Makale

İlk Türk Tarikat Şeyhi AHMET YESEVÎ

İlk Türk Tarikat Şeyhi AHMET YESEVÎ

Dr. Fikret Karaman
Elazığ Müftüsü

Bu yazımızda ilk Türk Tarikat Şeyhi Ahmet Yesevî’den söz edeceğiz. Bilindiği gibi Türklerin müslüman muhite hakim olmaları, İslamiyet’i kabul etmelerinden sonra başlamıştır. Böylece Yesevî tarikatı başta olmak üzere bir çok tasavvufi faaliyetler, Horasan ve Maverâünnehir coğrafyasında bulunan Türklerin katkılarıyla hazırlanmıştır (1).
Hayatı ve Kişiliği
Ahmet Yesevî bugünkü Kazakistan Cumhuriyeti’nin güneyindeki Çimenkent şehrinin 7 km. uzağında bulunan Sayram kasabasında doğmuştur. Bazı kaynaklarda ise Türkistan’da doğduğu kaydedilmektedir (2). Ahmet Yesevî’nin doğum tarihi kesin olarak bilinmemekle beraber kendisine izafe edilen "Farkname" adlı risalede 1093 yılında doğduğu ve 73 yıl yaşadıktan sonra 1166 yılında vefat ettiği belirtilmiş (3). Daha sonraki hayatını incelediğimizde Yesevî’nin iyi bir ilim tahsilinin yanı sıra o dönemin manevî önderlerinden Yusuf Hemedâni’ye intisab ederek onun 3. Halifeliğine kadar yükseldiği anlaşılmaktadır. Türk dünyasının manevî hayatının zenginleşmesine katkıda bulunan bu büyük mutasavvıf "Pir-i Türkistan" veya Hazret-i Türkistan gibi halka malolmuş ünvanlarla da anılmıştır (4).
Böylece Ahmet Yesevî ilk kaynaktan su alıp biriktirdikten sonra bahçeye tevzi eden bir havuz ve bahçıvan gibi Islâmın özünden aldığı feyz ve hidayeti etrafına dağıtmaya başlar. Daha sonra şeyhinin vefatı üzerine Ahmet Yesevî, çevrenin ısrarı üzerine irşad mevkiine oturur. Artık onun için bu hizmeti daha ağır bir sorumlulukla yerine getirmesi kaçınılmazdı.
Yesevî Tarikatı
Ahmet Yesevî Orta Asya Türklerinin dini ve tasavvufî hayatında geniş tesirler icra eden bir mutasavvıf, şair ve aynı zamanda "Yesevîyye" tarikatının ilk temsilcisidir. Çünkü o, henüz çocuk yaşta iken tevhid inancı ve onun meyveleri konumunda olan Islâm amellerinin lezzetini almıştır. Daha sonra Pîri, Yusuf Hemedâni’nin terbiyesi altında olgunlaşarak aldığı feyiz ve bereketle geleceğine hazırlanmıştır. Islâmın zahir ve bâtın ilimlerini öğrenmiş hatta muhtemeldir ki Şeyhi ile birlikte Türkistan’ın çeşitli yerlerini bile dolaşmıştır. Ahmet Yesevî, Şeyhi Hemedâni’nin ölümünden sonra dergahın sorumluluğunu üçüncü halef olarak bir müddet Buhara’da hizmete devam etmiştir (5).
Mevlana’ya göre Ahmet Yesevî, "Muhammed gülzârında açan nadide çiçeklerden biri ve en önemlilerindendir. Çıkardığı Muhammedi rayihayı teneffüs edenler, bu rayihanın hayranı olmuşlardır."(6) Çünkü Türk şeyhlerinin ve mutasavvıflarının ilk halkasını teşkil eden Ahmet Yesevî, tarikatını İslâmî bir zemin üzerine oturtmaya çalışmıştır. Yesevî’ye göre tarikat, "Kur’an ve hadis hükümlerine riayet etmek, erenlerin sözünü dinlemek, şeriatla tarikatı mezcetmek, zühd ve takva esaslarına bağlı kalarak, dünyanın süsünü, malını, şöhretini terk etmek, ona bağlanmamak ve riyâzet ile mücâhede yolunda sabır ve sabet ile ilerlemektir." Ahmet Yesevî de Pîri, Yusuf Hemedâni gibi Hanefî mezhebine bağlıydı. Şeriatle tarikatı kaynaştırmış ayrıca dinin emirlerine karşı olan kayıtsızlığın tarikat adâbiyle bağdaşmayacağını açıklamaya çalışmıştır (7). .
