Makale

HZ. PEYGAMBER VE SAĞDUYU

HZ. PEYGAMBER VE SAĞDUYU

Prof. Dr. Mustafa ÇETİN

Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.), Allah Teâlâ’nın bütün insanlara rehber olarak gönderdiği son elçisidir. O, Allah’ın evrensel bir mesajı olan Kur’an-ı Kerim’i insanlığa tebliğ etmiş ve prensiplerini hayatında uygulayarak göstermiş, neticede bir Asr-ı Saadet- Mutluluk çağı- meydana getirmiş tarihî bir şahsiyettir. Elbetteki O’nun bu üstün başarısındaki sır, Allah’ın kendisine lütfettiği sağduyuya (lüb) sahip bulunmasında yatmaktadır.
Konunun açıklığa kavuşturulabilmesi için, önce Sağduyu kavramının, İslâmî literatürde, aslında hangi kelime ve terkiplerle ifade edildiğinin tespitinde büyük yarar vardır.
- Akl-ı selim, kalb-i selim ve hiss-i selim (zıddı hiss-i sakîm) terkipleriyle de ifade edilen Sağdu- yu’nun aslı, Arapça’da, lüb , leb ve lübâb’dır; çoğulu elbâb gelir. Kur’an-ı Kerim’de yalnız çoğul olarak terkip halinde “Ülü’l-Elbâb-Sağduyu sahipler”i tarzında on altı yerde geçmektedir!1
Lüb, lüğatta bir şeyin aslı, özü, esası, cevheri, içi, en iyisi, hâlis ve katışıksız olanı, akıl, kalp, zihin, zeka, sebat, istikrar, kararlılık vs. anlamlarına geldiği gibi ikamet etme, itaat, muvacehe -teveccüh- muhabbet, icabet etme vb. hususları da kapsar/2 Fetanet ve feraset -aslı fırasettir- kelimeleri de lüb manasına yakın anlamlar taşır. Lebbeyk kelimesi de lüb aslından gelir. Bunun için Lebbeyk’i söylemeye telbiye denir.3 Âsim Efendi, lebbeyk kelimesini şöyle açıklamıştır:
1- Lüb, ikamet manasına geldiğine göre, lebbeyk demek: “ey Rabbim! Ben senin emrine icabette daimim, hiç ayrılmam ve itaatsizlik etmem demektir.
2- Müvacehe manası dikkate alınınca lebbeyk, benim hedef ve maksadım her zaman sanadır, anlamını belirtir.
3- Lüb, muhabbet anlamına gelince: Lebbeyk, benim muhabbet ve temayülüm daima sanadır, demek olur.
4- Bu lafız, halis manasına da delalet ettiğine göre, o taktirde lebbeyk’in anlamı; ihlasım, yani kulluktaki bütün sadakatim her an Sana’dır demektir.’4’
Lüb lafzı, akıl manasına gelmekle birlikte aralarında çok önemli fark vardır. Akıl iyiyi kötüden ayıran bir melekedir. Bu sayede insan İlâhî hitaba muhatap olur. Fakat bu nevi akıl iman etmeyenlerde de bulunur. Bundan daha üstün bir akıl daha vardır ki, bu Allah’ın hidayetiyle aydınlanmış akıldır. İşte buna lüb denir. Lüb, her türlü noksan ve şâibeden uzak ve temiz akıldır. Şu halde her lüb akıl olur, fakat her akıl, lüb olmaz.
