Makale

KÖTÜ İŞ YAPAN CEZASINI İYİ İŞ YAPAN MÜKÂFATINI GÖRÜR

KÖTÜ İŞ YAPAN CEZASINI
İYİ İŞ YAPAN MÜKÂFATINI GÖRÜR

Doç. Dr. İsmail KARAGÖZ
Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi

Kuşkusuz Allah, insanı boş yere yaratmadığı gibi (Müminûn, 23/115), onu başı boş da bırakmamıştır (Kıyame, 75/36). Onu ibadetle yükümlü kılmış (Zâriyat, 51/56), hayatı ve ölümü ile imtihana tabi tutmuştur (Mülk, 67/2). İnsanın bu imtihanında başarılı olabilmesi, yaratılış gayesi olan kulluk görevini yapabilmesi, İlâhî azaptan kurtulup cennet nimetlerine nail olabilmesi; "îmân" edip"sâ- lih ameller" işleyebilmesine; "inkâr", "isyân"ve "kötü işlerden" sakınabilmesine bağlıdır. Kur’an’da ısrarla îmân edip iyi işler yapılması, inkâr, isyân ve kötü işlerden sakınılması emredilmekte, îmân eden ve iyi işler yapan kimselere mükâfat, inkâr edip isyan eden ve kötü işler yapanlara ise ceza olduğu bildirilmektedir.
Her insanın dünya veya âhirete yönelik beklentileri vardır; bu beklentilerine kavuşabilmesi dilek ve temennilerle değil, kişinin bu uğurda çalışıp çabalaması, sebeplere yapışıp üzerine düşenleri yapmasına bağlıdır. Çünkü hiçbir nimete çalışmadan sahip olmak mümkün değildir. Öte yandan, inkâr ve isyan eden, kötü iş yapan, suç ve günah fiilleri işleyen kimsenin yaptıkları yanına kâr kalmaz; bu kimse dünya veya âhirette cezasını görür. Bu yazımızda işte bu gerçeği ifade eden; "(Ey müminler! Allah’ın mükâfatı) ne sizin kuruntunuza ne de kitap ehlinin kuruntusuna göredir. Kim kötü bir iş yaparsa onunla cezalandırılır ve Allah’tan başka kendisini o azaptan kurtaracak dost da yardımcı da bulamaz. Erkek veya kadın kim mümin olarak iyi işlerden yaparsa, işte onlar cennete girerler ve zerre kadar haksızlığa uğramazlar" anlamındaki, Nisâ Sûresi’nin 123 ve 124. âyetlerini tahlil etmeye çalışacağız.
Âyetlerin Etimolojik Tahlili
"Kuruntunuz" ve "kuruntusu" diye çevirdiğimiz "emârıiyyi" kelimesi, "takdir etmek" anlamındaki "m-n-y" kökünden türeyen "üm- niyye" sözcüğünün çoğulu olup; sözlükte arzu, ideal, umulan ve istenen şey demektir. "Ümniyye"-, kişinin içinde tasavvur ve takdir ettiği kuruntu, beklenti ve gönlünün arzu edip kavuşmak istediği şeylerin hâsıl olmasını ummasıdır.’”
Arap dilinde "leyse" nakıs fiili, isim cümlesinin başına gelir; müpteda ve haberden oluşan isim cümlesinin ismi leyse’in ismi, haberi de leyse’nin haberi olur. Tahlil etmeğe çalıştığımız âyette ley- se’nin ismi zikredilmemiştir. Müfessirler bunun, "Allah’ın va’di veya sevabı veya cennete koyması veya îmân ve sâlih amel" olduğunu söylemişlerdir.12’ Âyetin nüzul sebebini de dikkate alarak meâle, leyse" nin ismi "Allah’ın mükâfatı" olarak yansıtılmıştır.
"Ehl-i kitap"; kitaplılar, kendilerine kutsal kitap verilenler demektir ki, burada kastedilenler Yahudîler ve Hıristiyanlardır.
"Kim kötü bir iş yaparsa" diye çevirdiğimiz "Men ya’mel sûatı" cümlesindeki "ya’mel" fiili, niyet ve iradeye bağlı olarak bilinçli bir şekilde iş yapmak;’3’ "sûert" kelimesi; sözlükte keder ve üzüntü veren şey, kötü ve çirkin, âfet ve musibet demektir. İnsanın malım, mülkünü; eşini, işini, itibarını ve makamını kaybetmesi gibi psikolojik ve biyolojik; dünyevî veya uhrevî işlerden insanı üzen her şeye "sû "dendiği gibi,*4 aklın ve dinin kötü ve çirkin gördüğü, dünya veya âhirette fâiline zarar veren, onu cezaya maruz bırakan her türlü inanç (şirk, küfür, nifak) ve günah olan söz, fiil ve davranışlara da "sû” denir. Âyette kastedilen bu ma’na olup cümlede zikredilmeyen "amel" kelimesinin sıfatıdır. "Men ya’mel amelen sûen" (kim kötü bir iş yaparsa) takdirindedir.
