Makale

Din Hizmeti İlimsiz Olmaz

Din Hizmeti İlimsiz Olmaz

Dr. Durak PUSMAZ
Haseki Eğitim Merkezi Müdürü

Yüce Rabbimiz Kur’ân-ı Kerimde: “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” (1) buyurarak, bilenlerin değerine işaret etmektedir.
İslam dini ilim dinidir. Yüce Rabbimizin Peygamberimize ilk emri “oku” olmuştur. Şu halde Kur’ân-ı Kerim “oku” emri ile başlamaktadır. Kur’ân-ı Kerim baştan sona kadar iyice tetkik edildiği zaman ilim ağırlıklı bir kitap olduğu görülür. Sadece ilim kelimesi 105 defa zikredilmektedir. Bu kökten türeyen diğer kelimelerle birlikte bu sayı 851’i bulmaktadır.(2)
İlme ve âlime en büyük önemi veren İslâm dinidir. İslam dini kadar ilme değer veren, ilmi ve âlimleri yücelten hiç bir din yoktur.
İslam dininin asıl amacı, insanların dünya ve ahirette mutluluklarını sağlamaktır. Kur’ân-ı Kerim’in bir çok yerinde belirtildiğine göre, insanı mutlu edecek olan şey iman ve amelidir. Bu da ilimle mümkündür. Öyle ise ilim insanlara mutluluğun anahtarını sunar. Onun için Kur’ân-ı Kerim’de: “kulları içinde Allah’tan hakkıyla korkan yalnız âlimlerdir” (3) buyrulmuştur. Buna göre gerçek ilim insanı imana sev- keder, iman da amele sevk eder. İlimsiz bir şey olmaz. Onun için Peygamber Efendimiz; “ilim öğrenmek her müslüman üzerine farzdır” (4) buyurmuştur. İlim öğrenmek her müslüman için farz olunca, insanları irşad edecek olan mürşid, muallim ve din görevlileri için ne kadar önemli ve gerekli olduğunu siz düşününüz.
İlim, hayatın her safhasında lâzımdır. İlimsiz hiç bir şey olmaz. Hele irşad ve tebliğ vazifesi ilimsiz hiç olmaz. Bunun içindir ki irşad ve tebliğ görevini yapacak olan kimselerin, mürşidlerin ilim ve irfan sahibi, bilgili ve kültürlü olmaları gerekir. İnsan önce kendisi doğru olarak bir şeyler bilecek ki, daha sonra bu bildiklerini bilmeyen insanlara anlatsın. Kendisi bir şey bilmeyince insanlara neyi anlatacak? Kendisi irşada muhtaç olan bir kimsenin, başkalarını irşad etmesi mümkün müdür? Elbette değildir. Ondan dolayı “kendisi muh- tac-ı himmet bir dede gayriye nasıl himmet ede?” denilmiştir.
Şair ne güzel söylemiş:
Zahidi gör kim sahibi irşad olayım der,
Dün mektebe vardı bugün üstâd olayım der.
Üstad olmak sevdasında olan, özellikle dini başkalarına anlatmak durumunda olan kimselerin önce okumaları öğrenmeleri gerekir.
İslam’ı insanlara öğretmek ve onları irşad etmek durumunda olan mürşid ve muallimlerin bu sahada dikkat etmeleri gereken bazı hususlara işaret etmek istiyoruz:
1- Bilgilerini devamlı artırmaya çalışmalılar. Yüce Rabbimiz Kur’ân-ı Kerim’de Hz. Peygambere hitaben: “Rabbim, ilmimi artır, de” (5) buyurmuştur. Aslında Peygamber Efendimizin ilmi her geçen gün artıyordu. Çünkü her gelen vahiy, Peygamber Efendimizin bilgisine yeni bilgiler katıyordu. Vahiy, hayatının sonuna kadar devam ettiğine göre, ilmi de yaşadığı sürece sürekli artıyordu, elemektir. Buna rağmen Cenab-ı Hak Peygamber Efendimize “Rabbim, ilmimi artır” diye dua etmesini emretmiştir. Peygamber Efendimiz de bu emre uyarak şöyle dua ederdi: “Allahım, bana öğrettiklerinle beni yararlandır. Bana yararlı olan şeyleri öğret. Bilgimi artır. Hamd Allah’a mahsustur”. (6)
Din görevlileri ve irşad vazifesinde bulunanlar da devamlı ilimlerini artırmalı, her hususta olduğu gibi ilim hususunda da iki günü eşit olmamalıdır. Peygamber Efendimizin ifadesiyle: “iki günü eşit olan ziyandadır.”
Bugün basılı ve görüntülü medya, özellikle evlerimize kadar giren televizyon sayesinde insanlar birçok şeyi görerek öğrenmekte, bilmektedir. Onun için bugünün din görevlisi dünün din görevlisine göre daha çok şey bilmek durumundadır. Genel bilgisi, görgüsü, kültürü en az kendisini dinleyenler kadar olmalıdır ki dinlenebilsin. Aksi takdirde kimse kendisini dinlemez. Dinimizin temel kaynağı olan yüce kitabımız Kur’ân-ı Kerimde ilim, fen ve tekniğe ters düşen hiç bir hüküm yoktur. Din görevlilerimizin dinimizin hakikatini ve güzelliklerini anlatırken ilim, fen ve teknikten yararlanmaları yerinde olur. Dinimizi ilim ve fenle çatışıyormuş gibi göstermeye kimsenin hakkı yoktur. Bu sebeple İslâmî insanlara tebliğ edecek olan kimselerin bilgisiz veya yarım yamalak bilgi ile faydalı olmaları pek mümkün değildir.
