Makale

Türk Milletinde Dünden Bugüne Peygamber Sevgisi

Türk Milletinde Dünden Bugüne Peygamber Sevgisi

Şükrü ÖZBUĞDAY
Din işleri Yüksek Kurulu Üyesi

Türk milleti 10. asrın ilk çeyreğinde, Karahanlı Hükümdarı Satuk Buğra Han’ın 924 senesindeki kutlu fermanından itibaren kitleler halinde gönüllü olarak Islâm’ı kabul etmiş ve bu yeni dini çok büyük safvet, samimiyet ve inanılmaz bir sür’atle benimsemiş, özümsemiştir. Milletimiz, ilk kelime-i şehâdet getirdiği günden bugüne kadar bin yıl boyunca, aynı samimiyet içinde hayatını, iyi günde ve kötü günde İslam’a adamış, Allah ve Peygamber sevgisine adanmış millet olarak yaşamıştır (1).
Milletimiz asırlardır Hz. Muhammed (s.a.s.)’e derin bir muhabbet beslemiştir. Devlet adamları, âlimler, şâirler, mutasavvıflar, müellifler ona derin duygularla sevgilerini daima ifade etmişler ve bunu nesillerden nesillere aktarmışlardır.
Türk milletinde Peygamber sevgisi o kadar derindir ki, her Müslüman-Türk, onun adı anıldığı zaman “Aleyhissalâtü vesselâm, Sallallâhü aleyhi ve sellem” der veya salavât getirerek onun şefaatine erişmeyi, ahiret günü livâu’l-hamd adlı mübarek sancağı altında toplanmayı ümit eder. Bu sevginin ve bağlılığın bir neticesi olarak onun adını evlâtlarına vermiştir. Peygamberimizin zatına mahsus ve en yüce isimlerinden olan “Muhammed”e hürmeten bu isim tarihte önce “Mehemmed”, sonra da “Mehmed” şeklinde Müslüman-Türk ailelerinde devam etmiştir. Aynı kökten türeyen “mahmûd”da bu cümledendir. Peygamber Efendimiz (s.a.s.)’in vasıflarını mânâ olarak taşıyan “Mustafa ve Ekrem” de yaygın bir şekilde isim olarak benimsenmiştir. Ayrıca Hz. Muhammed (s.a.s.)’in Peygamberliği süresince yaptığı yüksek hizmetlerden bazılarını simgelemek üzere Kur’an-ı Kerim’de zikredilen “Tâhâ, Yâsin, Abdullah, Beşîr, Nezîr, Nûr vb.” gibi isimler de milletimizin aileleri içine girmiş ve mânevi bir miras olarak günümüze kadar intikal etmiştir. Nihayet Türk milleti tarih boyunca Allah rızası için gazadan gazaya koşan iman ve kahramanlık sembolü ordusunun askerlerine “Mehmetçik” diyerek Peygamber Efendimiz (s.a.s.)’in adını hatırlatan bir isimlendirme yapmıştır. Yeryüzünde peygamberinin ismini millî bir sembol haline getiren tek millet Türklerdir. Belki de bu yüzdendir ki, asker ocağı, Peygamber ocağı olarak bilinir ve askere gidecek evlâdını, bu kutsal ocağa davullarla, şenlik içinde ve dualarla uğurlar.
Peygamberimizin eşleri olan Hz. Aişe ve Hz. Hatice de (Ayşe ve Hatice) olarak kızlarımıza isim olmuştur. Peygamber Efendimizin kızları Rukayye (Rukiye), Ümmü Gülsüm ve Fâtıma (Fatma)’da yaygın isimler arasındadır. Anadolu’nun çeşitli yörelerinde “Gül, Güldâne, Gülser, Güleser, Gülse- ren, Güllü” gibi hanım adları yaygındır. Şayet bu ismi niye koyduklarını sorarsanız, anneler şöyle cevap verirler: “Gül, Peygamberimizin remzidir, sembolüdür” Aşık Yunus da: “Gül, Muhammed teridir” dememiş midir? (2)
Buhara’ya, Semerkant’a, Fergana’ya Türkistan’a, Bakü’ye, Kars’a, Erzurum’a, Sivas’a, Kayse- ri’ye, Konya’ya, Bursa’ya, Manisa’ya, Amasya’ya, Trabzon’a, Aydın’a, Antalya’ya, İstanbul’a, Edirne’ye, Gümülcine’ye, Belgrat’a, Üsküp’e gidiniz, oralarda gördüğümüz müslümanların; cahilinde, okumuşunda, esnafında, tüccarında, hülasa her meslekten kimselerde kendince algıladığı, bağrına basıp gönlünde titizlikle koruyup çocuklarına emanet ettiği Rasul-i Ekrem (s.a.s.)’in sevgisini bulursunuz.