Yesevî Tarikatı ve Adabı
Genel olarak her tarikat, müntesibi olan İnsanların hayatlarını disipline etmek, arzu edilen bir gayeye sevketmek ve onları yararlı bir hale getirmek için belli prensiplere uymalarını tavsiye eder. İşte Yesevîyye tarikatında da müridlerin uyması gereken bazı prensipler vardır. Aslında bütün milletlerin hayatlarını saran kanunlar, müeyyideler, örf ve âdetler hep bu gerçeklerle ortaya konmuştur (8).
Mürşid-i Kamil diye vasıflandırılan kimseler, Hakk’ın Resul’ünün ahlâkiyle ahlâklanan, Kur’an’ın hükümlerine bağlı, Peygamber (A.S.)’ın kavli, fiili ve takriri sünnetlerine sarılmış kimselerdir. Bunların görevleri "Tarikat-ı Furkâniyye"den doğrudan doğruya istifâde edemeyen kimseleri vasıtalı olarak feyizlendirmektir. Ancak insanların beşeri zaaflarından yararlanarak her devirde ve her yerde ortaya çıkması muhtemel şeyh ve mürşid olarak geçinmek isteyen kimseler bu kuralların dışında kalırlar (9).
Kaynaklardan elde ettiğimiz bilgilere göre Yesevîyye tarikatı nda edep, saygı, disiplin ve teslimiyet en önemli hususlardır. Her müridin uyması gereken bu prensipler on madde olarak belirlenmiştir. Bunları şöyle özetleyebiliriz.
1- Hiç kimseyi şeyhinden efdal bilmemek ve ona mutlak surette teslimiyet göstermek.
2. Mürid, zeki ve idrâk sahibi olmalıdır ki, şeyhin rumûz ve işâretlerini hemen anlayabilsin.
3. Mürid, şeyhinin söz ve fiillerine râzı olmalı ve ona itâat etmelidir.
4. Şeyhin her türlü söz ve fiillerine râzı olup itaat etmelidir.
5. Mürid, sözünde doğru, vadinde sağlam ve şüpheden uzak olmalıdır.
6. Vefâ ve biat ahdinde güvenilir olmalıdır.
7. Gerektiğinde bütün mal ve mülkünü şeyhinin emrine âmâde kılabilmelidir.
8. Şeyhin sırlarını tutarak, ketum davranmalı, herkese sır söylemekten kaçınmalıdır.
9. Şeyhinin emir, teklif, Va’z ve nasihatlarını göz önünde tutup, yanlış yola sapmamalıdır.
10. Allah’a ulaşmak için şeyhinin yolunda malını, canını ve başını vermeye hazır olmalıdır. Onun dostuyla dost, düşmanıyla düşman olmalıdır.
Ayrıca Marifetullah, mutlak cömertlik, gerçek doğruluk, fena fillah, tam bir tevekkül ve derinliğine tefekkür gibi durumlar, Yesevîyye tarikatının önemli hükümleri olarak kabul edilmişlerdir. Bu tarikatta şeyh makamında oturacak kişilerde, İslâmî ilimleri derinliğine vakıf, hîlm, sabır, Hakk’ın rızasını kazanma gayreti, gerçek ihlas ve Allah’a kurbiyyet (yaklaşma arzusu) gibi özellikleri taşımanın gayreti içinde olmalıdır. Bunlar aynı zamanda şeyhliğin rükünleri olarak kabul edilmişlerdir (10).