Bazı Kur’an meallerinde bu cümle, "kim kötülük yaparsa " diye çevrilmiştir.’5’ Böyle bir çeviri âyetin anlamını tam olarak yansıtmamaktadır. Türkçe’de "kötülük yapmak" deyimi; dövmek, iftira etmek, hakkını vermemek, malını çalmak ve gasp etmek gibi bir başkasına zarar vermeyi, olumsuz bir davranışta bulunmayı ifade eder. Bu anlamlar, "sû’ " kelimesinin kapsamına dahil olmakla birlikte, âyette kastedilen sadece bu anlamlar değil; içki, kumar, yalan ve zina gibi günah olan bütün söz ve fiillerdir. Nitekim müfessirler bu kelimenin şirk, küfür ve her türlü günah fiil anlamına geldiğini söylemişlerdir.<6) Dolayısıyla âyetin doğru çevirisi, "kim kötü bir iş yaparsa" şeklinde olmalıdır. Şu âyetler de bu anlamı doğrulamaktadır. "Kim iyi bir iş yaparsa kendi lehinedir. Kim de kötü iş yaparsa kendi aleyhinedir." (Fussdet, 41/46; Câsiye, 45/15). Âyetlerde "kötü iş yapma" ile "iyi iş yapma" birbirinin zıddı olarak zikredilmiştir (bk. Fürkân, 25/70).
"Onunla cezalandınlır" diye çevirdiğimiz “yücze bihî” cümlesindeki “cezâ-yeczî” fiili, bir şeyin karşılığını vermede kullanılır. Yapılan iş iyi ise karşılığı iyi, iş kötü ise karşılığı kötüdür; “bihî” terkibinde geçen “o” anlamındaki “hû” zamiri “kötü işi” ifade eder; "be" harfi ise cümlede sebep bildiren ön takıdır. Dolayısıyla “yücze bihî” cümlesi ile kişinin sadece işlediği kötü işleri sebebiyle cezalandırılacağı ve haksızlığa uğratıl- mayacağı bildirilmektedir.
Allah’ın güzel isimlerinden olan “veliyy” dost, “nasîr” ise yardımcı demektir.
“Kim iyi işlerden yaparsa”
diye çevirdiğimiz, “men ya’mel mine’s-sâlihati” cümlesindeki “es-sâlihât” kelimesi “sâlih” kelimesinin dişili olan “sâliha” sözcüğünün çoğulu olup sözlükte iyiler, yararlı olanlar demek olup zikredilmeyen “el-a’mâl” kelimesinin sıfatıdır.171 Sözlükte yararlı işler demek olan “el-a’mâlü’s-sâlihât” tamlaması, Kur’ân’da müminin iyi bir niyetle, samimi olarak Allah ve Peygamberine itaat olan, Islâm’a ve akl-ı selîme uygun olarak yapılan her türlü iyi amel anlamında- dır.(8) es-sâlihât’ın başındaki “min” ön takısı ba’zıyye olup, kişinin sadece gücünün yettiği sâlih amelleri yapmasını ifade eder. Çünkü her müslümanın bütün sâlih amelleri yapmaya gücü yetmez. Mesela zengin olmayan müminler zekat vermekle, imkanı olmayanlar hac yapmakla, gücü bulunmayanlar cihat ile sorumlu değildir- ler.<9) Allah, kişileri ancak gücünün yettiği şeyleri yapmakla sorumlu tutar (bk. Bakara, 2/286).
“Zulüm” bu âyette, haksızlık, suçsuz yere cezalandırmak, hakkını vermemek veya eksik vermek demektir. “Nakîr” hurma çekirdeğinin üzerindeki ince life denir ki âyette bu kelime, azlığı / küçüklüğü ifade etmek için kullanılmıştır.
Âyetlerin Anlam Ve Yorumu
Âyetler; iyi ve güzel şeylerin, Allah’ın sevap ve rızasının, cennet ve nimetlerinin söz ve kuruntu, dilek ve temenni ile değil, îmân edip erdemli ve yararlı işler yapmakla elde edilebileceğini; buna mukabil Allah’a ortak koşarak veya âyetlerini yalanlayarak veya münafıklık yaparak inkâra saplanan, Allah ve Peygamberinin razı olmadığı, yasak ve haram kıldığı kötü işleri yapan kimselerin bu kötü işleri sebebiyle cezalandırılacağını; âhirette kâfirleri İlâhî cezaya karşı savunacak, onlara yardım edecek ve dost olacak hiç kimsenin bulunmayacağını; müminlerin ise zerre kadar haksızlığa uğratılmayacaklarını, iyi amellerinin karşılığını eksiksiz olarak alacaklarını ifade etmekte; böylece insanları inkâr ve isyandan sakındırıp îmân ve sâlih amellere teşvik etmektedir.
