Makale

OSMANLI’DA AHİLİK VE ESNAF AHLÂKI

OSMANLI’DA AHİLİK VE ESNAF AHLÂKI

Mustafa BEKTAŞOĞLU

Bilindiği gibi, çok geniş topraklar üzerinde hâkimiyetini tesis eden Osmanlı Devleti, çeşitli din, dil, ırk, örf ve âdetlere sahip toplulukları asırlarca âdilâne bir şekilde idare etmişti. Ulaşım ve haberleşme teknolojisi bakımından günümüzle mukayese edilemeyecek imkânsızlıklar içinde bulunan o asırların dünyasında, bunca farklı yapıdaki toplulukları cebir ve tazyik kullanmadan idare etmek ve onlara normal bir hayat seviyesi kazandırmaya çalışmak, basit bir hakimiyet ve idare anlayışının sonucu olmasa gerektir.
Osmanlı Devleti, idaredeki bu başarısını sağlam temeller üzerine bina edip geliştirdiği ve kemal mertebesine ulaştırdığı müesseselerine borçlu görünmektedir. Gerçekten, kendinden önceki İslâm ve Türk-İslâm devletlerinin müesseselerini almakta bir sakınca görmeyen ve zaman içinde bunları geliştirip kemale erdiren Osmanlı Devleti’nin başarılı olmasında rol oynayan ve ona bu dinamizmi veren âmil, şüphesiz ki müesseselerdir. Gerçekten devletin hayatiyet sırlarından biri olarak gördüğümüz bu mües- seselerden biri, toplumun ekonomik ve sosyal hayatı üzerinde derin tesirler icra etmiş olan ve devletin kuruluş hamurunda mayası bulunan bir müessesedir. Burada hemen şunu belirteyim ki, Osmanlı devlet teşkilâtının gelişmesinde yardımcı olduğu bilinen bu teşkilât ahiliktir.
Ahilerin Osmanlıların ilk zamanlarında mühim bir vazife gördüklerini gerek tarihi kaynaklar, gerek seyyah İbn Batuta’nın naklettiklerinden anlıyoruz. Osmanlıların ilk devirlerinde Ahî Unvanlı birtakım dervişlere bol olarak rastlanmaktadır <2>.
Ahî reislerinden olup, Eskişehir civarında İtburnu mevkiinde tekkesi bulunan Şeyh Edebali, o havalinin en itibarlı ve sözü geçen büyüklerindendi. Tahsilini Mısır’da yapmış olan Edebali’nin kızı Malhon hatunu (Malhatun) Gazi Osman Bey almış ve bu suretle Ahilerin nüfuzundan istifade temin etmişti. Nitekim Şeyh Mahmud Gazi, Ahî Şemseddin ve oğlu Ahî Haşan ve sonradan OsmanlIlarda kadı, kazasker ve vezir olan Cendereli (meşhur tabiriyle Çandarlı) Kara Halil de Ahîlerden olup bunların hepsi Osmanlı beyliğinin kurulmasında ve büyümesinde hizmet etmişlerdir. 3
Ahîlikte bilgi, ahlâk, saygı ve zenginlik bakımlarından çok yükselmiş kişilere (Nizamüddin, Şerefüd- din, Fahrüddin, İhtiyarüddin vb.) gibi ünvanlar verilir ve böyle kişiler ondan sonra hep o ünvanla anılırlardı. Örneğin, Ahîliğin kurucusu Ahî Evren’in asıl adı Mahmud olduğu halde kendisine Nasırüddin lâkabı verilmişti. Ahîliğe giren Osmanlı hükümdarı Orhan da “İhtiyarüddin” lâkabını almıştı (4). Ankara’nın ilçelerinden olan Mamak’ın eski adı Ahî Mamak, Etimesgut’un eski adı Ahî Mes’ud’dur.
XIV. asrın birinci yıllarında İbn Batuta’nın hayranlıkla müşahade ve tasvir ettiği bu teşkilât, diğer müesseseler gibi, Osmanlı devrinde de şehir hayatı ve esnaf teşekküllerinin temeli olmuştur. Nitekim, sanat ve ticaret hayatında ahlâkî nizam ve an’anelere aykırı bir hareket nadir görülüyor ve bu teşekküllerin şiddetli mukabelesine sebep oluyor; devletin bir müdahalesi olmadan böylece İçtimaî müesseseler umumî nizamı muhafaza ediyordu. XVI. asırda Fransa elçisi J. Chesneau: “Nizam ve asayiş inanılmaz derecede kuvvetli idi. Geceleyin şehirdeki muhafaza için elinde bir sopa ve fener ile gezen tek bir kimsenin dolaşması kafi idi” demektedir.
