Makale

Meşru kazanç ve Emek

Meşru Kazanç ve Emek

Abdullah Şahin

İslam dini, başkalarının hak ve hukuklarını gözeterek ve haramlardan da sakınmak kaydı ile her türlü geliri meşru kazanç saymıştır. Bu, ister emek sarfedilerek bizzat çalışmak suretiyle kazanılmış olsun, ya da miras, hibe v.s. gibi hukukî bir yol ile elde edilmiş olsun. Önemli olan husus, gelirin meşru sayılan yollardan elde edilmiş olmasıdır. Kazancın belli bir ölçüsü ve miktarı da yoktur. Herkes meşru yollardan istediği kadar servet ve mülk edinme hakkına sahiptir. Bu hak kısıtlanamaz.
Kazanç ve mülk edinmenin vasıta ve yollarından bir kısmını yukarıda zikr ettik. Bunlardan kişinin bizzat kendi emeği ile kazanç, rızık ve servet edinme hususu, konumuzun ağırlık merkezini teşkil edecektir. Çünkü İslam hukukunda emek, en makbul ve muteber kazanç vasıtası olarak değerlendirilmiştir. Peygamberimiz (S.A.S.): "İnsan, elinin emeğinden daha hayırlı bir taam yememiştir. Allah’ın Peygamber’i Davud (A.S.) da kendi elinin emeğini yerdi." (1) buyurmuştur.
Kur’an-ı Kerîm’de ise: "Bilsin ki insan için kendi çalışmasından başka bir şey yoktur." (2) buyurulmuştur.
Emek, İnsanın bedenen veya zihnen ya da her ikisini kullanarak bir hedefe yönelik gayeli faaliyet ve işlerdir. Halk arasında, "el emeği, göz nuru, alın teri" diye tabir edilir. Toplumun her kesiminde icra edilen tüm faaliyetleri kapsar. Bu faaliyetler çeşitli maksat ve gayelere yönelik olabilir.
Örneğin, bireysel olabileği gibi, toplumsal faaliyetler de olabilir. Yeterki içinde alın teri, el emeği, göz nuru olsun. Ancak böyle bir kazançla huzura ulaşılır.
Allah’ın rızasına uygun olan davranış da budur ki, Peygamber (S.A.S.):
"Muhakkak sizden birinizin sırtında odun toplaması, herhangi bir kimseden dilenmesinden hayırlıdır; o kimse ister versin, ister vermesin." (3) buyurmuştur.
Bu ve benzeri rivayetlerde, dilenciliğin, uyuşukluğun, tembelliğin onur kırıcı, küçültücü ve horlanan bir davranış şekli olduğu da ayrıca vurgulanmaktadır. Zaten geçerli özrü olmayan bir müslüman böyle bir davranışı kabullenemez. Çünkü, dinimizde asalaklığın ve zilletin yeri yoktur. Ayrıca dinimiz çalışmayı da bir ibadet olarak değerlendirmiştir. Nitekim Peygamber (S.A.S.)’in de hazır bulunduğu bir yerde güçlü-kuvvetli birinin geçtiği görülür. Bunu gören Ashab: "Ya Rasûlallah! Keşke bu adam Allah yolunda çalışsa" derler. Peygamber (S.A.S.)’de:
"Eğer bu adam, küçük çocuklarının rızkını kazanmak için çıkmışsa Allah yolundadır, ihtiyar anne-babasının ihtiyaçlarını karşılamak için çıkmışsa yine Allah yolundadır, kendi ekmeğini kazanmak için çıkmışsa yine Allah yolundadır. Şayet gösteriş için, böbürlenmek için çıkmışsa, işte o zaman şeytan yolundadır." (4) cevabını vermiştir.
Bu hususuta İmam Buharî’nin Hz. Enes (R.A.) ’den naklettiği rivayet de oldukça çarpıcıdır: Enes b. Mâlik (R A.) diyor ki; "(Kimilerinin oruçlu, kimilerinin de oruçsuz oldukları bir günde yapılan yolculukta) Rasûlullah (S.A.S.) ile beraber idik. Çoğumuz bez örtülüklerden yapmış olduğumuz gölgelikle gölgelenmekte idi. Ancak oruçlu olanlar hiçbir işe karışmıyorlardı. Oruç tutmayanlar ise develeri çevirip otlatıyorlar ve çeşitli hizmetleri yürütüyorlardı. Peygamber (S.A.S.): "Bu günün sevabını oruçlu olmayanlar alıp götürdü." (5) buyurdular.
