Makale

Abdurrahman Gürses Hocaefendi

Abdurrahman Gürses Hocaefendi

Yrd. Doç. Dr. Kâmil YAŞAROĞLU
Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi

Henüz küçük yaşta babasının dizinin dibinde Kur’an’la buluşmuş, daha sonra o yüce kitabı eşsiz bir hazine gibi içinde taşımış, onunla hemhâl olmuş, kırk yıl boyunca binlerce mümine imamlık ve bir o kadar talebeye hocalık yapmış bir âlimdir Abdurrahman Gürses.
Abdurrahman Gürses 1909 yılında Hendek’e bağlı Soğuksu köyünde dünyaya gelir. İmamlık yapan babası Said Efendi’nin yanında 13-14 yaşlarında hafızlığını tamamlar. Hafızlığını müteakip kendi köyünde, babasının görevli olduğu camide iki sene ramazan aylarında mukabele okur. Daha sonra Hendek’e gider. Oradaki camilerde kıraatini dinleyen ve aynı zamanda mahkeme-i şer’iyye azası olan Abdurrauf Efendi eniştesi olan Yeni Cami İmamı Osman Efendi’ye “Bu çocuğun istidadı var. Buna talim okutayım” der. Babası ehliKur’an olduğundan aslında Abdurrahman Gürses’in okuyuşu iyidir. Ancak talimi başından sonuna kadar okumak usulden olduğu için Abdurrauf Hoca’nın rahle-i tedrisinden geçer. Abdurrauf Efendi kendisine “Ben senden hiçbir şey beklemiyorum. Sadece bir Fatiha ile beni hatırla yeter.” demiştir. Ömrünün sonuna kadar her namazdan sonra ismini anarak hocasına Fatiha göndermeyi ihmal etmez.
Abdurrahman Gürses talim eğitiminden sonra birkaç sene Hendek’te kalır. Daha sonra İstanbul’a giderek Ayasofya yakınlarındaki Soğukkuyu medresesinde bir süre eğitim alır ve Hendek’e geri dönüp burada çeşitli hizmetlerde bulunur. 1934 senesinde tekrar İstanbul’a gider. Üsküdar’da ikamet ettiği sırada Selimiye Camii İmam-Hatibi Hafız Fehmi Efendi’den başladığı kıraat eğitimini üç senede tamamlar ve hocasından bu ilimde icazet alır. 1938’de Fatih’e yerleşir. İlk resmî vazifesine 1939 yılında Edirnekapı Mihrimah Camii’nde başlar. Bu arada Teşvikiye Camii’nin münhal olan imam-hatiplik kadrosu için de imtihana girmiş ve birinci olmuştur. Mihrimah Camii’nde göreve başlamasının üzerinden bir ay geçmeden Beyoğlu Vakıflar Müdürü’nün ısrarı üzerine Teşvikiye Camii imam-hatipliğine tayin edilir. 1944 senesine kadar orada görev yapar. 22 Mayıs 1944’te Beyazıt Camii’ne atanır.
Beyazıt Camii’ne atanma sürecinde yaşadığı bir olay hayatındaki önemli kararlardan birini vermesine vesile olur. Bu cami için yaptığı müracaat neticesinde komisyon tarafından imtihan edilir. Dönemin İstanbul Müftüsü Mehmet Fehmi Efendi (Ülgener) kararı tebliğ ederken, bir noksanını da uygun bir dille şöyle ifade eder: “Evladım Hafız Abdurrahman! İmtihanı liyakatle kazandınız. Bayezid Camii imamlığını hak ettiniz. Ancak imtihan komisyonunun sizin için bir mülahazası var. Derler ki: “Abdurrahman Efendi, bu camiye her yönüyle muvafık. Ama bir de sakalı olsaydı; çünkü bu camiye bu zamana kadar sakalsız imam gelmemiştir.” Ben de, “İnşallah Abdurrahman Efendi onu da bırakır dedim.” Bunun üzerine Abdurrahman Gürses: “Efendim, bu sakal bu anda bırakılmıştır, artık kesilmeyecek.” der ve o sünneti de uygulamaya başlar. Buradaki görevine devam ederken aynı camideki Kur’an kursunda ve Nuruosmaniye Kur’an kursunda çok sayıda hafız yetiştirir. 6 Haziran 1979 tarihinde kırk yıllık hizmet süresinden sonra emekli olur.
Abdurrahman Gürses emekli olduktan sonra Diyanet İşleri Başkanlığına bağlı İstanbul Haseki Eğitim Merkezi’nde açılan ilm-i kıraat (aşere, takrib, tayyibe) kursunda İstanbul tariki üstadı olarak göreve başlar. Burada Mısır tariki üstadı merhum Mehmet Rüştü Aşıkkutlu hocaefendi ile beraber çalışır. Gönenli Mehmet Efendi’nin vefatından sonra Reisü’l-kurra olan ve bütün ömrü Kur’an’a ve onun tahsiline hizmet etmekle geçen Abdurrahman Gürses 1998 yılında hastalığının ağırlaşması sebebiyle yatağa düşer. 10 Ağustos 1999 tarihinde Hakk’ın rahmetine kavuşan hocaefendinin naaşı otuz beş yıl imamlığını yaptığı ve ders verdiği Beyazıt Camii’ne getirilir. Beyazıt Camii tarihî günlerinden birine şahit olur. Hüzünlü bir salâ ve merhumun tilavet ettiği Kur’an-ı Kerim ile karşılaşan cemaat, caminin avlusuna sığmayarak Beyazıt meydanına taşar. İkindi namazını takiben kılınan cenaze namazından sonra Beyazıt Camii’nin haziresine defnedilir.
