Makale

Kur'an'da Bilgi ve Değeri

Kur’an’da Bilgi ve Değeri

Mustafa Türkgülü
Fırat Üniv. Veteriner Fak. Sekreteri

Kur’an-ı Kerim, vahye dayanan ve İslam dininin kaynağını oluşturan bir kitaptır. Bu yönüyle O, elbette dinî karakterde İlâhî bir tebliğ, insanları doğru yola davet eden Rabbani bir mesajdır.
Kuşkusuz Kur’an insanlar için gönderilmiştir. Onların hem maddî hem de manevî hayatlarını tanzim etme ve bu yönde mevcut eksikliklerini giderme misyonunu üstlenmiştir. O halde Kur’an’ın insanlarca ihtiyaç duyulan bilgileri içermesi ve insanları bu bilgileri edinme istikametinde yönlendirmesi tabiidir. Gerçekten de Allah Tealâ, insanları uyarma amacı ile görevlendirdiği Hz. Muhammed’e ilk önce “Oku!” emrini vermiş ve böylece dinin temelini bilginin oluşturduğunu vurgulamıştır. Cenab-ı Hak Resulüne indirdiği ilk ayetlerde şu talimatı vermiştir: “Yaradan Rabbinin adiyle oku. O, insanı kan pıhtısından yarattı. Oku, Rabbin en büyük kerem sahibidir. O, insana, kalemle (yazmayı) öğretti, insana bilmediğini öğreten (de) O’dur” (1).
Görüleceği gibi ilk vahyin vurguladığı şey okumak, son vurguladığı şey ise öğrenmektir. Kuşkusuz okuma olmadan öğrenme, öğrenme olmadan da ne din olur ne dünya.
Gerçekten de Allah Tealâ dinini tebliğe “Oku!” emri ile başlamış ve bu yolla bilgi sahibi olunmasını istemiştir. Zira O’nun makamı ’bilenlerle bilmeyenlerin bir olmadığı’ makamdır. Nitekim ilk insan olan Hz. Adem’i yeryüzüne halife olarak gönderilmek üzere yarattığı sırada meleklerin üstünde bir ta’zime layık görülmesi, O’na Allah tarafından bazı şeylerin (isimlerin) öğretilmiş olmasına bağlıdır. Bu husus Kur’an-ı Kerim’de çok açık bir şekilde ifade edilmektedir: “Bir zamanlar Rabbin meleklere; “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım” demişti. Melekler: “Orada bozgunculuk yapacak, kan dökecek birisini mi yaratacaksın? Oysa biz seni överek teşbih ediyor ve seni takdis ediyoruz” dediler. (Rabbin): Ben sizin bilmediklerinizi bilirim” dedi. Adem’e isimlerin tümünü öğretti. Sonra onları meleklere sunup: “Haydi, doğru iseniz onların isimlerini bana söyleyin” dedi. Dediler ki: “Sen yücesin (Ya Rab); bizim, senin bize öğrettiğinden başka bir bilgimiz yoktur. Şüphesiz sen bilensin, hakimsin (her şeyin iç yüzünü bilen, her şeyi yerli yerince yapansın).” (Allah) dedi ki: “Ey Adem, bunlara onların isimlerini haber ver”. (Adem) Bunlara (meleklere) onların isimlerini haber verince (Allah): “Ben size, göklerin ve yerin gayblarını bilirim, sizin açıkladığınızı ve içinizde gizlediğinizi bilirim dememiş miydim?” dedi. Meleklere: “Adem’e secde edin” demiştik, hemen secde ettiler, yalnız iblis diretti, böbürlendi ve inkârcılardan oldu”(2).
Burada Hz. Adem’i yücelten, meleklerin O’na, tazim makamında secde etmelerini ve böylece Allah’ın kudretini simgeleştiren olaya neden olan “isimler” den maksat nedir? isimlerin ne olduğu konusunda çok şey söylenmiştir. Ancak Hz. Adem’in halife olarak yeryüzüne, yani dünyaya gönderileceği düşünüldüğünde bunun, dış dünya ile ilgili olması gerektiği akla yakın gelmektedir. Dünya hayatını kolaylaştıran en basit bilgilerden tutun da, daha karmaşık ve üst seviyedeki bilgilere kadar her şey, sözü edilen “isimler” kapsamında düşünülebilir. Bu bilgiler meleklerin bilmediği şeylerdir. Onların yaratılış özellikleri ve var oluş gayeleri bakımından, zaten dünya ve dünya olayları ile ilgilenme gibi bir endişeleri de yoktur. Lâkin insan ayağı ile yere basan bir varlıktır ve o nedenle bastığı yer hakkında bilgi sahibi olmak zorundadır.