Kur’an’da, Allah’ın mesajını anlayanlar Ülü’l-El- bâb -Sağduyu sahipleri- olarak nitelendirilmişlerdir. Kalbin, lüb kavramlarının müteradifi olduğu söylenebilirse de, temelde “lüb” kalbin en önemli özelliği olan idrak, bir değerin özünü kavrama ve ibret alma melekesinin -aklın- imanla aydınlatılmış halidir. Kur’an’da, anlayışları uzak olan kalbe sahip bulunanların, gerçeği kavrama da hayvanlardan bile aşağı oldukları ifade edilmektedir. (Araf, 179). îmanla aydınlanmış kalbe sahip olanların -sağduyu sahipleri- ancak, gerçeği kavrayanlar olduğu belirtilmekte, ahirette de değer verilip yarar sağlayan ve kurtuluşa yarayan şeyin de kalb-i selim" -Sağduyu- olduğu bilhassa vurgulanmaktadır (Şuarâ, 89).(5) Gerçekte Ülü’l-Elbab -Sağduyu sahipleri- normal akla malik bulunan, çoğu insanlar gibi içi çürük veya kof olmayan, aksine bunların üstünde, hidayet ışığıyla aydınlanmış akla sahip olan kişiler demektir.161
Sağduyu sahiplerinin ne gibi meziyetlerle mücehhez -donanımlı- oldukları Kur’an’da açıklanmaktadır.
Örnek 1: “Şeytanî güçlere -Tâğûta- kulluk yapmaktan kaçınanlara ve Allah’a yönelenlere müjde var. Müjdele kullarımı.” (Zümer, 17)
“Onlar ki, sözü dinlerler ve onun en güzeline uyarlar. İşte onlar Allah’ın hidayet ettiği kimselerdir ve işte onlar Sağduyu sahipleridir -Ülü’l-Elbâb.” (Zümer, 18).

Dikkat edilince buradan anlaşılıyor ki, Sağduyu sahiplerinin aklı, her türlü şâibe, kuşku ve hakikati inkara şartlanmışlıktan - küfür- tan uzak, tam, sağlam ve sarsılmaz imana sahip olanların aklıdır. Şüphesiz bu, Kur’an’ın ortaya koyduğu kriterlere uyan kişilerin niteliğini belirten bir meziyettir. Aslında hakikati inkara şartlanmış olanlarda da -ka- fırde de- akıl vardır. Fakat onlar akıllarım yerinde kullanmamakta, öze yönelik cevheri -lübbü- ortaya koyamamaktadırlar. Zira onlar, hür iradelerini kullanacakları yerde, bazı olumsuz duygularının etkisinde kalmaktadırlar. Sonuçta da akıllarını Allah’ın hidayetiyle aydınlatılmasına vesile olamamaktadırlar.
Halbuki, aklını ve hür iradesini kullanan, körü körüne saplantıya düşmeyen ve hakikati inkara düşmeyenler -şartlanmışlıktan- uzak kalmasını bilenler -Sağduyu sahipleri-, Allah’ın hidayetine mazhar olmakta böylece başarı, huzur ve mutluluk yoluna yönelmektedirler.
Örnek 2: “Rabbinden sana indirilenin hak olduğunu bilen (bunu kabul etmeyen) kör gibi olur mu hiç? Bu gerçeği yalnızca sağduyu sahipleri -Ülü’l-El- bab- idrak ederler.” (Ra’d, 19).
Bu âyette, sağduyu sahiplerinin ne gibi nitelikler taşıdıkları müteakip âyetlerle şöyle açıklan- maktadır:
1- Onlar ki, -Sağduyu sahipleri- Allah ile olan bağlantılarına sadakat gösterir, andlaşmalannı -Ahdullah- asla bozmazlar. (Ra’d, 20) Buradaki “andlaşma - ahdullah- terkibi, kişinin Allah’a olan inancından doğan bütün yükümlüklerini, bu inancın sonucu olarak yaratıklara karşı üstlendiği bütün ahlâkî, hukukî ve toplumsal sorumluluklarım kapsayan genel bir kavramdır. Bu husus, Maide,l’de de;
“Ey inananlar! Andlaşmalarınıza -ükûd- sâdık olun”, tarzında geçmektedir. Söz konusu andlaşmalar üç maddede özetlenebilir:
a- insan ile Allah arasındaki andlaşmalar (kişinin Allah’a karşı yükümlülükleri).
b- insan ile kendisi arasındaki bir başka deyişle, kişinin şahsına karşı görev ve sorumlulukları.
c- Birey ile toplum arasındaki andlaşmalar.