Âyetlerin İçerdiği Hükümler
Âyetler, beş hükmü içermektedir:
1. Allah’ın rızası, cennet ve nimetleri kuruntu, dilek ve te- mennîlerie elde edilemez.
Bu hükmü âyetin, "(Ey müminler! Allah’ın mükâfatı) ne sizin kuruntunuza ne de kitap ehlinin kuruntusuna göredir” cümlesi ifade etmektedir. Âyet, "biz cennete gireriz" demekle cennete girilemeyeceğini, cennetin sözle elde edilemeyeceğini, cehenneme götüren amelleri işleyip cennete girmeyi ummanın beyhude bir kuruntu olduğunu ortaya koymaktadır. Âyetin nüzul sebebi de bu yöndedir. Müfessirler, 123. âyetin nüzul sebebi ile ilgili olarak üç farklı rivâyet zikretmişlerdir:
a) Âyet, Hz. Muhammed’e (a.s.) muhalefet eden Hıristiyan ve Yahudiler hakkında inmiştir.
b) Âyet, Mekkeli müşriklerin, "biz öldükten sonra diriltilecek ve azap görecek değiliz" demeleri üzerine inmiştir.
c) Âyet, bazı müslümanlar ile Yahudi ve Hıristiyanların dinleri, peygamber ve kitapları konusunda birbirlerine karşı övünmeleri üzerine inmiştir. Şöyle ki; Yahudi ve Hıristiyanlar Müslümanlara; "Biz sizden daha üstün ve daha doğru yoldayız; çünkü peygamberimiz sizin peygamberinizden, kitabımız sizin kitabınızdan, dinimiz sizin dininizden daha öncedir. Bu sebeple biz Allah’a sizden daha yakın ve daha evlayız ve sizden daha hayırlıyız. Biz İbrahim Peygamberin dini üzereyiz" demişlerdir. Ayrıca Yahudiler; "kitabımız sizin kitabınızdan daha hayırlıdır, peygamberimiz de sizin peygamberinizden daha üstündür. Çünkü Allah, bizim peygamberimizle konuşmuştur. Dinimiz de dinlerin en hayırlısıdır. Biz Allah’ın sevgilileriyiz,001 bu sebeple cennete sadece bizler gireceğiz";’"’ Hıristiyanlar ise, "Bizim kitabımız ve peygamberimiz kitapların ve peygamberlerin en sonuncusudur; dinimiz de dinlerin en hayırlısıdır" demişlerdir. Buna karşılık Müslümanlar; "Biz daha üstünüz, biz Allah’a sizden daha yakın ve daha evlayız. Çünkü bizim peygamberimiz peygamberlerin seyyidi ve sonuncusudur; kitabımız da kitapların sonuncusudur ve kendisinden önceki kitapların hükümlerini yürürlükten kaldırmıştır. Biz, sizin kitabınıza îmân etmekle emrolunduk, siz ise hem bizim kitabımıza îmân etmekle hem de hükümlerini uygulamakla emrolundunuz. Bundan ötürü biz daha hayırlıyız ve cennete sadece Müslüman olanlar girecektir. Çünkü Allah katında Hak din sadece İslâm’dır ve İslâm, dinlerin en hayırlısıdır" demişlerdir. Bunun üzerine 123. âyet inmiştir.02’ Bu âyet inince Yahudi ve Hıristiyanların Müslümanlara, "sizlerle biz eşitiz" demeleri üzerine de 124. âyet inmiştir.03’Yüce Allah, 123. âyet ile cennete kuruntu ile girilemeyeceğini, beyan ederek onların yanlış inançlarını tashih etmiş, 124. âyet ile de cennete ancak îmân edip sâlih ameller işlemekle girilebileceğini bildirmiştir.
2. Kötü bir iş yapan cezasını çeker.
Bu hükmü, âyetin "Kim kötü bir iş yaparsa onunla cezalandırılır" cümlesi ifade etmektedir.
"Kötü amel" kavramına âyetleri yalanlamak, inkâr etmek, beğenmemek, Allah’a ortak koşmak ve iki yüzlülük yapmak (münafıklık) dahil olduğu gibi içki, kumar, zina, hırsızlık, yalan, iftira gibi haram fiilleri işlemek de dahildir. Kur’an’da, başta "İnkâr edenler ve âyetlerimizi yalanlayanlar işte bunlar cehennem halkıdır. Onlar orada ebedî olarak kalacaklardır." (Bakara, 2/39) âyeti kerimesi olmak üzere, pek çok âyette kâfirlerin cehennemle, cezalandırılacağı bildirilmektedir. Ayrıca Kur’ân’da îmân ettiği halde Allah ve Peygamberine isyan eden, kötü fiilleri işleyen kimselerin de cezalandırılacağına dair âyetler de vardır. Mesela, namaz kılmayanların (Meryem, 19/59), zekatını vermeyenlerin (Tevbe, 9/34-35) intihar edenlerin (Nisa, 4/29-30), cana kıyanların, zina edenlerin (Fürkan, 25/68), faiz alıp verenlerin (Bakara, 2/275) cezalandırılacakları bildirilmektedir.
