”’47’buyrularak gıybet etmek yasaklanmıştır. Yüce Allah, bu ayette, gıybet etmenin çirkinliğini belirtmek için onu ölü eti yemeye benzetmiştir. Gerçekten de arada benzerlik vardır. Çünkü ölen kişi, etinin yendiğinin farkında olmaz. Gıybet edilen de o anda, gıybet edenin söylediklerini bilmez. Ayrıca bu benzetmede insanın şeref ve namusunun, eti gibi haram olduğuna işaret de vardır. Ölü eti insana iğrenç gelir. Hele insan ölüsünün, etini yemek daha, iğrençtir. Ölen insan, kendi kardeşi olursa onun etini yemek daha da iğrenç olur. İşte yüce Allah, mü’mini gıybetten şiddetle sakındırmak için onun, ölü eti yemek gibi olduğunu belirtmiştir. Adeta, ölmüş kardeşinizin etini, yemekten iğrendiğiniz gibi birinin gıybetini yapmaktan da öyle iğrenin ve bundan uzak durun demektedir.
5. Haset Etmek: İnsanların rûhi hastalıklarından biri de kıskançlık, çekememezlik duygularıdır. Özellikle bir kimsenin sahip olduğu şeyden dolayı, onun kıskanılması ve sahip olunan şeylerden mahrum olmasının arzulanması hasettir. Bu manada haset, insanları ruhen yeyip bitirdiği gibi, toplum içinde de güvensizlik ve düşmanlığa kadar varan sosyal yaralara yol açar. Bu duygular içinde olan aileler, parçalanır. Sosyal hayatın gereği olarak, değişik mevki ve makamda bulunan idarecilere karşı itaatsizlikler zuhur eder. Amir memura, memur amire; işçi patrona, patron işçiye karşı sürekli olarak haset besler durursa, toplumda güven ortamı ortadan kalkar. Güven ortamının yerini, güvensizliğin doğurduğu huzursuzluk ve tedirginlik alır. Bu sebeple, haset de bir toplumda fertler arasında sosyal dayanışmanın gerçekleşmesine engel teşkil eden hususlardan biridir.’48’ Nitekim İslam’ da haset, münafıklık alameti sayılmış ve yasaklanmıştır. Hz. Peygamber (s.a.s.); “Hasetten uzak durun. Çünkü haset, ateşin odunu yakıp’ bitirdiği gibi insanın salih amellerini yakıp bitirir’49’ buyurmaktadır.
Bir kimsenin sahip olduğu nimetlerden dolayı ona öğünülmesi, ama o kimsenin sahip olduğu şeylerin noksanlaşmadan, azalmadan kendisinde de bulunmasını istemek anlamına gelen gıbta ise meşru ve caizdir.’50’ Netice olarak deyebiliriz ki, İslam’a göre insan daima kontrol altındadır. Bütün söylediklerine ve yaptıklarına dikkat etmek zorundadır. Zira insanın her davranışı tespit edilmektedir, "insan iyi, kötü hiçbir söz söylemesin ki, yanında gözetleyen, dediklerini zapteden bir melek hazır bulunmasın."’51 İslam’a göre insan; ya hayır söyleyecek, ya da susacaktır.1’’2’Zaten müslüman, elinden ve dilinden müslümanların güvenlik içinde bulundukları kimse olarak kabul edildiğinden kendisinden kötü düşünce ve fikrin sadır olması, yani başkaları hakkında kötü düşünmesi ve kötü sözler söylemesi kesinlikle hoş görülmemiştir. Yüce Allah: "İyice bilmediğin şeyin ardına düşme. Çünkü kulak, göz ve kalp, bunların hepsi ondan (yaptıklarından ) sorumludur.”’53’ buyurarak bizleri uyarmaktadır.
Bu araştırmamızda Hz. Peygamber (s.a.s)’in bizlere örnek oluşu ve sünnetine ittiba etmenin gerekliliği üzerinde durup O’nun insanlığa getirmiş olduğu ilke ve prensiplerden birkaç önek vermeye çalıştık. Acaba bu ilke ve prensiplerden hangisi bu çağda geçersizdir, işte içinde yaşadığı bunalımdan kurtulup, özgürlük, barış ve sevgi dünyasında yaşama özlemiyle bir arayış içine giren çağımız insanı, Hz. Muhammed (s.a.s.)’i ve O’nun insanlık için getirmiş olduğu evrensel mesaj Kur’an’ı, yeniden keşfetme yolunda adım adım ilerlemelidir.
