Makale

Kubbe

Mustafa Bektaşoğlu

Kubbe

Kubbe, mimaride örtü olarak kullanılan yarım küre biçimindeki unsurdur. Sözlükte; kavisli, bombeli şey, göbek, yuvarlak dam demektir. Kelime, İslâmiyet’i kabul eden bütün milletlerin dillerine aynen veya kümbet / gümbet şeklinde girdiği gibi, Batı dillerine de geçmiştir.
Düz dam, kırma çatı veya külâh şeklindeki örtü sistemlerine göre kubbe teşkil ettiği dışbükey kütle dolayısıyla değişik bir etkiye sahiptir. Bunun yanında geniş açıklıkları örtebilen teknik özelliği bakımından iyi bir mimari çözüm, yuvarlak şekliyle çeşitli örtülere göre estetik değeri yüksek bir formdur. Farklı mimari kültür çevrelerinde üslûplara kimlik veren kubbe çok eski zamanlardan beri kullanılmaktadır. Yapı üzerinde çıkıntı yaparak yükselen kubbenin çapı, yüksekliği ve şekli devir ve bölgelere göre çeşitlilik göstermiş, mimari bütünlük içinde önemli bir belirleyici faktör halinde kendisini belli etmiştir.
Tarihi gelişme içinde gittikçe büyüyen kubbe, dış görünüşte mimari kütlenin kompozisyonunu önemli ölçüde yönlendirirken iç mekânda yapıyı anlamlı kılan niteliğiyle mimariye hakim olmuştur. Ahşap, tuğla ve taş örgü teknikleri kullanılarak mimarlık tarihi boyunca denenen kubbe, asıl dikkat çekici gelişmesini Türk ve İslam mimarisinde ortaya koymuştur. Özellikle Osmanlı mimarisinde tam ve yarım kubbeler halinde düzenlenerek en gelişmiş şeklini almıştır.
Kubbenin asıl gelişimi Doğu mimarisinde gerçekleşmiş, Türk çadırlarıyla yola çıkan mimarlar bu düzeni geliştirerek sonunda OsmanlI cami mimarisine kadar ulaşan bir çizgiyi takip etmişlerdir. Türklerin kullandığı ve Hz. Peygamber zamanında Arapların "Türk kubbesi" dedikleri topak ev veya yurtlar kubbe biçimindedir. Ayrıca Doğu ülkelerindeki köylerde küçük ölçülü de olsa tarihin her devresinde kubbeli bir yapı bulmak mümkündür. Birçok araştırmacının kâgir mimarinin çadırları taklit ederek ortaya çıktığını ileri sürmesinin sebebi de budur.
Kubbe gibi mimari bir unsurun İslam eserlerinde benimsenip geliştirilmesi farklı bölgelerdeki yorumlarla değişik çehreler göstermektedir. Kur’an’da cemaatle namaz kılınacak mekânın özellikleri tarif edilmediği gibi, bu ibadetin şekli bakımından da kubbeli yapı şart tutulmamıştır. Mescit ve cami kelimelerinin de kubbeli mimariyle kavram olarak herhangi bir ilgisi yoktur. Bu hususlar İslâm doktrininin bir sonucu olamayacağını gösterir.
Osmanlılarda ve özellikle Mimar Sinan’da kubbe, mimari kompozisyona katılan diğer elemanlarla üstün bir düzen tasarımı içinde birleştirildiğinden etkili bir görünüm kazanmıştır. Bu gelişme, ilk örneklerden itibaren hem ölçü hem de düzen fikriyle ele alınarak gerçekleştirilmiştir. Başlangıçta sembolik veya yardımcı bir unsur niteliğiyle kullanılan kubbe, gittikçe yapının bütününe hakim olmuş ve aynı zamanda yeni bir biçim kazanmıştır.
Bu gelişmenin bütün İslam mimarisi içinde sadece Türk mimarisinde izlenebilmesinin sebebi, birbiri ardınca kurulan Türk devletlerinin üzerinde yaşadıkları kültürel çevreyi iyi değerlendirmiş olmalarıdır. Osmanlı mimarisinin, bu gelişmenin son devresinde kub- ’ kniğini değişmez ölçü ve esaslara bağlamak suretiyle erişebileceği en son noktaya çıkardığı kabul edilir. (Mülayim, Selçuk, DİA, 26/300-303)
Dünyanın çeşitli yerlerinde çeşitli toplumların mimarilerinde kubbelere yer verilmiştir ama, Osmanlı devri Türk mimari sinde olduğu kadar hiçbir toplumun mimarisinde kubbe, yüzyıllar boyu uygulama sürekliliğini koruyamamıştır.
Bir örtü sistemi olarak kubbe Türk icadı değilse de,
Türklerin gerek yapılarındaki kubbe ile, gerek çadırlarının kubbe biçimindeki örtü sistemleriyle haşır neşir olmaları çok gerilere uzanır. Türk mimarisinde kubbe biçimi esas itibariyle yarım küredir. Bunda kararlılık; kubbeye bir örtü elemanı gözüyle bakılmasından doğmuştur. Bin yılı aşan uygulama süresinde bu biçim, genellikle hiç değişmemiştir. Osmanlı devrinde ise, yarım küre durumu sadece bir biçim özelliği olmakla kalmayarak kubbenin yapı ile bütünleşmesi gerçek bir yüceliğe ulaşmış, böylece Osmanlı devri Türk mimarisi kubbeli mimari olmanın karakteristiğini tam anlamıyla yansıtır hale gelmiştir.
Osmanlı mimarisinde kubbe, ne bir süsleme alanı, ne dikkatleri üzerine çekmesi istenen mimari bir motif, ne de binanın boyut ve nispetleriyle çelişme pahasına birtakım değerleri görüntüleme bölümüdür. Osmanlı mimarisinde kubbe, yapı ile sımsıkı kaynaşan, iç mekânı düzenleme rolüne sahip bir mimari öge ve örtü elemanıdır. Şunu unutmamak gerekir ki, özellikle XV. Yüzyılın ikinci yarısından itibaren Osmanlı mimarisinin ana teması olan mekân bütünlüğüne varma ve bunun geliştirilmesinde bu tür kubbenin önemli bir payı olmuştur.
Osmanlı kubbesinde başlangıçta kiremit kaplama kullanılmış bulunmakla beraber, daha bu devir dolmadan kurşun tercih edilmeye başlanmış ve bunda tam anlamıyla kararlı davranılmıştır. Kurşun kaplama köken itibariyle Roma Çağına kadar uzandığı cihetle aslen Batılı bir teknik olsa da, Türkler bunu uygulamadaki düzen, kararlılık ve başarıları ile Türk mimarisinin karakteristik bir malzemesi hâline getirmişlerdir. Bu vesile ile şunu da belirtmek gerekir ki; kurşun kaplama Türk mimarisinin temel ilkeleri arasında kubbenin fonksiyonu ile tam bir bağdaşma kazanmıştır. (Cezar, Prof. Mustafa, Türk Mimarisinde Kubbe, Türkiyemiz, sayı: 27, sayfa: 34-36)
Camilerimizin kubbeleri sırf inşaî zaruretten doğmuş olmakla beraber, camiye en elverişle bir tavan şeklidir, ibadet edenlerin üstünde kubbe-i semayı tanzir eden bu yuvarlak tavan nazarları tepeye doğru toplayarak ruhta bir yükseliş hissi meydana getirir ve onu vahdet alemine doğru götürür. Kubbenin tesirinden biri de dua seslerini aksettirmesidir.
Bayrak şairimiz Arif Nihat Asya’nın kubbelerle ilgili duygularını mısralara döktüğü "Kubbeler" şiirinden dörtlükler:

Dün başlar seferber, eller seferber;
Kurşun eritildi, mermer çekildi. Bunlar, bu kubbeler bu minareler Akçayla olacak şeyler değildi.
Böyle bir gemide yendi suyu Nuh. Ve bu yelkenlerle kanatlandı ruh.
Taşıtıp kalyonla pırlanta inci Abide haline koydu sevinci Gergefte işleyip bir inci sultan Ki çiçek verirdi saksıya koysan.
Bulabildinse ey yolcu yerini Hepsinin alnında altından bir ay, Seyret İstanbul’un camilerini Minare minare, kubbe kubbe say!
Açılır masmavi burda gökyüzü, Gümüşten sütunlar üstünde durur... Kiminin gövdesi dinlenir yerde, Kiminin beyazı sulara vurur.
Kapılar açılır şerefelerden Burdan uğurlanır mübarek aylar, Bayram burda başlar arifelerden, Mihraplar, kemerler, kubbeler yapmış,
Sultanı, çerisi, piri, veziri Nesilden nesile götürsün diye Kanatlar üstünde şanlı Tekbir’i.
Kuşun uçuş, gülün açış saati; Tanrının fermanı yüce kubbede... Duyulur uyanık Fatih’in "Uyan!" Dediği uzaktan Sultan Ahmed’e.
Diken dikmiş, yakan yakmış mumunu, Şamdanlar, şamdanlar ulu şamdanlar...
Ki aydınlığıyla, asırlar boyu, Yolunu bulurdu yolda kalanlar.
Geçersen altından bu loş kemerin Menekşe menekşe gül güldür içi... Kapanmaz kapısı Allah evinin Ki beş vakit gürül gürüldür içi.
Biri hattın, biri mermerin, tuncun Kurşunun sırrını aramış, bulmuş; Yesarî elinde "Lâfza-i Celâl" Sinan’da kubbeyle minare olmuş.
Taraf taraf kol kol şu yamaçlardan Aktıkça fetihler tarihi Türk’ün Kubbeler erecek bir gün murada Ve minareler dal verecek bir gün.
Bir başka şiirinde: Çıkabildiğim gün içten kubbene, Başıma tac olmuş kurşunlarının, Altında derine bakıp gördüğüm, bir Kökten geldiğini sütunlarının.
"Bu ne hikmet" derken kendi kendime! "Bu ne hikmet" dedi ses oyunları... Ululuk, incelik, mana, renk, oyun... Nasıl birleştirmiş Sinan bunları?
Bir aile gibi, çepeçevre, küçük, Kubbeler büyüğün yavruları mı? Yahut onlar da bu kutlu yuvanın, Güvercinleri mi, kumruları mı?