Kâfir küfrüne, mümin günahına, ölmeden önce tövbe eder ve îmân edip sâlih ameller işlerse, Allah’ın affına mahzar olur (Fürkan, 25/70; Zümer, 39/53). Kâfir tövbe etmeden ölürse, ebedî cehennemlik olur. Allah, Kur’ân’da; kâfir, müşrik ve münafıklar ile (Nisa, 4/48, 116, 137, 168; Tevbe, 9/80; Münafıkun, 63/6) hayatta iyi ve kötü iş yapabilme imkanı kalmamış kimselerin son nefesindeki tövbelerini de kabul etmeyeceğini bildirmektedir (Nisa, 4/18).
Mümin, günahlarına tövbe etmeden ölürse hali Allah’a kalır. Allah dilerse onu affeder, dilerse günahı sebebiyle cezalandınr (Bakara, 2/284). Âhirette çetin azap da, Allah’ın mağfiret ve rızası da vardır (Hadîd, 57/20). Sahabeden Ubâde b. Sâmit (ö. 34/654); Peygamber (s.a.s.), çevresinde bir grup sahâbînin bulunduğu bir mecliste; "Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmamak, hırsızlık yapmamak, zina etmemek, çocuklarınızı öldürmemek, kimseye zina suçu isnat etmemek, ma ’ruf olan şeylerde isyan etmemek üzere bana söz veriniz (biat ediniz);sizden kim sözünü yerine getirirse mükâfatı Allah’a aittir. Kim de verdiği sözden bir şeyi yapamaz ve bu yüzden dünyada cezalandırılırsa, bu ceza onun günahına kefaret olur. Kim bu günahlardan birini yapar sonra Allah onu gizler (dünyada cezalandırmazsa) işi Allah’a kalır, Allah dilerse onu bağışlar dilerse cezalandırır" buyurdu. Biz de peygamber ile bu şekilde sözleştik (biat ettik)" demiştir.14’
insanların âhirette görecekleri ceza ve mükâfat amellerine bağlı olduğu gibi, dünyadaki nimet ve musibetleri, başarı ve hezimetleri de amellerine bağlıdır. "Kim kötü bir iş yaparsa onunla cezalandırılır" âyeti inince Hz. Ebû Bekir (r.a.) (ö. 13/633);
-"Ey Allah’ın Resulü! Yaptığımız her kötü iş ile cezalandırılacak isek halimizi perişan olur" demiş; bunun üzerine Peygamberimiz (s.a.s.),
- “Evet, herkes dünyada kötü amelinden dolayı cesedine eziyet veren bir musibetle cezalandırılır” buyurmuştur.051
Diğer bir rivâyete göre Ebû Bekir (r.a.);
- "Ey Allah’ın Resûlü! "Allah’ın mükafatı ne sizin kuruntunuza ne kitap ehlinin kuruntusuna göredir. Kim kötü bir iş yaparsa onunla cezalandırılır" âyeti olduktan sonra nasıl kurtuluşa ereriz? Yaptığımız her kötü amel ile cezalandırılacak mıyız? diye sormuş, Peygamberimiz de (a.s.);
-"Allah seni bağışlasın ya Ebâ Bekir! Sen hiç hasta olmadın mı? Hiç üzülmedin mi? Sana hiç şiddetli darlık dokunmadı mı?" buyurmuş;. Hz. Ebu Bekir’in (r.a.);
-"Evet ey Allah’ın Resûlü!" demesi üzerine de,
-"işte bu hastalanma, üzülme, şiddetli darlığa düşme cezalandığın şeylerdir" buyurmuştur.’16’
"Başınıza her ne musîbet gelirse kendi yaptıklarınız yüzün- dendir. Allah yine de çoğunu affeder" (Şûra, 42/30)\ "İnsanların kendi işledikleri (kötülükler) sebebiyle karada ve denizde fesat (bozulma) ortaya çıkmıştır. Doğru yola ve iyi işlere dönmelerini fırsat vermek için Allah, yaptıklarının bazı kötü sonuçlarını onlara tattırır" âyetleri de bu gerçeği ifade etmektedir.
Müslümanın işlediği hatalar yüzünden musibete maruz kalması ve bu musibetin de günahının affına vesile olduğu gerçeği şu hadislerde de ifade edilmektedir: "Müslümana fenalık, hastalık, keder, hüzün, eza, can sıkıntısı ârız olmaz, hatta vücuduna bir diken batmaz ki, Allah bu musibetler sebebiyle onun hatalarını ve günahlarını bağışlamış olmasın""1’; "Müs- lümana bir diken hatta ondan daha küçük bir şey isabet etmez ki, bu yüzden Allah onun (manevî) mertebesini bir derece yükseltmiş ve bir günahını silmiş olmasın. "<’8>
İşlediği kötü bir iş sebebiyle dünyada cezaya / musibetlere maruz kalan Müslüman, günahından kurtulmuş olur, artık âhirette aynı günahtan dolayı bir daha cezalandırılmaz. Mümin büyük günahlardan sakındığı takdirde, Allah onun küçük günahlarını affedeceğini bildirmiştir. (Nisa, 4/31), ancak kâfir için böyle bir va’d yoktur.091 Asıl cezalandırılacakları yer cehennem olmakla birlikte Allah, kâfirlere dünyada da ceza verebilir (Secde, 32/20-21).
