Makale

FETİH VE FATİH

FETİH VE FATİH

Prof. Dr. Abdurrahman Küçük
Ankara Üniv. İlahiyat Fak. Dekan Yrd.

İstanbul, başlangıcı M.Ö. 3000’li yıllara kadar geri giden tarihî öneme sahip bir yerleşim yeridir. Burası, stratejik önemi, tabiî güzellikleri ve dünyanın merkezi olma özelliğine sahip olması ile dikkatleri çekmiştir. Roma İmparatoru Konstantin’in, günden güne güç kazanan, Hristiyanlara müsamaha göstermesi tepki ile karşılanmıştır. Bundan dolayı Konstantin, merkezi Roma’dan İstanbul’a taşımıştır. M.S. 313 yılında yayınladığı Milan Fermanı ile, Hristiyanlığa serbestçe girilebileceğini ve ibadetin devletin teminatı altında bulunduğunu açıklamıştır. Bu ferman, Hris- tiyanlara din hürriyeti sağlamış, rahat ve açık olarak ibadet etmek imkânı vermiştir.
313 yılından sonra İstanbul’da bir "piskoposluk" kurulmuştur. İstanbul, İmparatorluğun merkezi olmuş ve "Yeni Roma" olarak adlandırılmıştır. İstanbul’daki piskoposluk da, "Yeni Roma Hristiyanlığının temsilcisi haline gelmiştir. Burada Yunan kültürünü içinde bulunduran ve millî özellikleri yansıtan bir “Kilise" ortaya çıkmıştır.
Konstantin’in tanıdığı hürriyet havası, Hristiyanlar arasında devam eden sürtüşmeleri açığa çıkarmıştır. Konstantin, Pavlus’un Hristiyan olmasıyla inanç ve uygulamalarda ortaya çıkan anlaşmazlıklara son vermek için bir konsil toplamıştır. 325 yılında İznik’te yapılan Konsil’den sonra İstanbul, "Evrensel Patriklik" haline gelmiştir. Bu patriklik, 381 yılında, İstanbul Konsili’nde, Roma’dan sonra ikinci dereceye yükselmiştir.
Konstantin, 326 yılında, İstanbul’da ahşaptan bir kilise yaptırmış ve bu kilise daha sonra Ayasofya adını almıştır. Ancak burası sonraki isyanlarda yıkılmış ve İmparator Justinyanus tarafından yeniden inşa edilmiş ve Hz. Süleyman’ın Kudüs’te bina ettiği Mabet’ten Süleyman Mabedi üstün görülmüştür. Bu tarihten itibaren İstanbul, Hristiyan Dünyası’nda büyük öneme sahip olmuştur.
İstanbul, Hristiyan Dünyası’nda hem yeri hem de Hristiyanlığın yaşatılması, yayılması ve bugünlere gelmesindeki rolü itibariyle büyük bir öneme sahip olduğu gibi; tarih boyunca hem Türk, hem de Müslüman Dünya- sı’nın hedeflediği bir yer olmuş ve alınması gâye edinilmiştir.
447 yılında Türk Hakanı Atilla ve 616 yılında Avar Türkleri tarafından zaptedilmeye çalışılan İstanbul, 626 yılında da İranlılarca fethedilmek istenmiştir. Ancak bütün bu gayretler, sonuçsuz kalmıştır. İstanbul, Hz. Muhammed (S.A.S.) tarafından da önemli görülmüştür. Peygamberimiz, İstanbul’u fethedecek komutanı ve askerlerini övmüştür. Böylece onun alınması, Müslümanlar için dinî bir vecibe sayılmıştır. Bundan dolayı, başta sahabe olmak üzere, Müslümanlar bu hedefe ulaşmak için bir kaç teşebbüste bulunmuşlar; bu şeref, Sultan II. Mehmet’e nasip olmuş ve onu "Fâtih" unvanına kavuşturmuştur.