2- Din görevlileri ve irşad hizmetinde bulunan kimseler, iyice bildikleri şeyleri insanlara söyleyip, bilmedikleri, ya da yalan yanlış bildikleri şeyleri söylemekten kaçınmalıdırlar. Bu, vebali gerektirir. Onun için: “Yarım doktor insanı candan eder, yarım hoca da dinden eder” denilmiştir. Kendisine sorulan sualin cevabını iyice bilmiyorsa, hemen cevap vermeye kalkışmamalı, “bilmiyorum” demelidir. Bu bir fazilettir. Bu hususta utanmak olmaz.
Her hususta olduğu gibi bu hususta da bizlere örnek olan Peygamber Efendimizdir. Büyük hadis bilgini İmam Buhârî’nin de belirttiği gibi Peygamber Efendimize bir şey sorulduğu zaman o hususta vahiy gelmemişse “bilmiyorum” der veya vahiy gelinceye kadar susardı. Hz. Peygamber (s.a.s.) insanlara dini konularda kendiliğinden bir şey söylemez, Allah tarafından bildirilenleri söylerdi. Bu husus Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle belirtilmiştir: “O, kendi hevâ ve arzusundan konuşmaz. Onun söylediği kendisine Allah tarafından gelen vahiyden başka bir şey değildir” (7).
“Eğer bazı sözleri bize karşı kendiliğinden uydurmuş olsaydı elbette biz onun sağ elini (kuvvet ve kudretini) alıverirdik. Sonra da hiç şüphesiz onun can damarını keserdik. Hiç biriniz de buna mani olamazdı”. (8)
Melekler bile bilmedikleri şey hususunda “bilmiyoruz” demişlerdir. İsterseniz bu hususa işaret eden Bakara sûresinin 30, 31 ve 32 nci âyetlerinin meâlini beraberce okuyalım:
“Bir zaman Rabbin, meleklere: “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım” demişti. Melekler de “Orada bozgunculuk yapacak ve kan dökecek birisini mi yaratacaksın? Halbuki biz seni, överek teşbih ediyor ve tenzih ediyoruz.” dediler. Allah’da onlara: “Şüphesiz ki Ben, sizin bilmediklerinizi bilirim” dedi. Allah, Adem’e bütün isimleri öğrettikten sonra, eşyayı meleklere göstererek, şöyle dedi: “Eğer doğru söylüyorsanız şunların isimlerini bana bildirin. Melekler ise şöyle dediler: “Seni teşbih ederiz. Bize öğrettiklerinin dışında hiç bir bilgimiz yoktur. Şüphesiz ki sen “Alim’sin, Hakim’sin” her şeyi çok iyi bilensin, hüküm ve hikmet sahibisin.”
Büyük âlimler de kendilerine sorulan sualin cevabını bilmedikleri zaman “bilmiyorum” demekten utanmamışlardır.
Heysem b. Cemil şöyle demiştir: İmam Malik’in yanında idim. Kendisine kırksekiz mesele soruldu, bunların otuzikisi hakkında “lâ edrî; yani bilmiyorum” diye cevap verdi. (9)
Bir gün Kadı Ebû Yusuf’a bir şey sorulur. O:
“-Bilmiyorum” der. Kendisine:
“-Hem devlet bütçesinden maaş alır, geçimini sağlarsın, hem de bilmiyorum, dersin. Bu olacak iş değil” denir. Ebû Yusuf:
“-Ben devlet bütçesinden bildiğim kadarını alıyorum. Eğer bilmediğim şeyler için de bana maaş verilmeye kalkışılsaydı, bütün dünya malı bile buna yetmezdi” cevabını verir. (10)
Bir gün bir âlime minberde halka va’z ederken bir soru yöneltilir. O da:
“-Bilmiyorum” diye cevap verince, kendisine:
“-Minber cahillerin yeri ve makamı değildir” denilir. Bunun üzerine âlim:
“-Ben ilmim kadar yükseldim, eğer bilmediğim kadar yükselebilseydim, kesinlikle göğe erişirdim” diye cevap verir. (11)
İnsan bilmediği şeyler hakkında "bilmiyorum" demeyi bilmeli ve bunu kendisi için küçüklük kabul etmemelidir. Nitekim "bilmiyorum demek ilmin yarısıdır" denilmiştir.
Bilgisiz olan kimse kendisi yanlış yolda gittiği gibi, yalan yanlış bildiği şeyleri başkalarına aktararak onların yolunu da sapıtır. Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.s.) bu hususa işaret ederek şöyle buyurmuştur: “Allah ilmi kullarından çekip almak suretiyle kaldırmaz, fakat O, âlimleri öldürmek suretiyle ilmi de almış olur. Nihayet hiç bir âlim bırakmayınca insanlar bir takım cahil imamlar (dini liderler) edinirler. Bu cahillere sual sorulur, onlar da bilmeden fetva verirler, hem kendileri saparlar, hem de başkalarını saptırırlar.” (12)

1) Zümer: 9
2) M. Fuad Abdulbâkî, el-Mu’cemü’l- Müfehres li el-Fâzı’l-Kerîm, “ilm” maddesi.
3) Fâtır: 28.
4) Ibn Mâce, Mukaddime, 17
5) TâHâ: 114
6) Tirmizî, da’avât, 128; Ibn Mâce, Mukaddime, 23, Du’â, 2
7) Necm: 3-4
8) Hâkka: 44-47
9) Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi’l- Kur’ân, 1,286
10) İsmail Hakkı Bursevî, Ruhu’l-Beyân Tefsiri, Damla Yayınevi, 1st. 1995,1,117
11) İsmail Haki Bursevî, aynı yer.
12) Buhârî, İlim, 34 (1.36)