Kardeşinin adı Mehmed olan ünlü bir yazarımız diyor ki: “Küçükken anam bazen kardeşimi “Muhammed muhammed!” diye severdi. Böyle sevdikçe ben kıskanırdım. Sesi öylesine şefkat dolu olurdu ki, onu unutamam.” Aynı yazarımızın çok güzel bir yorumuna göre, Fatih Sultan Mehmed’in, Nigârî tarafından yapılmış gül koklayan bir minyatürü var. Aslında Fatih orada gül koklamıyor, Hz. Muhammed (s.a.s.)’in remzini kokluyor (3).
Türk milletindeki Peygamber sevgisi ve saygısı, şahsıyla sınırlı kalmamış, O’nun yakınlarına, yaşadığı yerlere, o yerler halkına ve kullandığı eşyalara kadar bu sevgi ve saygı geniş tutulmuştur.
Ehl-i Beyt sevgisi milletimiz fertlerinde Hz. Peygamber’e muhabbetin bir yansıması olarak yaşamaktadır. Hz. Peygamber’in Ehl-i Beytini oluşturan damadı Hz. Ali’ye kızı Fatıma’ya, torunları Hz.Haşan ile Hz. Hüseyin’e, bunların soylarından gelenlere ve Ümmehâtü’l-Mü’mi- nine (Hz. Peygamberin eşlerine) hususi bir sevgisi vardır. Hz. Ali’ye suikast tertip eden ibn Mülcem, Hz. Hasan’ın yemeğine zehir koyanlar ve Hz. Hüseyin’i öldürenler lanetlenirler. Ehl-i Beyt sevgisi, Fuzûli’nin:
“Mah-ı Muharrem oldu meserret haramdır,
Matem bugün, Şeriata bir ihtiramdır.”
veya,
“Şâd olmasın bu vâkıada şâd olan gönül,
Birden belâ vü gussâdan azâd olan gönül.”
gibi içli söyleyişlerinde şiirlere yansımıştır (4).
Osmanlı Sultanları maddeten Hicaz halkını desteklemişlerdir. Her sene üç aylar girdiğinde Kudüs, Medine ve Mekke’deki müslümanlara ulaştırılmak üzere para, kumaş, hil’at ve kıymetli eşya gönderirlerdi. Buna “Surre” denirdi. Bununla ilgili özel birlik ve merasime de “Surre alayı” denilmiştir. Bu konuda İlmî bir araştırmada şöyle denmektedir:
"Osmanlılar büyük bir İslâm topluluğuna sahip olduklarında Hz. Peygamberin evlâtlarından olan Mekke emirlerine karşı samimi alâkalarını her fırsatta meydana koymuşlar ve Islâmiyetin beşiği olan Hicaz’daki emirlerle (Şeriflerle) münâsebetlerini devam ettirmişlerdir.
Osmanlı Padişahları, kendi ülkelerine gelen Seyyid ve Şeriflere oldukça saygı göstermişler, onların refah içinde yaşamalarını sağlamanın yanında, ellerine bir de berat vermişlerdir.
Böylece de evlâd-ı Rasülden olan seyyid ve şeriflere yapılan saygı ve ikram sebebiyle, Müslüman-Türk memleketlerinde bulunan Seyyid ve Şeriflere özgü bazı usul ve kaideler konmuş, işleriyle meşgul olacak bir daire kurulmuş, vergi ve gümrüklerden muaf tutulmuşlardır. Hatta Mekke ve Medine halkından olarak Türkiye’ye gelmiş olanlara, evlâd-ı Rasül’den olmasalar bile, sırf o bölgenin toprağı halkından olmaları sebebiyle saygı ve yardımda kusur edilmemiştir (5).