3. Günahı sebebiyle bir kimseyi cezalandırmak isterse, Allah’ın cezalandırmasından onu kurtarabilecek hiçbir dost ve yardımcı bulunmaz.
Bu hükmü, âyetin "Allah’tan başka kendisini o azaptan kurtaracak dost da yardımcı da bulamaz" cümlesi ifade etmektedir.
"Allah, îmân edenlerin velisidir..." (Bakara, 2/257) "Dost olarak Allah (size) yeter, yardımcı olarak da Allah size yeter." (Nisa, 4/45) "Biz peygamberlerimize ve îmân edenlere hem dünya hayatında hem de şahitlerin çağırılıp dinlendiği (kıyamet) gününde elbette yardım ederiz." (Mümin, 40/51) me- âlindeki âyetler başta olmak üzere pek çok âyette, Allah’ın, müminlerin dostu ve yardımcısı olduğu ifade edilmektedir. "Allah, müminlerin dostu ve yardımcısı" demek; Allah onları sever, amellerinin karşılığını tam verir, kötülüklerden korur, onlara yardım eder, îmân üzere sabit kılar, onlardan razı ve hoşnut olur demektir. "(Ey insanlar!) Biliniz ki Allah’ın velilerine korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir. O dostlar ki îmân ettiler ve (Allah’a karşı gelmekten, günahlardan) sakındılar. Onlar için dünya ve ahirette müjde vardır. Allah’ın kelimeleri değişmez. İşte bu, büyük kurtuluştur" âyeti bunun delilidir (Yunus, 10/62-64).
Allah, inkâr edenlere dünyada çalışmalarının karşılığım verir, ancak bunların âhirette artık nasipleri yoktur (Bakara, 2/200, lsra, 1/18). Çünkü îmânları olmadığı için iyi de olsa amelleri boşa gitmiştir (Maide, 5/5; Muhammed, 47/1, 7, 8, 32): "(Ey Peygamberim!) De ki: ‘İşleri yönünden âhirette en büyük kayba uğrayanların kimler olduklarını bildireyim mi? Onlar iyi iş yaptıklarını sandıkları halde dünya hayatında yaptıkları amelleri boşa giden; Rab’lerinin âyetlerini ve O’na kavuşacaklarını inkâr eden bu yüzden amelleri boşa çıkan ve kıyamet gününde amelleri için bir terazi kurmayacağımız kimselerdir. İşte böyle inkâr etmeleri, âyetlerimi ve peygamberlerimi alay konusu yapmaları sebebiyle onların cezası cehennemdir." (Kehf, 18/101-106); âyetleri ve benzeri bir çok âyet<2<” bu gerçeği dile getirmektedir.
Ahirette dost, dostun halini sormadığı (Meâric, 70/10) gibi kişi kardeşinden, anasından, babasından, eşinden ve çocuklarından kaçar (Abese, 8/33-36) hatta suçlu insan o günün azabından kurtulabilmek için çocuklarını, eşini, kardeşlerini, kabilesini yer yüzünde bulunan her şeyi fidye olarak vermek ister (Meâric, 70/11-14), ancak kâfir yer yüzü dolusu altın verse bile kabul edilmez (En’am, 6/91 bk. Âl-i lmran, 3/30; Ra’d, 13/18). Zalimler azabı görünce pişman olurlar (Yunus, 10/54), yerle bir olmak isterler (Nisa, 4/42), keşke dünyaya döndürülme imkanı olsa bir daha âyetleri yalanlamayız, müminlerden oluruz (En’am, 6/56), sâlih ameller işleriz (Secde, 32/12) derler, keşke peygamberle birlikte aynı yolda olsaydık (Fürkan, 25/27), keşke Allah’a ve Peygambere itaat etseydik (Ahzab, 33/66) diye temennide bulunurlar ama bunların hiçbirinin faydası olmaz; cehennemden çıkmak istedikçe oraya iade edilirler ve kendilerine bu gün ile kavuşacağınızı unutmanız, cehennem ateşini yalanlamanız (Secde, 32/14, 20) sebebiyle ve dünyada yaptıklarınızın karşılığı olarak ebedî azabı tadın denir (Secde, 32/14). Cehennem bekçilerine, "Rabbiniz bir gün azabı bizden hafifletsin" diye yalvarırlar (Mümin, 40/49) ama yalvarmaları boşunadır, mazeretleri kabul edilmez (Rûm, 30/57; Mümin, 40/52); derileri yandıkça azabı tadıp dursunlar diye yeniden yaratılır (Nisa, 4/31). Onları İlahî azaptan kimse kurtaramaz.