İlk nazil olan ayetler arasında “(Allah) İnsana bilmediğini öğretti” ayeti de yer almaktadır. Nedir insanın bilmediği ve nedir Allah’ın insana öğrettiği şey? Bu soruya çok farklı cevaplar verilmiştir. Örneğin “bu, insanın içinde yaşadığı dünya ve ona ait bilgilerdir” dendiği gibi, “kozmik âlem hak- kındaki sırlar kadar her derecedeki varlık ve onunla ilgili bilgiler de olabilir” diye düşünülmüştür. Gerçekten de Kur’an-ı Kerim çeşitli vesilelerle insanın içinde bulunduğu ortamı tanımasını, çevresinde olup bitenleri öğrenmesini tavsiye etmekte ve en önemlisi de bunlardan ibret alınarak müsbete, olumluluğa götürücü sonuçlar çıkarılmasını emretmektedir. “Yeryüzünde dolaşın ve yalancıların akıbetinin ne olduğunu görün" (3) ve “Bugün iskân edildikleri yerde gezip gördükleri, kendilerinden önceki nesillerden nicelerini yok edişimiz, onları hâlâ yola getirmedi mi? Elbette bunda akıl sahipleri için ibretler vardır”<4) diyen Kur’an-ı Kerim, bir yandan çevreyi tanımayı, onun hakkında bilgi edinmeyi vurgularken,bir yandan da yapılan yanlışlıkların insanlara neye mal olduğunu öğretmeyi amaçlamaktadır. Ve üstelik bunu yedi yerde daha tekrarlamaktadır(5!. Ayrıca
Kur’an birçok yerde (unzur=bak, unzurû=bakınız) hitabında bulunmakta, böylece daima zihnî uyanıklık ve fikrî gayret içinde bulunulmasını; asla ilgisiz ve bilgisiz kalınmamasını istemektedir.
Kur’an, asıl insanın kendi nefsi üzerinde bilgi sahibi olmasından yanadır. Aslında insanın bilmediği ve Allah’ın bize öğretmeye çalıştığı şey budur. İnsan çevredeki bilgileri, dünyada mevcut eşyayı, kâinatta var olan düzen ve ahengi öğrendikten sonra kendi nefsine dönmek ve kendisi hakkında bilgilenmek durumundadır. Gerçekte insanın bunu yapabilme yeteneği de vardır. Zira insanın kendi nefsi üzerinde (basiresi), yani gözlemleri mevcuttur ve bu sayede kendi nefsini görür<w. En’am Suresi 104. ayette şöyle denilmektedir: “Doğrusu size Rabbinizden basiretler (gönül gözleri, hakikati idrak etme kabiliyetleri) geldi. Artık kim (hakkı) görürse yararı kendisine, kim de (hakkı) görmek istemezse zararı kendisinedir. Ben sizin üzerinize bekçi değilim” Diğer bir ayette de “Ey insanlar! Allah’dan korkun ve kişi, yararı için ne (yapıp) gönderdiğine baksın. Allah’dan korkun, çünkü Allah, yaptıklarınızdan haberdardır” ,7).
Bir hadislerinde Resulullah (s.a.s.) “Nefsini bilen Rabbını bilir” buyurmaktadır. Gerçekten de insan için bizatihi kendi nefsi en büyük bilgi kaynağıdır. Zira o, alemin küçültülmüş timsalidir. Nitekim Cenab-ı Hak, Zariyat Suresi’nin 20-21. ayetlerinde bu hususa dikkatimizi çekmekte ve "Kesin ikna seviyesine ulaşanlar için yeryüzünde (Allah’a ait) nice deliller, işaretler vardır. Kendi nefislerinizde de öyle. Görmüyor musunuz?” buyurmaktadır. Bu itibarla insan basiretini ona çevirdiği zaman “ben neyim, kimim, nerden geldim, nasıl geldim, niçin geldim, akibetim ne olacak?" gibi temel ve kaçınılmaz soruları sormaya koyulacak ve bu sorulara cevap buldukça da bilgilenecektir. Bu bilgilenme en yakınında bulunan eşyadan başlayarak kozmik aleme, evrenin derinliklerine doğru gelişecektir. Nebatat ve hayvanat ile dağ ve denizlerin durumu, gece ile gündüzün bir biri ardınca gelişi, ay ve güneşin ayrı ayrı fonksiyonel özellikleri, yıldızların kandil kandil ışıldayışı, bütün bu ecsamın harikulade bir düzen içinde kendilerine takdir edilen konuma göre görevde bulunuşu, tekrar tekrar bakıp incelemesine rağmen gördüklerinde bir eksikliğin olmadığını farkedişi... onu etkileyecek ve en sonunda Hz. İbrahim’in de denediği istidlal yolundan giderek varması gereken hedefe ulaşacaktır. Şüphesiz ulaşılan bu hedef bilginin ve bilgeliğin en kâmil mertebesi, Cenab-ı Mevlâ’nın yüce katıdır.
İşte bu nokta’“Gerçek”lik noktasıdır. Mutlak Hakikat buradadır. İlmin, dolayısıyla bilginin amacı, aklın da yardımıyle, insan idrakini bu makama taşımaktır. Kul, gözünü “Hakikat’ın gerçek ışığına bu mertebede açar; açtığı anda da bağlı olan basireti çözülür ve böylece gönlü kafasında, kafası da gönlünde taht kurar. Artık onun için zıtlıklar kaybolmuş, kesretin ruhu sıkan, maneviyatı zedeleyen etkisi yok olmuş ve neticede vahdet denizinde bir katre olmanın zevkini yaşama faslı başlamıştır. Özellikle İslam mütefekkirlerinin bir bölümünün, bilgiyi en büyük zevk olarak algılamaları bu yüzdendir. Bu bağlamda ilmi “Ger- çek”e yönelen sevginin yolu, bilgiyi de “Mutlak Hakikaf’e karşı duyulan aşkın erkânı diye tanımlarsak yadırganmamalıdır.

1) Alâk Suresi, 1-5.
2) Bakara Suresi, 30-34.
3) Âl-i İmran Suresi, 137.
4) Ta-Ha Suresi, 128.
5) En’am Suresi, 11-99; A’raf, 86; Yunus, 101; Nahl, 36; Nemi, 69; Anke- but, 20.
6) “Doğrusu İnsan kendi nefsini görür", Kıyameh, 14.
7) Haşr Süresi, 18.