Fâtih Sultan Mehmet, 29 Mayıs 1453 günü, "Bismillah, Allahu Ekber" sedâla- rıyla İstanbul’u fethetmiştir. Osmanlı İmparatorluğumun azamet döneminde, her kale ve şehir fethedilince, ordu içeri girip burçlara bayrak çekilirken surlardan ezan sesi yükselir, şehrin en büyük kilisesi camiye çevrilir ve ilk cuma, burada kılınır. Fâtih de, bu ananeye uygun olarak, Ayasofya’ya girmiş, "Secde-i ŞükrarTa kapanmış, iki rekât namaz kılmış ve ilk ezanı okutmuştur. 1 Haziran 1453’ de Ayasofya’da ilk Cuma Namazı kılınmıştır. Böylece Aya- sofya, İstanbul’un Türkleşmesinin ve Müslümanlaşmasının simgesi olmuştur. Fâtih, Aya- sofya’nın dışındaki kiliselere dokunmamış; Hristiyanların can ve mallarının emniyette olduğunu bildirmiş; kendi inanç, ibadet ve geleneklerini serbestçe yerine getirebileceklerini ilân etmiştir.
Fâtih, ilk cuma namazını Ayasofya’da kıldıktan sonra, 1054 yılında kesin olarak Ba- tı’dan ayrılarak Ortodoks adı ile bilinegelen ve Katolikler- den hep baskı, zülüm görmüş olan Hristiyanlarla ilgilenmeye başlamış ve onlara en açık müsamahayı göstermiştir. Kutsal yerleri Türkler’den alma bahanesiyle başlatılan Haçlı Savaşları dönüşünde bile Katolikler, İstanbul’u yağmalamışlar, burada bulunan Ortodoks Hristiyanlara olmadık zulümler yapmışlar ve kiliselerini tahrip etmişlerdir. Aslında zulmeden de, zulme uğrayan da Hristiyandı. Bundan dolayı Ortodoks Hristiyanlar, Katoliklerden nefret ediyor, onların zulümleri karşısında, din hürriyetini ve adâleti temsil eden Türkleri tercih ediyorlar ve İstanbul’un Sultan Mehmet’in âdil idaresine geçmesini İlâhî bir emir olarak görüyorlardı. Sultan Mehmet, Ortodoks Kilisesi’ni himayesine almış ve yeni bir patrik seçmelerini emretmiştir. Kilise yetkilileri toplanarak, kendi örf ve âdetlerine göre, Georgios Skolarios’u "Gennadios" adıyla patrik seçmişlerdir. Padişah, patriği kutlamış, "Millet Başı" ünvanını vererek, bütün dindaşları üzerinde onu yetkili kılmıştır. Bunun yanında kendi imzasını taşıyan fermanla, patrik ve mahiyetinde- kilerin taarruzdan emin olduğunu, umûmî hizmetlerden muaf tutulduklarını, kiliselerine dokunulmayacağını, evlenme, ölüm ve diğer işlerini "Rum Kilisesi" âdetlerine gö
re yapabileceklerini bildirmiştir. Böylece Ortodoks Rumları hem Katoliklerin sultasından kurtarmış ve hem de bütün "dünya ortodokslarının temsilcisi" statüsüne kavuşturmuştur.
Ortodoks Rum Patrikliği, kazandığı bu yetki ve imtiyazlar sayesinde güçlenmiş; maddî yönden de imkânlar elde etmiştir. Ancak zamanla bu imkânları, Türkler aleyhinde kullanmaya başlamıştır. Bazi patrikler, Rumları Türklere karşı şuurlandırmaya başlamış; hiç Rumca bilmeyen ve sadece Türkçe konuşan Hristiyanlara Rumca öğretmeye çalışmışlardır.
Patrikler, seçildiklerinde padişah tarafından huzura kabul edilmektedir. Onlar, huzurda, padişaha te devlete karşı sadakatten ayrılmayacağına, sorumlulukları yerine getireceğine, hiyaneti görülen kişileri bildireceğine yemin etmektedir. Ancak imparatorluğun güçlü dönemlerinde bu yemine sadık kalmış gibi görünmelerine rağmen, gerileme döneminde bu yeminlerini unutmuşlardır. Diğer gayri müslim azınlıklar gibi bunlar da, ellerine geçirdikleri imkân ve fırsatları, kendi dindaşları ve ırkdaşları lehinde, Türklerin aleyhinde kullanmaktan çekinmemişlerdir.
Fâtih, İstanbul’un alınmasında bitaraf kalan Yahudilerin bu durumunu da sadakat olarak değerlendirmiş; dinî âyin ve ibadetlerini serbestçe icra etmelerine müsade etmiştir. Hattâ Anadolu’nun çeşitli yerlerinde bulunan Yahudi ve Ermenileri İstanbul’a getirmiş ve ayrı ayrı mahallelere yerleştirmiştir. Halbuki bu Yahudiler, Türkler dışında hâkim milletlerden hep zülüm ve işkence görmüşlerdir.