Kâfirlerin âhirette dostlan olmadığı gibi şefaatçileri de yoktur. (En’am, 6/51, 70; Şuara, 26/100101; Secde, 32/4; Mümin, 40/18) Allah’ın şefaat etmesine izin verdiği kimseler, kâfirlere değil (A’raf, 7/53; Miiddessir, 74/48) sadece müminlere şefaat ederler (Enbiya, 21/28; Sebe’, 34/23; Necm; 53/26). Zaten şefaat tümüyle Allah’a aittir (Zümer, 39/44).
işte "Allah’tan başka kendisini o azaptan kurtaracak dost da yardımcı da yoktur" cümlesi bunları ifade etmektedir.
4. îmân edip iyi işler yapanlar cennete gireceklerdir.
Bu hükmü, âyetin "Mümin olarak erkek veya kadın her kim de iyi işlerden yaparsa, işte onlar cennete gireceklerdir" cümlesi ifade etmektedir.
Bu âyet, bir insanın cennete girebilmesi için gerekli olan şartları içermektedir: Bunlar; îmân ve sâlih amellerdir. Kur’an’da pek çok âyette cennet halkının ayırıcı nitelikleri olarak îmân edip sâlih ameller işlemek zikredilmiştir: “îmân edip sâlih ameller işleyenler işte onlar cennet halkıdır. Onlar orada ebedî olarak kalacaklardır.” (Bakara, 2/82)\ “Şüphesiz Allah îmân edip sâlih ameller işleyenleri zemininden ırmaklar akan cennetlere koyacaktır.” (Hac, 22/14)\ “İman edip sâlih ameller işlemiş olanlar nimet cennetle- rindedirler.” (Hac, 22/56)\ “îmân edip sâlih ameller işleyenleri mutlaka sâlihler arasına dahil edeceğiz.” (Ankebût, 29/9); “îmân edip sâlih amel işleyenlerin kötülüklerini elbette örteceğiz; onları işlediklerinin daha güzeliyle mükafatlandıracağız.”
(Ankebut; 29/7) meâlindeki âyetlerle benzeri bir çok âyet; cennete girebilmek için, îmânla birlikte sâlih amellerin işlenmesi gerektiğini ortaya koymaktadır.
Bir amelden yani bilerek yapılan bir işten’211 sevap elde edebilmek için, bu amelin sâlih yani iyi, yararlı ve Islâm’a uygun olması ve ihlasla yapılması gerekir. Çünkü îmân olmadan amellerin değeri yoktur ve bu ameller boşa gider. (Maide, 5/5) Amelin kabulünde sadece îmân da kâfi değildir; İhlasın da bulunması gerekir. Çünkü ihlas ile işlenmeyen amel kabul olmaz.123’ Sadece amelin değil îmânın da kabul olması için ihlas şarttır. İhlas yani samimiyet bulunmayan îmân geçersizdir.(23> Zira îmân, kalbin sâlih amelidir. "Amelin hangisi daha faziletlidir?" sorusuna Peygamberimiz (s.a.s), "Allah’a ve Resulü’ne îmân etmektir" cevabını vermiştir.’24’
Sâlih amel, îmânın aslı için şart değilse de kemali için şarttır.1251 Bu sebeple mümin sadece îmân etmekle yetinmemeli, îmânın gereği olan sâlih amelleri işlemelidir. "Her birinin yaptıkları amellerine göre dereceleri vardır."
(En’am, 6/32) âyeti ve Kur’an’da îmânla birlikte ısrarla sâlih amellerin zikredilmesi göz önünde bulundurulduğunda, hem müminin Allah katındaki manevî derecesinin yükselmesi hem de sosyal, kültürel, bilimsel, teknik ve ekonomik yönden yükselmesi, Müslüman toplumun diğer toplumlar arasında öne çıkabilmesi, dünya nimetlerinden en iyi bir şekilde yararlanabilmesi, müreffeh, zengin ve huzurlu olabilmesi için sâlih amelleri işlemesi gerekir. Âyeti iniş sebebiyle birlikte düşündüğümüz zaman; dünya ve âhiret nimetlerinin îmân edip yararlı işler yapılarak elde edilebileceği, dilek ve temenni, kuruntu ve övünme ile bunun mümkün olmadığı anlaşılmaktadır. İmansız olduğu halde güzel iş yapanlar, yaptıklarının karşılığını dünyada görürlerse de âhirette nasipleri yoktur. Bu sebeple Allah, mümin olarak iyi işler yapılmasını istemektedir. îyi işler yapanların cinsiyetleri, kadın veya erkek olmaları, ırk, renk ve dilleri bu bağlamda fark etmemektedir. Çünkü Allah, kişilerin cinsiyet, ırk, renk ve dillerine değil, îmân ve iyi işlerine itibar etmektedir. Âyetteki "erkek veya kadından" ifadesi bunu ortaya koymaktadır.