Hac münâsebetiyle Mekke ve Medine’ye hediyeler (Surre) yollanmıştır. Öteden beri, Islâm ülkelerinin hükümdarlarıyla, Osmanlılar tarafından Mekke ve Medine’ye surre ve armağanların gönderilegeldiği bilinen bir gerçektir. Mekke ve Medine’nin kutsallığına inanan Osmanlılarla İslam Hükümdarları, bu kutsal yerlerde oturan fakirlere, Haremeyn-i Şerifeyn’de hizmet eden İmam, müezzin, kayyım, ferraş vesaire din görevlilerine, Mekke ve Medine emirleri ile diğer görevlilere ve delillere her sene hac mevsimi yaklaşınca çeşitli hediyelerin yanısıra paralar göndermişlerdir (6). Bütün bunlar, Osmanlı Sultanlarının Kâbe’ye, Rasul-i Ekrem’in Islâm’ı yaydığı bölgeye ve o bölge insanlarına besledikleri derin sevgi ve saygının bir nişânesidir.
Hz. Peygamberin eşyası O’nun vefatından sonra, dört halife ve ashab tarafından teberrüken muhafaza edildi. Emevi ve Abbasi ileri gelenleri,
Hz. Peygamber’den dört halifeden ve diğer İslam büyüklerinden kalan her çeşit hatıraların toplatılmasına büyük bir dikkat gösterdiler. İşte Hz. Peygamber’in aziz hatırasını devam ettiren bu eşyalara ’Mukaddes Emanetler’ (Emanet-i Mukaddese) denmiş ve bunların manevî değerinin çok büyük olduğuna inanıla gelmiştir.
Mukaddes Emanetler’in Osmanlı Devleti’ne geçişi 1517 yılında Mısır seferi sırasında oldu. Yavuz Sultan Selim (1466-1520), Kahire’ye girdigi zaman son Abbasi Halifesi, Mukaddes Emanetlerle birlikte hilafeti Yavuz Sultan Selim’e devretmiştir. Böylece Mekke ve Medine’nin idaresi de aynı yıl Osmanlılara geçmiş oldu. Dört asır Osmanlı himaye ve idaresinde kalan bu mukaddes yerleri Türkler gözleri gibi korumuşlar ve büyük hizmetler götürmüşler, gelirleri Harameyn’e harcanmak üzere çok sayıda vakıflar bırakmışlardır.
Büyük hükümdar Yavuz Sultan Selim, halife olduktan sonra hutbede, kendisini “Hakim’ül-Harameyn” diye tanımlayan hatibi düzeltmiş; “Biz bu mübarek şehirlerin hakimi değil, hâdimiyiz” diyerek, “Hâdim’ul-Harameyn” denmesini istemiştir.
Osmanlı Sultanları asırlarca Hz. Peygamberin yaşadığı yerler olan Hicaz’a hizmet etmişler, Kabe’yi ve Mescid-i Nebi’yi imar etmişlerdir. Bu cümleden olarak, I. Ahmet (1603-1617) Kâbe’yi tamir ettirmiş, IV. Murad (1623-1640) yenilenmesini sağlamış, Kanuni Sultan Süleyman (1520-1566) altın oluk taktırmış, Yavuz Sultan Selim (1512-1520) ahşap revaklar yerine alemli kubbeler yaptırmış, I. Abdülhamid (1774-1789) ve diğer bazıları devrinde onarılmış, Mescid’ül-Haram çeşitli cihetlerden genişletilmiştir (7).
Dini ve tarihi bakımdan büyük önem taşıyan mukaddes emanetler, başlangıçta devlet hâzinesinde korunmuşsa da, daha sonra Topkapı Sarayı’nın Hırka-i Saadet Dairesi’nde korunmaya alınmış ve günümüze kadar sağlam bir şekilde ulaşmıştır. Mukaddes emanetlerin bulunduğu yere, Peygamberimizin hırkasından dolayı bu ad verilmiştir. Bu hırkanın, Hz. Peygamber’in, "Kasi- de-i Bürde" şairi Ka’b b. Zübeyr’e hediye ettiği hırka olduğu sanılmaktadır. Osmanlılar, Sakal-ı Şerif mahfazaları başta olmak üzere Hırka-ı Saadet ve diğer kutsal emanetleri korumak için sanat değeri fevkalâde yüksek sandıklar, çekmeceler, rahleler, kutular yapmışlar ve Peygamberimizin hırkasının yanında dört yüz sene boyunca hafızlar tarafından gece gündüz hiç ara vermeksizin Kur’an-ı Kerim okutmuşlardır. Osmanlı döneminde her yıl Ramazan’ın onbeşinde Hırka-i Saadet merasimi (ziyareti) yapılırdı. Bu merasime başta Padişah olmak üzere, Sadrazam, nâzırlar diğer devlet erkanı, saray adamları, bilginlerden ve salih kişilerden pek çok zât katılırdı.
