Makale

BAŞKASINI TAKLİT VE BAŞKASINA TABİ OLMA

BAŞKASINI TAKLİT VE BAŞKASINA TABİ OLMA

Halil SEVGİN
D.İ.B. Emekli Başkan Yardımcısı

Biz müslümanların, başkasına tâbi olma ve başkasını taklît etme tutum ve davranışı hayatımızın her safhasına öyle nüfuz etmiştir ki; âdeta güçlü bir devletin veya milletin eteğine yapışmadan yaşanamaz fikri bizde hâkim bir kanaat olmaya başlamıştır. Halbuki bu millet böyle düşünceleri en zayıf ânında bile benimsememiş, manda vs. gibi fikirlere itibar etmemiştir. Şu içerisinde bulunduğumuz ruh hâleti, bazılarımızda aşağılık duygusunun yerleşmesine sebep olmuştur. Bu durum da, selin etrafını yıkıp harap ettiği gibi bize, saygın millet olma özelliklerimizi neredeyse kaybettirmiştir.
Halbuki Müslüman tâbi değil, metbu olmalı. Yani; o başkasını değil, başkaları onu takib etmeli ve ona uymalıdır. Hz. Muhammed (s.a.s.)’in hayatında bunları fazlasıyla görmekteyiz. Şu tehlikeli halden kurtulmak için, millet olarak şiddetli bir silkinmeye muhtaç olduğumuzu hatırlatmak isterim. Bu silkinme de ancak; sağlam akidemize, ahlâkî değerlerimize, özünü tarihimizin derinliklerinden alan örflerimize ve yüce İslâm medeniyetine sahip çıkmak sûıetiyle mümkün olacaktır. Yoksa; şu özellikleri yeniden kazanmak veya bozulanları tamir etmek laf ile, yahut- ta suçu başkasına yüklemekle elde edilecek şeyler değildir.
Bulunduğumuz şu tehlikeli duruma son vermek, yapıcı ve yaratıcı olma kimliğimize yeni den kavuşmak için: Gayret ister; ilim ister; mahâret ister; ciddiyet ister, kapasite ister, Allah korkusu ister ve hepsinden daha önemli olarak maddî ve manevî fedâkârlık ister. Allah korkusundan bahsettik. Çünkü; kalbi kendi varlığına döndüren, kendi özü ile buluşturan Allah korkusudur. Bu korku, özü bakımından bütün korkuların üzerindedir. Allah korkusunu vicdanında duyan kimse; görev ve sorumluluğunun bilincinde olarak, hakka tecâvüz etmez, ben lüks içerisinde yaşayayım, diğerleri beni ilgilendirmez diyemez ve kusurlarını görmezden gelemez. Zira, "görme organının da bazı kusurları vardır; o başkasını gördüğü halde kendini göremez." diyen kişi isabet etmiştir. Ve:
"Münhasır vâsıta-i ru’yet iken,
Göremez kendini dîde bile" diyen zât ise, bu duruma çok güzel parmak basmıştır.
Kapasiteden de bahsetmiştik. Kapasite ve ehliyet farkını ve bunun önemini saadet asrında görev alan döıt halife arasında bile müşahede etmekteyiz. Ve bir bedevinin: Yâ Rasûlallah; kıyamet ne zaman kopacak? şeklindeki sorusuna Peygamberimizin: "Emânet ehliyetsiz kimselere tevdî edildiği zaman kıyametin kopmasını bekle" yönünde cevap vermesinin ne denli önemli olduğunu, hem tarihî hadiselerde, hem de kendi yaşantımızda çok açık olarak görmekteyiz. Bu hadisi nakleden Huzeyfe b. El-Yeman hazretleri, Peygamberimizin sırdaşı olmakla meşhurdur. Bu zât, hem saadet asrının o âdil yıllarını yaşamış, hem de kargaşa döneminin bir kısmını görmüş bir kişidir.
Şimdi dikkatinizi aynı konunun başka bir safhasına çekmek isterim. Peygamberimiz hicretten önce; Akabe denen mevkîde iki kez Medinelilerle buluşmuş, onlarla toplantı yapmış ve onlardan biat almıştır. Özellikle ikinci bitata Ensar-ı Ki- râm; kendi evlâd-ü ıyallerini nasıl müdafaa ve himaye ediyorlarsa, Rasûlüllah’ı da öylece müdafaa ve himaye eylemek üzere söz vermişlerdir. (2)