5. Allah, insanlara zerre kadar haksızlık etmez.
Allah, mümin olsun kâfir olsun hiç kimsenin emeğini zayi etmez. Dünya nimetleri için çalışana çalıştığının karşılığını eksiksiz verir. Bu, O’nun merhametli ve âdil olmasının sonucudur. Dünya ve âhiret nimetleri için çalışana çalışmasının karşılığı hem dünyada hem âhirette eksiksiz olarak verilir: "Kim bu geçici dünyayı isterse orada ona (evet) dilediğimiz kimseye dilediğimiz kadar hemen veririz. Sonra da cehennemi ona mekân yaparız. O cehenneme kınanmış ve Allah’ın rahmetinden kovulmuş olarak girer. Kim de mümin olarak âhi- reti ister ve onun için çalışırsa, işte bunların çalışmasının da karşılığı verilir. Rabbinin lütfundan her birine, onlara da bunlara da veririz. Rabbinin lütfü (kimseye) yasaklanmış değildir" (/sra, 17/18-20)’, "Kim âhiret kazancını isterse, onun kazancını artırırız. Kim de dünya kazancını isterse, ona da istediğinden veririz fakat onun âhirette hiçbir payı yoktur." (Şûra, 42/20, bk. Hûd, 11/15-16)-, âyetleri bu gerçeği ifade etmektedir.
“İnkâr edenler ateşe atıldıkları gün (onlara şöyle denir); dünyadaki hayatınızda güzelliklerinizi bitirdiniz, onların zevkini sürdünüz. Bugün ise yeryüzünde haksız yere büyüklük taslamanızdan ve itaatten çıkmanızdan dolayı, alçaltıcı bir azapla cezalandırılacaksınız.” (Ahkâf, 46/20) âyetinde ifade edildiği gibi kâfir insan, sadece dünya nimetlerini istediği ve çalışmasının da karşılığını dünyada aldığı için, âhiret nimetlerinden onun bir nasibi olmaz (Bakara, 2/200). “Herkesin ameline göre derecesi vardır. Bu, Allah’ın onlara amellerinin karşılığını tastamam vermesi içindir. Onlar asla zulmedilmezler.” (Ahkâf, 46/19) âyetinde ifade edildiği gibi mümine, küçük büyük yaptığı bütün iyi amellerinin karşılığı eksiksiz olarak verilir (Zümer, 39/26, 70), onun hiçbir ameli zayi edilmez, mükafatsız bırakılmaz: "Kim mümin olarak sâlih bir amel işlerse, çalışması asla zayi edilmez. Şüphesiz biz onu yazdırmaktayız." (Enbiya, 21/94)-, "... Şüphesiz, yapılan iş bir hardal tanesi ağırlığında olsa ve bir kayanın içinde, yahut göklerde ya da yerin içinde bile olsa, Allah onu çıkarır getirir." (Lokman, 31/16) âyetleri bu gerçeği ifade etmektedir. Allah zalim değildir, herkesin hakkını verir hatta fazlasını da lütfeder: "Şüphesiz Allah, (kimseye) zerre kadar zulmetmez; (yapılan) çok küçük bir iyilik de olsa, onun sevabını kat kat artırır ve kendi katından da büyük bir mükafat verir." (Nisa, 4/40) âyeti bu gerçeğin beyanıdır.

Sonuç ve Değerlendirme
Maddî veya manevî hiçbir nimeti çalışıp çabalamadan, sadece dilek, temenni ve kuruntularla elde etmek mümkün değildir. Dünyada Allah, mümin olsun kâfir olsun, itâatkâr olsun isyankâr olsun hiç kimsenin emeğini zayi etmez, çalışmasının karşılığını verir. Bu sebeple dünya nimetlerinden yararlanmak isteyen çalışmak, sebeplere yapışmak, iyi işler yapmak ve üretmek zorundadır. Bilim, teknik, ekonomi, yönetim, eğitim, sağlık, güvenlik ve benzeri her alanda ilerlemek, güven ve huzura ermek düzenli ve kurallara uygun çalışmaya bağlıdır; aksi davranış, nimetlerden mahrum olmak demektir.
Dünya nimetlerinde olduğu gibi âhiret nimetlerini elde etmek için de bilinçli davranmak, îmân edip iyi işler yapmak zorunluluğu vardır. Haşan Basri’nin dediği gibi îman, sadece dilek ve temennilerle değil, kalpte karar kıldığı ve güzel amellerle dışa yansıdığı zaman değer kazanır.126’ İnsanı Allah’a yaklaştıracak olan da îman ve erdemli işlerdir (Sebe’, 34/37).