Burada Hz. Peygamber’den intikal eden kutsal emanetlerden, ülkemizde yaygın olan sakal-ı şerif ziyaretine de değinmek uygun olacaktır. Hz. Peygamber’in sağlığında saçını ve bilhassa sakalını kestikçe Ashab-ı Kiram- tarafından teberrüken saklanırdı. O’nun vefatından sonra da evinde Hz. Peygamber’in sakalından bir parçaya sahip olanlar bunu kutsal bir emanet gibi korumuş, vefat ederken de aynı duygularla çocuklarına intikal ettirmişlerdir. Böylece Sakal-ı Şerif asırlar boyunca babadan oğula, dededen toruna bir emanet olarak, Hz. Peygamber’den intikal eden, kılıç, zırh, hırka gibi emanetlerle birlikte Topkapı Sarayı’nda ve camilerde koruma altına alınmıştır. Bu şekilde korunarak nesillerden nesillere intikal eden Sakal-ı Şerif, eski devirlerde, büyük camilerde, saraylarda, köşklerde ve konaklarda, kandil ve bayramlarda salat-ü selâmlarla ziyarete açılırdı.
Son zamanlarda bu ziyaretin ülkemizde, Ramazan ayında, Kadir Gecesi’nde yapıldığı görülmektedir. Sakal-ı Şerif ziyareti yapılacak camiler, o gece dolup taşmakta ve milletimiz ruh âleminde Peygamber sevgisinin doruğuna ulaşmakta, manevi hazzı derinden hissetmektedir (8).
Bunun yanında hemen her mısraıyla sevgiyi terennüm eden edebiyatımızda; Hz. Peygamber’e duyulan samimi sevgi ile, Peygamber edebiyatı diyebileceğimiz kadar çok, çeşitli ve zengin türler mevcuttur. Yüce Peygamber’in hayatının her safhası ve O’nunla ilgili bütün hususiyetler; Esmâ-i Nebi, Miracnâme, Gazavât-ı Nebî, Hilye, Hicre- tü’n-Nebî, Ahlâku’n-Nebî, Mevlid, Mucizat-ı Nebî, Kırk Hadis gibi türler edebiyata aksetmiştir.
Hz. Peygamber’e karşı duyulan sevgi, bağlılık ve hürmet hisleri, ilk İslâmî Türk eseri Kutadgu Bilig’den günümüze kadar gelen müstakil hacimli veya küçük binlerce eserde görülür. Hz. Peygamber sevgisini dile getiren bu kadar eserin mevcûdiyeti açıkça şu gerçeği ortaya koyar: Bütün dünyada hiç bir peygambere, hiç bir şahsa dair çeşitli şekil ve türlerde yüzyıllar boyunca devamlılık gösteren eserler kaleme alınmamıştır.
Ancak bu konuda Hz. Muhammed (s.a.s.) tektir, müstesnadır. Edebiyatımızda Yüce Peygamber’le ilgili yukarıda belirtilen türlerdeki sayısız örnekleriyle son derece zengindir.
Bu sevgi hâlesi içinde asırlar boyunca Hz. Peygamberle ilgili olarak yazılmış eserler içinde en geniş ve en zengin yeri Yüce Peygamberin vasfına ve medhine mahsus bir tür olan na’tlar alır. Birkaç beyitten yüzlerce beyte kadar uzayan binlerce na’t milletimizin, Hz. Peygamber’e olan derin, samimi, sonsuz sevgisinin göstergesi olurken; na’t yazmak, okumak, dinlemek Türk dünyası için muazzam bir zevk ve an’ane olmuş, bestelenen na’tlar, camii ve tekkelerdeki ibadetlere dahil edilmiş, levhalara nakşolunan na’tlar ise cami, saray, konak, ev ve hatta dükkanlarımıza kadar yaşanılan bütün mekânlara ulvi bir tezyinat halinde raptedilmiştir (9).
Peygamber aşkıyla yanıp tutuşan şairler, her bir perdesi ayrı bir ihtizâz ile kalbleri titreten gönül coşmalarıyla edebiyatımıza şaheser kazandırmışlardır. Şimdi bunlardan birkaç örnek verelim:
Ahmed YESEVİ’den: Hikmet ve manzûmeleri- nin temel örgüsünü Hz. Peygamber ve ashab sevgisi oluşturan ve "Pir-i Türkistan ve Hace-i Türkistan” diye anılan Ahmed YESEVİ’nin şu beyitleri, aradan 800 yıl geçmiş olmasına ragmen tazeliğini korumaktadır.Ahmed YESEVİ’nin Hz. Muhammed (s.a.s.)’e olan mahabbeti o kadar derindir ki; 63 yaşına geldiğinde, geleneğe uyarak tekkesinin avlusuna bir çilehane hazırlatmış, vefatına kadar burada ibadet ve riyazetle meşgul olmuş ve buradan çıkmamıştır.