Görüldüğü üzere burada insanın bütün sorumluluk sahaları kapsama alınmış oluyor.
2- Ve onlar -sağduyu sahipleri- ki, Allah’ın tutulmasını buyurduğunu (bağları) sıkı tutarlar; Rablerine karşı son derece saygılı ve duyarlı davrra- nır, (çağrıya sağır kalanları bekleyen) o pek kötü hesaptan korkarlar.” (Ra’d, 21) Âyette geçen sıkı tutulması emredilen bağlar, aile bağları, öksüz, yetim ve yoksullara karşı taşınılan sorumlulukları, komşular arasındaki hak ve vazifeler gibi -insanlar arası- ilişkilerden doğan yükümlülükleri, hatta canlı cansız tüm varlıklara karşı ahlâkî sorumluluklar kapsamına alır.
3- “Ve onlar ki, Rablerinin teveccühünü arayarak güçlüklere göğüs gerip (sabır eder), namaz kılarlar. Kendilerine rızık olarak verdiklerimizden gizli-açık başkaları için harcarlar, kötülüğü iyilikle savarlar. İşte ahirette erişilecek olan nihai huzur böylelerine özgüdür.” (Ra’d, 22).
Bu âyetteki "kötülüğe iyilikle mukabele etmek" demek, onu ıslah etmek ve zararsız hale getirmek demektir; yoksa gevşek davranıp da onun kötülüğe devam etmesine imkan vermek demek değildir. Bunun inceliğini de ancak sağduyu sahipleri bilirler. Görüldüğü üzere, bu âyetlerde sağduyu sahiplerinin sekiz önemli özelliği ortaya çıkmaktadır. Bunlar: Allah’a verilen sözün yerine getirilmesi, emredilenlerin ifası, Rab’dan korkmak, kötü hesaptan çekinmek, sabretmek, namaz kılmak, infak etmek ve kötülüğe karşı iyilikle mukabelede bulunmak.
İşte bu sekiz hasleti üzerinde taşıyan -sağduyu sahipleri- dünya hayatının mutlu sonucu, ahiret saadeti onlara aittir.
Örnek 3- “Kendiniz için hazırlıkta (azık) bulunun, kuşkusuz hazırlıkların en hayırlısı, takvâdır. Öyleyse bana karşı takvalı olun siz ey sağduyu sahipleri!” (Bakara, 197) Buyurularak takvanın en iyi azık olduğunu bilenlerin sağduyu sahiplerinin olduğu belirtilmektedir.
Örnek 4- Hikmetin değerini bilenlerin de ancak sağduyu sahiplerinin olduğu Bakara, 269 âyetinde şöyle dile getirilmektedir: “Allah dilediğine hikmeti, bilgeliği bağışlar ve kime hikmet bağışlanmışsa, doğrusu ona çok hayır verilmiş demektir. Ama sağduyu sahipleri dışında kimse bunu düşünüp anlayamaz.”
Örnek 5- İlâhî öğütlerin değerini de yine sağduyu sahibi olanlar bilirler. (Al-i İmran, 7; Ğafir/Mü’min, 54)
Örnek 6- Yer ve göklerin yaratılış gaye ve hikmetlerini de kavrayanların, sağduyu sahipleri olduğu belirtilmektedir. “Kuşkusuz, göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbirini izlemesinde sağduyu sahipleri için alınacak dersler - âyât- vardır.” (Âl-i İmran, 190).