İman edip iyi işler yapanlar dünya ve âhirette ilâhî mükâfata nail oldukları gibi, inkâr edip isyan eden ve kötü işler yapanlar da dünya veya âhirette cezalandırılırlar. Herkes amelinin karşılığını görür (Sâffât, 37/39), kimseye zulmedilmez; iyi veya kötü herkes âhirette yaptığını hazır bulur (Al-i İmran, 3/30). Dünyadan imansız olarak gidenler, âhirette kendilerini İlâhî azaptan kurtaracak ne bir dost, ne de bir yardımcı bulabilirler.
Yazımızda bütün bu hususları dile getiren: "(Ey müminler! Allah’ın mükâfatı) ne sizin kuruntunuza ne de kitap ehlinin kuruntusuna göredir. Kim kötü bir iş yaparsa onunla cezalandırılır ve Allah’tan başka kendisini o azaptan kurtaracak dost da, yardımcı da bulamaz. Erkek veya kadın kim mümin olarak iyi işlerden yaparsa, işte onlar cennete girerler ve zerre kadar haksızlığa uğramazlar" anlamındaki Nisâ Sûresi’nin 123 ve 124. âyetlerini tahlil etmeye çalıştık. "Çalışanların mükâfatı ne güzeldir." (Zümer, 39/74)

1- Rağıb el-lsfehâni, el-Müfredâtfî Garibi’l-Kur’ân, S. 475-476.
2- Alûsî, Şihâbüddin Mahmud, Ruhu’l-Meanîfî Tefsiri’l- Kur’âni’l-Azim ve’s-Seb’ıi l-Mesâni, V, ı 52. Beyrut, lhyaü’t- Türasi’l-Arabiyyi. tbnii’l Cevzi Ebû’l-Fer’aç Abdurrahman, Za’dü l-Mesirfiİlmi l-Tefsir, 11, 209, el. Mektebetü’l- tslâmi.
3- Rağıb, S. 348.
4- Rağıb, s. 252. s
5- Meselâ, Prof. Dr. Süleyman ATEŞ’in, Prof. Dr. Talat Koçyi- ğit’in, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayını Dr. Halil Altuntaş ve Dr. Muzaffer Şahin’in; TDV baskısı Hayrettin Karaman ve arkadaşlarının; Haşan Basri çantay’m çevirileri. Ayeti doğru olarak çevirenler de vardır. Mesela Suat Yıldırım’ın meali bunlardan biridir.
6 - Taberi. Muhammed b. Cerir, Câmi’u’l-Beyân An Te’vîl Âyet’il-Kur’ân, IV, 5/292-293. Alûsî,, V, 153. Ebfi’l-Feraç lb- nü’l-Cevzî, 11, 209.
7-Alûsî, V, 153.
8- Bkz. Hamdi Yazır, Hak Dîni Kur’ân Dili, III, 1740.
9-Alûsî, V, 153.
10-
11- Bakara, 2J 111.
12- Taberi, IV, 5/288-290; Ebû’l-Feraç lbnü’1-Cevâ, 11, 208209; İbn Kesîr, Ebû’I-Fidâ İsmail, Tefsîru ’l-Kur’âni’l-Azîm, 4/123. âyetin tefsirinde. Taberi bu görüşlerin İkincisini tercih etmiş ise de âyetin içeriği üçüncü rivâyetlere daha uygun görünmektedir.
13- Ebû’l-Feraç Ibnü’I-Ccvzî, 11, 210.
14- Buhâri, İmân, 11.1,10.
15- İbn Hıbbân, bk. el-Münziri, IV, 294. Taberi, IV, 5/294.
16 İbn Hıbbân, bk. el-Münziri, IV, 294. Taberi, IV, 5/294, 295.
17- Buhari, Merda, 1. Müslim, Bir 14, 14. Bu konuda daha geniş bilgi için bk. İsmail KARAGÖZ, Kur’an’a Göre Musibetler Açısından Toplum ve İnsan. Çelik Yay. İstanbul, 1996.
18- Buharii, Merda, 3. Müslim, Bin’, 46-48. Tirmizi, Cenâiz, 1. Ahmed, I, 441. İbn Mace, Tıb, 29.
19- EbuTı-Feraç İbnü’l -Cevzi, 11, 21 0.
20- Mesela Fürkan, 25/23; Nur, 24/39; Ğaşiye, 88/2-4; Muhammed, 47/9; Kasas, 28/32; En’om, 6/88.
21- Rağıb, S. 348. İbn Manzur, XI, 475. Asım Efendi, III, 458.
22- Kurtubî, xıv, 331. Hazin, V, 177. Nesefi, V, 178.
23- Kurtubî, XIV, 330.
24- Buhari, İmân, 18.1, 12.
25- Yazır, III, 1 730 vd.
26- Ebû Bekir Abdullah Muhammed İbn Ebi Şeybe, (ö. 235 h) Musanrıaf, Thk. Abdüsselam Şahin, V, 196. No. 35201.