YUNUS EMRE’den: Yunus Emre, Rasul-i Ekrem (s.a.s.)’in sevgisiyle coşmuştur. Ona göre Âlemin yaratılış sebebi O’dur:
Hak yarattı âlemi aşkına Muhammed’in,
Ay ve günü yarattı şevkine Muhammed’in.
Çalab nurdan yaratmış, cânını Muhammed’in;
Âleme rahmet saçmış, adını Muhammed’in.
Miskin YUNUS-Âşık YUNUS’tan: Bizim bir de öbür Yunus’umuz var ki şiirlerinde Miskin Yunus, Âşık Yunus ismini kullanır. O, canını Hz. Muham- med’e kurban etmek ister ve şöyle seslenir:
Canım Kurban olsun senin yoluna,
Adı güzel, kendi güzel Muhammed,
Şefaat eylesin kemter kuluna
Adı güzel kendi güzel Muhammed.
NÂBİ’den: Büyük Türk şairi Nâbî (1640-1712)’nin aşağıdaki mısraları, Türk milletinin Hz. Peygamber’e olan hürmet ve bağlılığının en güzel ifadesidir:
Sakın terk-i edepten kûy-ı mahbûb-ı Hüdâdır
bu,
Nazargâh-ı İlâhidir, Makam-ı Mustafa’dır bu.
Habib-i kibriyânın hâbgâhıdır fazilette
Tevaffuk-kerde-i Cenab-ı kibriyâdır bu.
Müraat-ı edep şartıyle gir Nâbî bu dergâha,
Metâf-ı kudsiyandır,bûsegâh-ı enbiyâdır bu.
ŞEYH GALİB’den: Divan edebiyatımızın önemli simalarından olan Şeyh Galib (1757-1799)’in şu mısraları da kalplerimizi titretir:
Hutben okunur minber-i iklim-i bekâda,
Hükmün tutulur mahkeme-i rûz-ı cezâda
Gülbank-ı kudûmun çalınır arş-ı Hüdâda
Esma-ı Şerifen anılır arzu semâda
Sen Ahmed’ü Mahmûdü Muhammed’sin efendim,
Hak’tan bize Sultân-ı müeyyedsin efendim.
I. AHMED’den: Bahtî mahlasıyla şiirler yazan I. Sultan Ahmet (1603-1617), Rasül-i Ekrem’in gerçek âşıkları arasında idi. Bir gün mukaddes emanetleri seyrederken Peygamber Efendimizin nalınlarını eline aldı, hürmetle bakmaya başladı. Gönlünü derin bir manevi hazzın doldurduğunu hissetti ve dudaklarından şu dörtlük dökülüverdi:
N’ola tâcım gibi başımda götürsem dâim
Kadem-i pâkini ol Hazret, Şâh-ı Rusülün,
Gül-i gülzâr-ı nübüvvet o kadem sahibidir
Bahti’ya durma yüzün sür kademine o gülün.
III. AHMED’den: Necip mahlaslı şiirler yazan üçüncü Sultan Ahmed Han da Hz. Muhammed Mustafa’nın pâk ve nezih zâtına âşıktır.O’na olan sevgisini şöyle dile getirir:
Zât-ı pâk-i Mustafa’ya âşıkım,
Cân ile fahrü’l-verâ’ya âşıkım.
Mehmed AKİF’den: (Ö. 1936):
Dünya neye sahipse O’nun vergisidir. Hep,
Medyun O’na cemiyyeti medyûn O’na ferdi,
Medyundur O mâsûma bütün bir beşeriyyet,
Ya Rab bizi mahşerde bu ikrar ile haşret.
Ali Ulvi KURUCU’dan:
Ruhum sana, varlık sana hayrandır Efendim!
Bir ben değil, âlem sana kurbandır Efendim! O
Ulvî de senin bağrı yanık âşık-ı zârın,
Feryâd-ı bütün âteş-i sûzandır Efendim. (10)
Ayrıca, Hz. Peygamber’in aziz hatırasını yâd etmek, mübarek velâdetini tasvir ve terennüm etmek üzere, Türk-islâm dünyasında çok sayıda manzum ve mensûr eserler (Mevlid) meydana getirilmiş ve bu maksatla merasimler tertip edilmiştir.