Yesevî tarikatının önemli merhale ve geçiş hallerinden biri de "Hal- vet"dir. Ahmet Yesevî’ye göre halvet sırasında nefse ve şeytana ait olan hazlar yanıp mahvolmalıdır. İnsanın gönlü masivâdan arınmalı ve Allah nuruyla dolmalıdır. Çünkü tarikat halveti bütün kusurlardan, kötü sözlerden ve günahlardan samimi olarak tevbe etmesi esâsına dayanır. Aksi takdirde tarikat halveti gerçekleşmez. Oruç, namaz, tekbir, istiğfar, dua ve zikir ile değerlendirilen halvet hali, kırk gün ve kırk gece devam eder.
Yesevîyye tarikatının özelliklerinden biri de yapılan "Zikr-i Cehri"dir. Menkıbeye göre bir gün Hızır, Ahmet Yesevî ile sohbet etmeye gelmiştir. Hoca sıkıntılı görününce, Hızır "Allah, Allah" diyerek Ahmet Yesevî ile birlikte zikre başladı. Bir müddet sonra hüzün ve sıkıntı giderilmiş oldu. Böylece zikir bu olaydan sonra tarikatın virdi olmuştur. Sesli yapıldığı için "zikr-i erre veya zikr-i minşârî" adı verilen bu zikrin icrası hakkında Şeyh Mu- hammed Gavs şu bilgiyi vermektedir. "Mürid iki elini iki dizinin üzerine koyarak, nefesini göbeğine doğru verir "Hâ" deyip, nefesi de göbek altından uzatarak, baş, bel, sırt aynı hizaya getirilmek suretiyle, şiddetli “Hayy" diyerek zikre bu tarz üzere devam eder." Nitekim bir marangoz, tahtanın üzerinden nasıl bıçkıyı çekerek seslendiriyorsa, zikreden de kalbini düzeltmek ve temizlemek için zikri kalp tahtası üzerinde öylece çekmelidir (11). Yesevî Tarika- tı’na göre bu zikrin faydası sayılmayacak kadar büyüktür. Gönüllere feyiz verir. Vücuttaki organları nur- landırır. Kalb alemini temizler. O zikri çeken ve içine katılan herkes mutlaka nasibini alır.
İrşad ve Tebliğ
Milâdî XI. asırdan itibaren İslâmın Anadolu’da hızla yayılmasında, tasavvuf mensuplarının büyük rolü olduğunu daha önce belirtmiştik. Doğu Türkistan’dan Anadolu’ya gelen göç akınları arasında yer alan şeyh ve dervişler, tasavvuf cereyanını uyandırmayı başarmışlardır. Böylece halkı irşad ederek bu düşüncelerin süratle gelişmesini temin etmişlerdir. Nitekim Ahmet Yesevî, Mevlâna ve Yunus Emre gibi belli simalar sadece o dönem için değil gelecek tarihe de ışık tutacak şekilde iz bırakmışlardır. Hatta târikat erbâbına karşı duyulan bu aşırı sevgi, padişah ve devlet adamlarının, onlar adına tekke yaptırmalarına ve vakıflar kurmalarına vesile olmuşlardır (12).