Gerçekte Hz. Peygamber, fıt- raten fetanet ve feraset sahibi bir zattır. Aslında Fetanet, bütün peygamberlerde bulunması zaruri olan sıfatlardandır. O, derin zeka ve dehasıyla herkesin dikkatini çekmiş, her hususta ölçülü ve dengeli davranmış, insanlara yararlı olan şeyleri ortaya koymuş ve bunları yılmadan savunmuştur. Hayatında hep doğruluk ve dürüstüğü ön planda tutmuş, hiçbir zaman putlara tapmamış, aciz ve cansız varlıklardan yardım beklememiş, ne kimseye haksızlık etmiş ve ne de haksızlığa meydan vermiştir. Allah’ın son elçisi olan Hz. Muhammed, daima haklıların yanında yer almıştır. Çünkü O, sağduyudan hiç ayrılmamış ve fıtratının gereğini yapmıştır. Örnek olarak, gençliğinde, her türlü haksızlığı önlemeyi, insanlar arasında fırsat ve imkan eşitliğini sağlamayı amaçlayan, Hılfü’l-Fudül-Erdemliler- teşkilatına katılmış, onun faal üyesi olmuş, pek çok hayırlı işlerin ve hizmetlerin yapılmasına, çok önemli katkılarda bulunmuştur. Hz. Muhammed (s.a.s.), istisnasız hayatının her safhasında sağduyuyu hakim kıldığı içindir ki, toplum tarafından kendisine; Muhammed el-Emîn -Güvenilen Muhammed- (s.a.s.) lakabı verilmiştir.10
Hz. Peygamber’e Peygamberlik görevi Allah Teâlâ tarafından verildikten sonra, kendisinin sağduyuyu her konuda hakim kılması daha da güçlendi. Zira zaman zaman insan olmasından kaynaklanan zelleler -yanılma ve sürçmeler- İlâhî vahiy yoluyla tashih ediliyordu. Kendisi, aslında bütün yaratıklara karşı son derece şefkat ve merhamet sahibiydi. Bilhassa, yaratılmışların eşrefi olan insanlara karşı daha duyarlı ve daha koruyucu bir tavır sergiliyordu.
Onun birinci prensibi, insanlar arasında barışı tesis etmekti. Mecbur kalmadıkça savaş yapmak istemiyordu. Nitekim ilk savaş olan Bedir Savaşı’nı, insanların can emniyetini korumak için yapmak zorunda kalmıştır. Bunu da Allah’ın emri ve izniyle yaptı. Bu savaşta İslam ordusu büyük başarı elde etti ve bu da örnek bir savaş oldu. Çünkü, çok az bir zayiatla galibiyet elde edildi. Maksat saldırganları etkisiz hale getirmekti; kesinlikle intikam almak değildi. Bu arada karşı taraftan birçok esir de alındı. Bu esirlere, dünyada örneği görülmemiş bir merhamet duygusu ve hoşgörü anlayışı ile muamele yapıldı. Hz. Peygamber, esirlere ne gibi bir işlem yapılması gerektiği hususunda ashabı ile istişare ettiğinde, bazıları bunların boyunlarının vurulması gerektiğini söyledi. Fakat Rasûlüllah bu teklifi reddedip, belli bir fidye (fıdye-i necat) -kurtuluş fidyesi- ödemelerini müteakip serbest bırakılmalarını savunan Hz. Ebu Bekr (r.a.)’in görüşünü benimsedi. Zira her ikisinde de sağduyu hakimdi; olumsuz duygulardan uzak bulunuyorlardı. Yine, okuma yazma bilen her bir savaş esirinin, on Müslüman çocuğuna okuma-yazmayı öğretmesini müteakip hür ve serbest olacağı da kararlaştırılmıştı. Bu arada hiçbir fidye alınmaksızın salıverilenler de olmuştur ki sebebi, bunların ne kendi şahsî malî güçlerinin bu ödemeye kâfi gelmemesi, ne de kendilerine yardım edecek dostlarının bulunması idi.c,,)
Yine Hz. Peygamber, insanların aralarındaki söz ve davranışlarında itidalli -dengeli- olmalarına büyük önem veriyor, kişiler arasındaki ilişkilerin daima ölçülü ve sağlıklı bir tarzda yürümesini arzu ediyordu. insanların, hayatlarında aşın duygusallıktan uzak durmalarını, sağduyudan ayrılmamalarını bilhassa vurguluyordu. Şu hadiste bu husus açık bir ’ tarzda görülmektedir:
"Sevdiğin kişiye karşı sevgide, aşırılığa kaçma -dengeli davran- belki de o kişi bir gün senin düşmanın oluverir. Kızıp öfkelendiğin kişiye karşı da, aşırı gitme; - aynı şekilde dengeli davran- belki de bir gün o kişi dostun oluverir.’12
Konuya ilişkin peygamberimizin hayatından ve sözlerinden daha pek çok örnek vermek mümkündür. Zira O’nun örnek bayatının her safhası ve sözlerinin her biri kendisinin sağduyu sahibi, itidal numunesi, denge timsali bir zat olduğunu ispatlamaktadır. Konuyu uzatmamak için burada verilen örnekle yetinmeyi uygun buluyorum.