Hz. Muhammed’in doğum yıldönümlerinde ilk defa büyük şenlikler yaptıran; bu şenlikleri Türkle- re mahsus dinî törenlere benzeterek, mevlid törenlerine millî çizgiler katan; mevlidlere uzaktan yakından çok sayıda insan davet eden, misafirlerini renk renk çadırlarda, ikramlar ve hediyelerle karşılayan ve bu törenlerde yazılmış bir kitaptan mevlidi okutan ilk Türk emiri Muzafferuddin Gök- börü (1154-1232)’dür. Bu sebeple, Islâm âleminde, Hz. Muhammed’in mevlidi için yapılan ilk büyük, devamlı, resmî fakat samimi mevlid ve şenlik törenlerini başlatan Türkler olmuştur (11).
Daha sonraları diğer Islâm ülkelerinde de benzerî merasimler icra olunmuş, tarih içinde OsmanlIların bir döneminde zirveye ulaşmıştır. “Mevlid alayı” tabiri o dönemde yapılan şaşaalı mevlid merasimlerine tarihi bir deyim olarak atfedilmiştir. Şeyhü’l-lslâm, vezirler, meşhur müderrisler (ulemâ) vâizler, mülki ve askeri erkân, halk ve padişah, belirli bir düzenleme dahilinde Rebiul-evvel ayının 12 sinde Sultan Ahmed Camii’ndeki yerlerini alırlardı. Padişah’ın teşrifinden sonra vaazlar verilir ve mevlidhanlar tarafından mevlid okunur, Medine-i Münevvere’den gelen hurmalar ikram olunurdu.
Söz mevlidden açılmışken beşyüz yıldan beri, Müslüman Türk halkının dini duygularına ilham kaynağı olan Süleyman Çelebi (?-1422)’nin Mevlidi’ni zikretmeden geçmek mümkün değildir. Süleyman Çelebi’nin ve ölümsüz eseri Mevlid’in şöhreti asırları ve ülkeleri doldurmuştur. Mevlid’in yüzyıllar boyunca bu kadar sevilmesi dil ve anlatışındaki açıklık, samimilik ve sâdelikten ileri gelmektedir. Bu anlamda Mevlid’in zaferi iddialı bir sanat adamından çok, samimi, bilgili, Allah’ına ve Peygamberine bütün varlığı ile bağlanmış duygulu bir iman adamının eseri olmasındandır. Bu meziyetleri ile Mevlid, Müslüman-Türk halkı arasında hiçbir beşerî esere nasib olmamış derecede rağbet görmüştür. Bunda tarih boyunca Rasul-i Ekrem Efendimiz’e derin muhabbet besleyen hasbî, samimî, takva sahibi hafız efendilerin yanık sesleriyle okuyuşlarının da hissesi olsa gerektir.
Mevlid okutmak dinî bir zaruret olmamakla beraber, tarihte başlangıç olarak Hz. Muhammed (s.a.s.)’in doğum günlerinde birtakım merasimlerin örf haline getirilerek icrası tarzında ortaya çıkmış, sonraki asırlarda ise halka malolmuştur. Bu durum zamanla, Müslüman çocukların düğün, sünnet ve nişan merasimleri dolayısıyla mevlid okutma tarzına dönüşmüştür. Doğum günlerinin, düğünün, sünnetin, uğur ve saadeti mevlidle kutlanırken, ölüm günlerinin acısı ve hicranı da ölen sevgililerin ardından mevlid okutmak suretiyle mânevî bir törenin gönüllere gülsuyu serpen tesellisine bırakılmıştır (12).
Birinci Dünya Savaşı’nda, emsalsiz yiğitliğimizi isbat ile cihanı hayrette bırakan Çanakkale Zaferi gibi bir de Medine Müdafaası vardır ki, başlıbaşına gerçek bir iman, eşsiz bir destandır. Hicaz’ı, Haremeyen’i, Muhteremeyn’i, Mekke ve Medine’yi bırakmamak, ayyıldızlı alsancaktan ayırmayıp, sonuna kadar savunmak için uçsuz, bucaksız çöllerde peyda oluveren birbirinden insafsız, birbirinden azgın ve kuvvetli düşmanlarla, yoksulluklar içinde çarpışa, cenkleşe şehid olan mehmetçiklerin, kanlarıyle sulayarak meydana getirdikleri ve Fahrettin Paşa komutasında gerçekleştirilen bu destan anlatılamaz. Kupkuru kelimeler, belli sözler bunu yazmaya da, anlatmaya da yetmez (13). Türk milletinin iftiharla göğsünü kabarttığı ve bütün dünyayı hayrette bırakan bu muhteşem müdafaa’nın temelinde yine Peygamber sevgisi yatmaktadır.