Orta Asya, Hint ve Anadolu sûfileri, tarikatı tebliğ ve irşâd için bir vâsıta olarak görmüşlerdir. Bunu en iyi şekilde değerlendiren Ahmet Yesevî, Anadolu’ya bir çok halife göndermiştir. Bunlar zaman içinde, din, ahlâk, dil, örf-adet ve hukuk gibi bütün sosyal müesseseleri etkilemeye ve yönlendirmeye başlamışlardır. Zira Ahmet Yesevî, Yesî’ye yerleştikten sonra Türkistan’ın her yerinden gelen ve eğitimini tamamlayan bu fedakar insanları Türkistan’dan Balkanlara kadar bütün Türk yurtlarında İslâmî tebliğ etmekle görevlendiriyordu. Ayrıca onlara İslâmın zâhirî ve batınî ilimlerini öğretmeyi de ihmal etmiyordu. Çevresinde Islâmla yeni tanışmış fakat ona kuvvetli olarak bağlanmış saf ve inançlı Türkler toplanmıştı. Ahmet Yesevî, Arapça ve Farsça’yı çok iyi bildiği halde onlara Türk diliyle konuşurdu. Böylece Ahmet Yesevî yetiştirdiği bu öğrencileri Türk dünyasının dört bir yanına göndermiştir. Bu hayırlı halefler her yerde Ahmet Yesevî’nin telkinleri doğrultusunda bir irşad faaliyetini sürdürerek bulundukları yerde İslâm etrafında şekillenen ortak bir inanç ve ruh ikliminin hakim olmasına vesile olmuşlardır (13). Ahmet Yesevî irşâd için şiiri bir vâsıta olarak kabul etmiştir. Çünkü o devirde şiir ile irşâd, diğer irşâd vâsıtalarına göre, daha etkili oluyordu. Zaten Ahmet Yesevî’yi ilgilendiren tek şey tebliğ ve irşâddır.
Tasvir ettiği dinî esasları, münâcâtları, feryâd ve istiğfârları hep bu gaye uğruna yapıyordu. Sıkıntı ve musibetlerle karşılaştığı zaman Ahmet Yesevî içinden gelen ilham ile inci taneleri gibi rübâiler ve mısralar dizerek gönülleri mest etmeye çalışıyordu.
İşte Ahmet Yesevî halka Islâmın esaslarını, dinin hükümlerini, tarikatın adâb ve erkanını öğretmek amacıyla sade bir dille şiirler söylemiştir. "Hikmet" adı verilen bu şiirler Yesevî dervişlerinin gayretleriyle en uzak yerlere kadar ulaştırılmıştır.
Sonra bu hikmetlerin yazıldığı risaleler bir araya getirilerek "Divan-ı Hikmet" adı ile bilinen eser meydana gelmiştir. Örnek olmak üzere sadeleştirilen şu rübâileri de aşağıya alarak konuyu bunlarla bitirmek istiyorum.
Uzun geceyi kandil gibi
aydınlatan
Bir anda cihanı gül bahçesi
eden
Ne zaman güç işim düşse kolay
eden
Ey herkesin güçlüğünü kolay
eden, Allah’ım.
Sözü söyledim, herkim olsa
cemale talip
Canı cana bağlayıp, damarı
ekleyip,
Garip, yetim fakirlerin gönlünü okşayıp
Gönlü kırık olmayan kişilerden kaçtım ben işte.
Nerde görsen gönlü kırık,
merhem ol
Öyle mazlum yolda kalsa,
yoldaşı ol
Mahşer günü dergahına
yakın ol
Ben-benlik güden kişilerden
kaçtım ben işte. (14)

(1) Prof. Dr. Fuad Köprülü, D.t. Bşk. Yayınları, Ankara, 1984, s. 170.
(2) T. Diyanet Vakfı Islâm Ansiklopedisi, (Hazırlayan: Hey’et), İstanbul, 1989, c.2, s.
159, v.d., Dr. Hayati Bice, Hoca Ahmet Yesevî, Divan-ı Hikmet, T. Diyanet Vakfı Ankara, 1993, s. 9.
(3) a.g.e.
(4) a.g.e.
(5) Dr. Selçuk E raydın, Tasavvuf Tarikatlar, s. 332.
(6) a.g.e., s.326, v.d.
(7) a.g.e., s. 334.
(8) a.g.e., s. 334.
(9) Prof. Dr. Fuad Köprülü, Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar, s. 98, v.d.
(10) a.g.e., s.105, v.d.
(11) Dr. Selçuk Eraydın, Tasavvuf ve Tarikatlar, s. 304.
(12) Dr. Hayati Bice, Hoca Ahmet Yesevî, Divan-ı Hikmet, s. XII-XIV.
(13) a.g.e., s. XV.
(14) a.g.e., s. 3.