Peygamberimiz; Medine’ye göçünü müteakip ilk iş olarak bir mescid inşasına başlamış ve inşaat tamam olur olmaz, Muhacirlerle Ensar arasında kardeşlik akdini gerçekleştirmiştir. Artık; Evs ile Hazreç arasındaki düşmanlık ortadan kalkıp, Muhacirlerle Ensâr arasındaki kardeşlik de meyvelerini vermeye başlayınca, Medîne Yahûdileıi ile bir muahede akdine ortam müsait hâle gelmişti. İşte bu aşamada Peygamberimiz, onlarla çok mühim esasları ihtiva eden bir anlaşma yapmıştır.
Hicretin 6. yılında; Peygamberimizle müşrikler arasında İslâm tarihinin bir dönüm noktası olan Hudeybiye musalehanâmesi imzalandı. Bu anlaşmanın siyasî kıymeti pek büyüktür. Zira; İslâm toplumunun siyasî bir devlet olarak varlığı ilk defa düşmanlar tarafından kabul ve tescil edilmiş oluyordu. Resûlüllah’m 1400 kişi ile Mekke’nin kapısına kadar gelmesi ve neticede bir sulh akdine muvaffak olması, Kuı’an’ın tabiri ile Feth-i Mübîn’di. İşte bundan sonradır ki; Arab kabîleleri heyetler göndererek grup grup İslâm dinine ve onun adalet ortamına katılmaya başlamışlardı. Peygamberimiz; bu siyasî zaferi hemen değerlendirmek gayesiyle Hudeybiye dönüşü, etraftaki hükümdarlara, sefirleri vasıtasıyla birer mektup göndererek, İslâm devletinin mevcudiyetini bildirmiş ve onları İslâm’a çağırmıştır.’3’
Bütün bunlar gayet açık bir şekilde göstermektedir ki; Allah’ın Rasûlü hep öncü rolü almış. bu rolü başkasına kaptırmamış, bugünkü tabirle, "çıtayı hep yükseklere dikmiş" ve hiçbir zaman insiyâtifi elden bırakmamıştır. Bu sayede, 23 sene gibi kısa bir süreçte İslâm, Arab Yarımadası’nın hemen hemen tamamına yayılmış ve ortaya bir İslâm devleti çıkmıştır.
Bizler; kapasite ile Allah korkusunu ve sorumluluk duygusunu görev ehlinde buluştuıabilseydik, şimdi içerisinde yaşadığımız şu durumda olmazdık. Aslında, "doğrunun kendi içinde saklı bir gücü vardır" derler. Gerçek, sağlam ve doğru dine bizim sahip olduğumuza ve biz doğru yolda olduğumuza göre, dünya sahnesinde bugün bizim başka yerlerde olmamız gerekirdi. Ancak bizler şu ortamda; coşkusunu, güvenini yitirmiş, üretmeden tüketen, çalışmadan zengin olmak isteyen bir toplum olmaya her gün biraz daha süratlice koşar bir duruma getirilmişiz. Halimiz bıı konularda o kadar vahim ve o kadar acıklı ki, Cumhuriyet’in yarattığı coşku peyder pey azalmış ve bugün coşkusuzluk öyle tehlikeli bir durum arzetmeye başlamıştır ki, Cumhuriyet Bayramlarımızda ve diğer millî günlerimizde ve açılış törenlerinde öğrencilerimize İstiklâl Marşımızı zorlamayla söyletebilecek bir konuma düşürülmüşüz. Kaldı ki bu çocuklarımız tarih okuyorlar! Tarih okumayanlara ne diyelim?
Yine yazımızı; merhum Mehmet Akif Ersoy’un ruhunu şâdetmek gâyesiyle, onun şu değerli sözleriyle noktalayalım.:
Bir kanaat da şudur: Sırr-ı terakkinizi siz, Başka yerlerde taharrîye heveslenmeyiniz.
Onu kendinde bulur yükselecek bir millet; Çünkü her noktada taklît ile sökmez hareket.

1- Tec.Sarili Tere. 12/201.
2- Tec. Sar. Tere. 1/35.
3- Tec. Sar. Tere. 10/248.
4- Safahat, 186.