Bu sevgi ki, 1918 yılında Osmanlı Devleti’nin imzaladığı Mondros Mütarekesi’nin 16. maddesi; “Hicaz’da bulunan muhafız kıtalar en yakın itilaf kumandanına teslim olacak” hükmünü âmir olmasına rağmen, ünlü Medine Müdafii Fahrettin Paşa’yı kanının son damlasına kadar teslim olmayıp bu kutsal şehri koruyacağına yemin ettirmiştir. Kahraman komutanın, bu konuda Ravza-ı Mutahhara’da subaylarına, askerlerine ve halka yaptığı şu hitabe, bugün bile gözlerimizi yaşartmaktadır:
"-Ey Nâs... Size binüçyüz yıl öncenin bu kubbeleri çınlatan İlâhî, mukaddes sesiyle hitap ediyorum. Ve mübarek kabrinde hay (diri) olan Peygamber-i Zişanımız Hz. Muhammed (s.a.s.)’in huzurunda ahd-i Peyman ederek diyorum ki, biz ne kadar kuvvetli düşmanlar karşısında bulunursak bulunalım, Allah-ü Tealâ’nın izni ve O’nun Resul-ü Ekreminin şefaati ile zerre kadar fütur getirmeden mukaddes bildiğimiz mücadelemize devam edeceğiz.
-Ey Nâs, Mâlumunuz olsun ki, şecî ve kahraman askerlerim, bütün Islâm’ın sırtını dayadığı yer, manevî gücünün desteği, Hilâfetin gözbebeği olan Medine’yi son fişengin, son damla kanına son nefesine kadar muhafazaya ve müdafaaya memurdur. Buna müslümanca, askerce azmetmiştir. Bu asker, Medine’nin enkazı ve nihayet Ravza-i Mutahhara’nın yeşil türbesi altında kan ve ateşten dokunmuş bir kefenle gömülmedikçe, Medine-i Münevvere kalesinin burçlarından ve nihayet Mescid-i Saadet minareleriyle yeşil kubbesinden al sancağı alınmayacaktır. Allah-ü Tealâ bizimle beraberdir. Şefaatçimiz O’nun Rasulü, Peygamber Efendimizdir.
-Ey bütün tarihi eşsiz kahramanlıklar, şan ve şereflerle dolu Osmanlı ordusunun yiğit zabitleri, ey her cenkte cihanı tir tir titretmiş, asla kimseye boyun eğmeyerek, daima namus ve din borcunu kanıyla ödemiş şecî Mehmetçiklerim, kardeşlerim, evlâtlarım, gelin hep beraber Allah’ın ve işte huzurunda huşû ve vecd içinde gözyaşları döktüğümüz Peygamberinin karşısında hep beraber, aynı yemini tekrar edelim ve diyelim ki; Ya Rasulallah, biz seni bırakmayız." (14)
Hz. Peygamberin kabr-i şerifini ziyaret geleneği, bugün de Türk milleti tarafından devam ettirilmekte ve büyük ehemmiyet verilmektedir. Her Türk hacısı Medine-i Münevvere’de asgari sekiz gün kalarak, Mescid-i Nebevi’de kırk vakit namaz kılmaya, Hz. Peygamberin manevî huzurunda saygıyla durmaya büyük özen gösterir.
Milli şairimiz Mehmed Akif ERSOY (1873- 1936)’da, Medine-i Münevvere’yi görünce, duyduğu heyecanı “Necid Çöllerinden Medine’ye” isimli şiirinde şöyle dile getirir:

Karşıdan “Kubbe-i Hadrâ” edivermez mi zuhur?
O nasıl heykel-i dîdâr. O nasıl cebhe-i nûr.
Öyle bir Tür ki, her lemha-i istigrâk’ı.
Olmadan çâk-ı tecellî, süzüyor Hallâk’ı.
Önümde Ümmet-i mazlûmesiyle Peygamber;
Gözümde sel gibi yaşlar, içimde titremeler. (15)

Görüldüğü gibi, milletimizin Peygamber sevgisi dünden bugüne artarak devam etmektedir. Bu sevgi necip milletimizin Islâm’a bağlılığının da kaynağıdır, kültürümüzün ve medeniyetimizin kaynağı da budur.