Gerek ashab-ı güzin ve gerekse daha sonraki çağlarda yaşayan müslümanlar, her hususta olduğu gibi, sağduyuyu hakim kılma konusunda da Rasûlüllah’ı örnek almışlar, böylece başarıdan başarıya ulaşmışlardır. Ama bunu yapamayanlar da, geri kalmışlardır. Bu gün müslümanlar, Kur’an-ı Kerim’in öngördüğü, Hz. Peygamber’in bizzat uygulayarak gösterdiği sağduyuya daha çok muhtaçtır. Hatta bütün insanlığın, dünyanın her yerinde sağduyunun hakim kılınması için vakit kaybetmeden bütün gücüyle çalışması şart ve zaruridir.

1- “Ülü’l-Elbab”ın Kur’an’da geçtiği yerler: Bakara, 179, 197, 269; Âl-i tmran, 7, 190; Maide,100; Yusuf, 111; Ra’d, 19; İbrahim, 52; Sâd, 29, 43; Zümer, 19, 18, 21; Ğa- fir/Mü’min, 54, Talak, 10.
2- Lüb mad. için bkz. Ezheri, Tezhibü’l-Lüğa; Râğıb, Müfredat; tbnü’l-Esir, Nihaye; lbn Man- zur, Lisanü’l-Arab; Firuzâbâdî, Kamus; Asım Efendi, Kamus Tere. Krş: Fahru’d-din er-Ra- zi, Mefatihü’l-Gayb, İstanbul, 1307/1889, 2, 158; Ebussuud Efendi, İrşadu’l -Akli’s-Selim, (Mefatih kenarında, 2,159); Şevkânî Fethu’l- Kadir, Mısır, 1383/1964, 1, 318, 3, 456; Alû- si, Ruhu’l-Meâni, Beyrut Ts., Daru’l Fikr, 12, 253.
3- Telbiye için bkz. Buhârî, Hac, bâb, 26.
4- Bkz. Kamus Tere., İstanbul, 1304/1886,1, 482.
5- Geniş bilgi için bkz. Adem Ergül, Kalbi Hayat,
İstanbul, 2000, s. 113 (Hakîmü’t-Tirmizî, Be- yanü’l-Fark, Kahire 1958, s. 7276’dan naklen).
6- Bkz- Râğîb, Müfredat, lüb md; "Elmalılı, M.
Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Yeni Me- alli Türkçe Tefsir, İstanbul, 1938, 4, 2939.
7- Buna, Kur’an’ın Kur’an’la tefsiri denir ki, en doğru ve en uygun yorum metodu budur.
8- Bkz. Muhammed Esed, Kur’an Mesajı, İstanbul,
1997, s. 182, 490.
9- Kur’an Mesajı, s, 491.
10- M. Hamidullah, İslâm Peygamberi, Çev. Salih Tuğ, İstanbul, 1991,1, 52.
11- İslâm Peygamberi, I, 226.
12- Tirmizi, K. Birr ve Sıla, 60.