Fâtih Sultan Mehmed’den müsamaha gören diğer bir azınlık da Gregoryen Ermeni- leridir. Bunlar da asırlarca kendilerine hâkim olan Hristiyanlardan, ayrı bir Hristiyan mezhebi oldukları için, hep zulüm ve işkence görmüşlerdir. Onlar da, Ortodokslar gibi, İstanbul’un Türkler tarafından alınmasını istiyorlardı. Ermeni yazar Papazyan, İsa’da “Tek tabiat" gördükleri için, Ermenilerin Bizans İmparatorluğu döneminde "Messe Âyini"ni ve ibadetlerini serbestçe icra edemediklerini ve bundan dolayı Türk- lerin İstanbul’u almalarını beklediklerini kaydetmektedir. Yine “Sağogat” Dergisi Başyazarı Rahip Karekin Kazanciyan, İstanbul’un Fethi’nin 500. Yılı dolayısıyla yazdığı makalede, Ermenilerin gerçek tarihinin İstanbul’un Fatih tarafından fethiyle başladığını; Bursa Metropoliti Hovakim’in İstanbul’u alması için Sultan Mehmed’in kılıcını alıp bir hafta dua ettiğini belirtmektedir. Fâtih de İstanbul’u aldıktan bir müddet sonra İstanbul’da bir Gregoryen Ermeni Patrikliği kurdurmuş (1461); başına Hovakim’i getirtmiştir. Padişan Sultan Mehmed, Rumlara verdiği imtiyazlar gibi, bunlara da dinî imtiyazlar vermiş; âyin ve ibadetlerini serbestçe icra etmelerini sağlamıştır. Hatta Süryanîleri, Kıptîleri, Habeşlîleri dinî liderleriyle beraber bu Ermeni Patrikliğine bağlayarak itibarını da artırmıştır.
Bütün diğer azınlıklar gibi Ermeniler, Osmanlı İmparatorluğu’nun himayesi altında dinlerini, dillerini ve millî kültürlerini korumuş, servet ve mevkî sahibi olmuşlardır. Ancak bu azınlıklardan bir kısmı, daha Fâtih döneminde ve bizzat Fâtih’e karşı bu müsamahanın karşılığını "ihanetle" ödemişlerdir. Bir kısmı ise
Türkleşin zayıfladığı, iç ve dıştan saldırıya uğradığı bir zamanda, yani Türklerden artık bekledikleri birşey kalmadığını anladıkları sırada, "ihanet" örnekleri sergilemişlerdir. Bunun yanında samimi olarak Türklerin iyiliğini hatırlayan ve Türkler’e bağlı kalanlar da yok değildir. Bütün olanlara rağmen de Türkler, her zaman olduğu gibi, hep asalet örneği göstermiş, affetmiş ve olanları müsâmaha ile karşılamıştır.
Bugün de aynı müsâmaha, Türkiye’de Yahudi, Hristiyan, Ermeni, Süryani, Rum azınlıkları için vardır. Hepsinin okulları, ibadethaneleri açıktır; serbestçe âyin ve ibadetlerini yerine getirmektedirler. Ancak, dünyadaki azınlık durumunda olan Müslümanlara karşı aynı müsâmaha örneklerinde, aynı muameleden bahsedilebilir mi? Karabağ’da ve Bosna-Hersek’te Türkler’e yaptıkları zulüm karşısında dünya’nın suskunluğu nasıl izah edilebilir?
Bütün bunlar, Türk’ün Türk’ten başka dostu olmadığını göstermektedir. Bugün dünyada zulmün son bulması, adâletin sağlanması, insanların huzur içerisinde beraber yaşaması, hak sahibinin hakkını alması için Türklerin güçlü olması lazımdır.
Sonuç olarak, İstanbul’un Türkler tarafından fethi; Do- ğu’nun Batı’ya açılması, dinî hürriyetin dünya gündemine gelmesi, zulüm, haksızlık ve bağnazlığın son bulması, hak sahibinin hakkını alabilmesi, adaletin hâkim kılınması, Müslüman Türk’ün ilim ve hak anlayışıyla gerçekleşmiştir. Günümüzde de yeni bir hamle, ancak Türkler’in öncülüğünde mümkün gibi görünmektedir.