Bu rivayetlerde de görüldüğü üzere bireysel ve toplumsal faaliyetler aynı zamanda bir ibadet olarak değerlendirilmektedir. Bundan şu neticeyi de elde edebiliriz. Dinimizde, ibadetle çalışma arasında bir ayırıma gitmeye ihtiyaç yoktur. Çünkü, her ibadet bir iş ve oluş olarak karşımıza çıkmaktadır. Yine aynen meşrû her iş ve etkenlikte bir ibadet olarak değerlendirilmiştir. Ayrıca Yüce Mevlâ, beşerin gücünü aşan hiçbir görev ve sorumluluk yüklemediği gibi, kişinin yaradanına karşı olan görevlerini ifâ etmesi, onun beşerî münasebet ve sorumluluklarını yerine getirmesine hiçbir zaman engel teşkil edici değildir. Çünkü, Yüce Yaradan öyle ayarlamış ve öyle takdir etmiştir. Zîra Kur’an’da:
"Allah her şahsı ancak gücünün yettiği ölçüde mükellef kılar. Herkesin kazandığı (hayır) kendine, yapacağı (şer) de kendinedir." (6) buyurulmuştur.
Konumuzun ağırlık noktası el emeği olduğu için, gayr-ı meşru, yani şer faaliyetlerle elde edilen kazançlara ve işlere dalmayarak Sünen-i Erbaa sahiplerinin sahih olarak rivayet ettikleri bir hadîsi şerîf’le konumuzu noktalayalım.
Enes b. Mâlik (R.A.)’den:
Ensardan biri Peygamber (S.A.S.)’e gelip kendisinden dilendi. Peygamber (S.A.S.) o kişiye: "Evinde bir şey yok mudur?" diye sordu da, adam: “Evet, bir hasır ve bir de su kabımız vardır” dedi.
Peygamber (S.A.S.): "Git onları bana getir’1 dedi ve adam getirince onları eline alıp, "bunların alıcısı yok mu." buyurdular. Adamın biri ben bunu bir dirheme alırım dediğinde, Peygamber (S.A.S.): "Daha fazla fiat veren yok mu?" dedi. Bunun üzerine bir başkası, ben iki dirheme alırım dedi.
Peygamber (S.A.S.) hasır ve kabı ona satarak o iki dirhemi Ensardan olan adama verdi de ona: "Bir dirhemle çocuklarına yiyecek al, diğer dirhemle de bir balta satın al ve bana getir." buyurdu. Adam baltayı getirince Peygamber (S.A.S.) baltaya bir sap taktıktan sonra adama: "Al götür onunla odun kes sat, geçimini sağla, seni onbeş güne kadar görmeyeyim." buyurdu.
Adam da gidip odunculuk yapmaya başladı ve Peygamber (S.A.S.)’in yanına on dirhem kazanmış olarak döndü. Peygamberimiz (S.A.S.) adama: "Bu senin için, yüzünde dilencilik lekesi olduğu halde yanımıza gelmekten daha iyidir." buyurdular.
Bu hadisten çıkan bir kaç hükmü önemine binaen arzedelim:
1) Açık artırma ile yapılan bir satışta sakınca olmayışı;
2) Gücü-kuvveti yerinde birinin dilenmesinin tahkir edici bir davranış oluşu, durumu müsaitse ona yapabileceği bir işte yardımcı olmak. Böylece onu miskinliğe, asalaklığa değil de, kendi elinin emeğini harcamaya teşvik etmektir.
Oysa alemlere rahmet olarak gönderilen Rasûlüllah (S.A.S.)’in cömertliği ve kapısına geleni, kendisinden herhangi bir şey isteyeni imkan dahilinde hiç boş çevirmedikleri herkesçe çok iyi bilinen bir husustu. Ancak, Yüce dinimizin emeğe verdiği önem, mûteber kaynaklarda çokça rastlanmasına rağmen bir kaçını sunmakla iktifa ettiğimiz rivayetlerde açıkça görülmektedir.
Netice olarak her müslümanın meşrû yollardan kazanıp harcaması, servet, mülk sahibi olması, bu arada muhtaçlara da yardım elini uzatması hem ibadettir, hem de en onurlu davranış ve yaşam şeklidir.

(1) Riyhazü s-Sâlihîn Trc. 1/569.
(2) Necm, 39.
(3) Riyâzü’s-Sâlihîn Trc. 1/568.
(4) Et-Terğîp ve’t-Terhîb 2/524.
(5) Buharl, Gazâda Hizmetin Fezaili babı, C. 1, cüz 4, s. 35, Mısır-Bulak, 1311 H.
(6) Bakarâ, 286.
(7) Ebu Dâvud, Zekât 1/332: Tirmizî, Alım-Satım 1/158; Ibn Mâce, Alım-Satım 1/159; Neseî, Alım-Satım 2/216.