İnsanlık, yeniden yapılanmanın merkezine, değişmeyen rehber Hz. Muhammed (s.a.s)’i ve evrensel prensipleri içeren Kur’an’ı koyduğu gün, hasretini çektiği barış ve huzur ortamını yakalamış olacaktır. Zira Kur’an ve Hz. Muhammed (s.a.s.), insanlığın huzuru ve mutluluğu için gönderilmiştir.

1- MUsliın, Hac, 147.
2- Ahzab, 21.
3- Haşr, 7.
4- Necm, 3-4.
5- Nisa, 80.
6- Al-ı İmran, 31.
7- Nisa, 65.
8- Ahzab, 36.
9- Nur, 63.
10- Nisa, 115.
11- Buhari, Cihad, 109; Hişam; 3; Müslim, İmaret, 32, 33; Nesai, Biat, 27.
12- Buharı, Hişam, 2.
13- Furkatı, 27-28.
14- Polat, Selahaddin, "Hz. Peygamber’in Sünnetini Anlama ve Sünnete Uyma", Islâm’da İnsan Modeli ve Hz. Peygamber Örneği, T.D.V. Yay., Ankara 1995, s. 32.
15- Bkz., Zariyat, 56.
16- Hakim, Müstedrek, IV, 167.
17- Malik b. Ene s, el-Muvatta, HüsnU’l-Hulk, 8-7.
18- Enfal, 24.
19- Hucurât, 10.
20- Maide, 2.
21- Buhari, Edep, 27, Salât, 8. Mezalim, 5; Müslim, Birr, 66, 67; Tirmizi, Birr, 18; Nesâî, Zekat, 67; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, V, 270-276.
22- Buhari, Edeb, 57; Müslim, Birr, 24, 32.
23- Nisa, 36.
24- Suyûtî, Celalüddin Abdurrahman b. Bekir, Camiu’s-Sa- gir, Fi Ehadisi’l Beşiri’n Nezir, Mısır, trs, II. 228.
25- Buhâri, iman, 7; Müslim, İman, 71, 72; Tirmizi, Kıyamet, 59; Nesai, iman, 19, 22; İbn Mace, Mukaddime, 69; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, VI, 64, 65.
26- Şibli, Mevlâna, Asr-ı Saadet, Tere; Ömer Rıza Doğrul, İstanbul 1973, 1, 208-209.
27- Fetih, 2.
28- Buhari, iman, I.
29- Ibn Hişam, es-Siretu’n-Nebeviyye, Beyrut 1971, l, 359; Muhammed Hamidullah, İslam Peygamberi, İstanbul 1980, l, 194.
30- Hamidullah, a.g.e., I, 89.
31- Şeker, Mehmet, Islamda Sosyal Dayanışma Müessesele- ri, D.l.B. Y ay ., Ankara 1997, s.74,75.
32- A ’raf, 31.
33- Isra, 29.
34, Nisa, 36.
35- Isra, 37.
36- Nisa, 37.
37- Müslim. Birr, 56-57; Darimî, Siyer, 72; Ahmed b. Hanbel, a.g.e., II, 92. 106.
38, Ahzab, 70.
39- Hac, 30.
40- Zümer, 3, bkz.. Mümin, 281.
41- Abmed b.Hanbel, a.g.e., I, 3, 5, 7, 8, 384.
42- Müslim, Birr, 103, 105; Tirmizi, Birr, 46; Ibn Mace, Mukaddime, 4, 5, 7.
43- İbn Mâce Mukaddime, 7.
44- Buhâri, Edeb, 69; Müslim. Birr, 102, 103; Ebu Davud, Edeb, 88; Tirmizi, Birr, 46.
45- Ebû Davûd, Edeb, 88; Tirmizi, Zühd, 10.
46- Müslim, Birr, 70; Ebu Davud, Edeb, 40; Tirmizi, Birr, 23.
47- Hucurat, 12.
48- Şeker, Mehmet, a.g.e., s.73.
49- Ebu Davud, Edeb, 52; İbn Mace, Zühd, 22.
50- el-Münziri, Zekiyyüddin Abdülazim b. Abdilkavi, et-Ter- ğib ve’t-Terhib, Beyrut 1968, HI, 555.
51- Kaf, 18.
52- Buhari, Edeb, 31; Müslim; iman, 73.
53- Isra, 36.