Abdurrahman Gürses kıraat ilminde Türkiye’de kendi kuşağının son halkasıdır. Aşere-yi takrib seviyesinde hıfzetmiş ve cem’ metoduyla bu ilmi yıllarca tedris etmiştir. Kendine has okuyuşu ve nağmeleriyle bir “ekol” olan Abdurrahman Hoca’nın fevkalade dik ve güzel sesiyle okuduğu mihrabiyeleri dinlemek için uzak yerlerden gelenler, cemaati içinde önemli bir yekûn teşkil ederdi. Mesleğinde çok titiz ve hassastı. Mihrabiyelerini asla terk etmez, aşkla ve şevkle okurdu. Tilavetindeki kendine has üslubuyla Türk hafızlarının ağzında genellikle incelen bazı kalıpları aslına yakın bir ölçüde korumayı başarmıştı. Kur’an-ı Kerim’i tedris ederken ve imtihan meclislerinde dinlerken onun canlı ve içten okunması konusunda hassasiyet gösteren hoca birçok uluslararası yarışmada jüri üyeliği yapmış ve çeşitli ülkelerde Türkiye’yi temsil etmiştir. Hayatının sonlarında hastalığı ağırlaştığında bilinci kaybolduğu hâlde Kur’an tilavetini fark ediyor, anlıyor, hatta düzeltebiliyordu.
Abdurrahman Gürses ehli Kur’an’ın Kur’an ahlakına göre hareket etmesini, mütevazı ve temiz olmasını, kılık-kıyafetine dikkat etmesini, Kur’an tilavetinde niyetin halis tutulmasını, tecvit ve kıraat ölçülerine dikkat edilmesini, aşr-ı şeriflerin müjde ayetlerinden seçilmesini ve okunan meclisin gündemine uygun olmasını, makam ve nağme hatırına tecvit ve kıraat ölçülerinin ihlal edilmemesini, manaya göre seslendirme yapılmasını tavsiye eder, kendisi de bunları uygulardı. Nitekim Beyazıt Camii’nde görevliyken, mihraba geçmeden önce, kenarında Kadı Beydavi tefsiri bulunan mushafını açar, okuyacağı aşr-ı şerifi, manasını ve tefsirini gözden geçirir, manen onun etkisi altına girer, bu halet-i ruhiye ile oldukça etkili okurdu. Başı açık Kur’an tilavetinde bulunmaz, sarık-cübbesi yanında yoksa mutlaka takke takar, kendisine çeki düzen verirdi.
Adı Beyazıt Camii ile özdeşleşmiş olan Abdurrahman Gürses başındaki sarığı, üstündeki cübbesi ve yüzüne oldukça yakışan sakalıyla kendisini dinleyenleri etkiliyordu. Minbere çıktığı andaki duruşu ve hitabetiyle “müstesna” bir kurra ve âlim olduğunu ve hiçbir hareketinin yapmacık olmadığını lisan-ı hâliyle ifade ediyordu.
Abdurrahman Gürses insan ilişkileri açısından karşısındakine güven veren bir kişiliğe sahipti. Kelimenin tam anlamıyla vakur bir âlim, vakur bir imamdı. Örnek kişiliği ve ahlakıyla imamlık mesleğinin zirvesine ulaşmıştı. Cemaatin önüne geçen biri olarak temsil ettiği makamın hamiyetini koruma adına zaman zaman sergilediği tavırlar pek çok kişiye örnek olacak cinstendir. 1950’li yılların başında Hocaefendi’nin cemaatinden maddi durumu yerinde olan bir kişi hacca gitmeye karar verir. Okuyuşuna hayran olduğu Abdurrahman Gürses’i masraflarını karşılayarak birlikte hacca gitme konusunda ikna eder. Bu kişi yol boyunca ve hac esnasında, “hafızım gel Kur’an oku, hafızım otur, hafızım kalk” vb. hoş olmayan bir üslup kullanır. Ayrıca çevresindekilere Hocaefendi’yi hacca kendisinin getirdiğini, masraflarını kendisinin karşıladığını böbürlenerek anlatır. Bu sözler Hocaefendi’nin de kulağına gider. Oldukça rahatsız olur ancak herhangi bir şey söylemez. İstanbul’a döndüklerinde ilk iş olarak evini satar ve doğruca o kişinin yanına gider ve kendisine “Hacca birlikte gittiğimiz için gidiş-geliş ve oradaki masraflar dâhil hac yolculuğu kaça mal oluyor diye bana soruyorlar. Ben de cevap veremiyorum. Sizden öğrenmeye geldim” der. Kendisine söylenen rakamı masanın üzerine bırakır ve “Ben ne sizin ne de başkasının hafızıyım. Alın paranızı” diyerek oradan ayrılır. O kişinin özür dilemesine rağmen, söylediklerine de hiç iltifat etmez.
Abdurrahman Gürses ömrünü mihraplara, Kur’an hizmetlerine, talebelerine ve cemaatine tahsis etmiş bir insandı. Kişiliğini, Kur’an tilavetiyle özdeşleştirip güzelleştirdi. Bu özelliği ile çevresine örnek oldu. Edep abidesi bir âlim olarak hoş bir seda bıraktı. Bembeyaz sarığına en küçük bir leke sürmeden bu dünyadan göçüp gitti.