Alparslan’ı Anadolu kapılarına getiren, Selahaddin Eyyûbî’yi yirmibeş yıl çadırda yatıran, Fatih’e İstanbul’u fethettiren, Yavuz’a Tih Çölünü geçiren, Kanunî’yi 46 sene at sırtında gezdiren... Bu kadar insana bu büyük işleri yaptıran Allah ve Rasulüllah sevgisidir.
Günümüzde de Islâm dünyası ve ülkemiz müslümanları Rasul-i Ekrem sevgisinde kaynaşmaktadır. Son yıllarda Türkiye Diyanet Vakfı, Hz. Peygamberin doğum yıldönümü münasebetiyle “Kutlu Doğum Haftası” düzenlemekte ve Islâm bilginleri bir hafta boyunca memleketimizin her köşesinde Rasûl-i Ekrem’i ve O’nun tebligatını çeşitli yönlerden anlatmaktadırlar. Ayrıca Türkiye Diyanet Vakfı Hz. Peygamber aşkı ve sevgisiyle söylenmiş şiir (Na’t) yarışması ve O’nun hayatını anlatan Siyer-i Nebî yarışmaları açmakta, dereceye giren eserleri yayınlamaktadır. Kezâ diğer birtakım vakıflar, dernekler, İmam-Hatip Liseleri, llâhi- yat Fakülteleri, benzer faaliyetlere katkıda bulunmaktadırlar. Böylece sevgili Peygamberimizle ilgili bizden öncekilerden devralınan sevgi mirası bizden sonrakilere titizlikle aktarılmaktadır.
Gerçek şu ki, Hz. Muhammed (s.a.s.)’e beslenen sevgi bizi Cenab-ı Hakk’ın rızasına ve insanlarla sevgi bağlarını güçlendirmeye götürür. Yani erişilmesi istenen her güzel şey O’na duyulan muhabbetten geçer. İçinde Muhammed (s.a.s.)’in olmadığı sevgide hayır yoktur. Böyle sevgiye riya karışır. Şair ne güzel söyler:
Muhabbetten Muhammed oldu hâsıl
Muhammed’siz muhabbetten ne hâsıl.
Nurlu doğumun 1425. sene-i devriyesinde bütün insanlığın O’nun nuruyla aydınlanması dileğiyle.

1) Günümüz Dilinden Hz.Peygamber’e Naatlar, TDV Yayınları, Ankara-1991.
2) Doç. Dr. Hüseyin ALGÜL; Âlemlere Rahmet Hz. Muhammed; TDV Yayınları, Ankara-1994 S.217-218.
3) Ahmet KABAKLI, Türklerde Hz. Peygamber Sevgisi. 1989 Yılı Kutlu Doğum Haftası Münasebeti İle Sunulan Tebliğ; TDV Yayınları, Ank, 1990.S.29-30
4) Doç. Dr. Hüseyin ALGÜL, a.g.e., S.225.
5) Doç. Dr. Münir ATALAR; Osmanlı Devletinde Surre-i Hümâyûn ve Surre Alayları, DİB. Yayınları, Ankara 1991, S.9-10.
6) A.g.e., S.224-245’
7) Doç. Dr. Hüseyin ALGÜL, a.g.e., S.219.
8) Tahsin ÖZ; Hırkâ-i Saâdet Dâiresi ve Emânat-ı Mukaddese, 1st. 1953. S.26-27.
9) Yrd. Doç. Dr. Emine YENİTERZİ; Türk Edebiyatında Na’tlar. TDV. Yayınları, Ankara-1993 S.l 1-12.
10) Geniş olarak Na’t Örnekleri için şu eserlere müracaat edilebilir. Yrd, Doç. Dr. Emine YENİTERZİ, Türk Edebiyatında Na’tlar, TDV Yayınları, Ankara-1993; Günümüz Dilinden Hz. Pey- gamber’e Naatlar: TDV Yayınları, Ankara-1991; Yrd. Doç. Dr. Emine YENİTERZİ; Divan Şiirinde Na’t, TDV Yayınları, Ankara-1993.
11) Nihat Sami BANARLI, Türk Edebiyatı Tarihi; C.l, S.48.
12) ALGÜL, a.g.e., S.240-245.
13) Feridun KANDEMİR; Medine Müdâfaası, İstanbul 1991, S.l 1.
14) A.g.e., S.180, 181, 182.
15) M. Akif ERSOY; Safahat, lstanbul-1975. S:354-357.