XVII. asırda Thavenot: “Bir milyonluk büyük İstanbul şehrinde dört yılda dört katil vakası görülmemiştir. Ticari emtia ile dolu muazzam kervansaraylar bir tek adam tarafından korunuyor” der. XVII. asırda M.
Baudier, Türklere aleyhtar olmasına rağmen, Türklerin doğruluktan ve iyilikten ayrılmadıklarını, fazla kârâ asla tenezzül etmediklerini, bunu günah saydıklarını anlatır. Avrupalılar, müşterisini siftah yapmayan ve onu komşu dükkana gönderen; kendi kârını feda eden Türk tüccarlarına daima rastladıklarını ve bunu da anlayamadıklarını kaydeder. 5
Ahî Evren, Ahlâkla sanatın ve konukseverliğin uyumlu bir birleşimi olarak kurduğu ahîliği o denli itibarlı bir duruma getirmiştir ki, bu kurum yüzyıllar süresince bütün esnaf, sanatkâr ve meslek erbabına yön vermiş, çalışmalarını düzenlemiş, devlet adamları ve hükümdarlar bile bu kuruluşa girmeyi şeref bilmişlerdir.
İlk sıralarda Ahîler, sadece debbağlık ve ona bağlı deri işçiliği ile uğraşırken bu sanat kollan sonradan otuz ikiye çıkmış, örgütün yerleştirdiği sağlam meslekî ve ahlâkî düzen, karşılıklı dayanışma ve yardımı onların öteki esnaf ve sanatkârlar üzerinde etki ve üstünlük kurmaları sonucunu doğurmuş; gitgide, Osmanlı ülkesindeki bütün Türk esnaf, sanatkâr ve meslek sahipleri, iş görür duruma gelmişlerdir. Böylece her şehir ve kasabadaki esnaf ve sanatkâr gurupları için çarşılar, arastalar, uzunçarşılar, kapalı çarşılar kuruldu.
Ayrıca bu esnafın meslek ve sanatları için gerekli ham madde alım satımı, onların işlenmesi, işlendikten sonra alınıp satılması, kanunnameler, tüzükler ve narh ayarlamaları ile kontrol edilmeye başlandı. Her türlü ekmek, unlu madde türünün pişmesi, kasapların, kasaplık hayvanların özellikleri, fiyatı, temizliği, aşçıların, garsonların, lokantalarda kullanılan kapların, tencerelerin, masaların temizliği vb. işlerin hepsini düzenli kurallarla sıkı bir denetim altında bulundurmuşiardır.6
Osmanlı ülkesinin her yerinde değişik sanat sahiplerinin kendilerine göre bir teşkilatı, esnaf Keyhüdaşı (Kahya) yiğitbaşı ve ehli hibre gibi üyeleri bulunurdu. Esnaf tarafından seçilip hükümetçe vazifeleri tasdik edilen bu kurul, esnafın bütün davranışlarından sorumlu oldukları gibi, aynı zamanda hükümetle esnaf arasında da aracı durumda idiler. Yolsuzluk eden sanat sahibi, bunlar vasıtasıyla ceza görürdü. Hükümet, mahalli kadılar vasıtasıyla sanat erbabına yapacağı tebligatı bunlar vasıtasıyla yapardı. Bu esnaf teşkilatı, bugünkü sendika kapsamından çok daha geniş, daha girift, töre ve âdetleri olan aynı zamanda kendi kendini kontrol edebilen müesseselerdi.
Esnaf Kâhyaları, en küçük yolsuzluğa dahi göz yummayıp bir günden üç güne re’sen dükkan kapatmaya yetkiliydiler. Ayrıca esnafın uymaya mecbur olduğu esaslar, en ince teferruatına varıncaya kadar tesbit olunmuştur,7
Ahî birlikleri, üretim ile tüketim arasındaki münasebetlerin sosyal huzuru sağlayacak şekilde gelişmesinin devamına çalışmışlardır. Bu maksatla, zaman zaman üretim sınırlamaları getirerek emeğin değerini bulmasını sağlarken, geliştirilen narh sistemi standartlaşma ile de tüketicinin korunmasını sağlamıştır.
Üretilen mallarda standart arama, tüketicinin korunması bakımından son derece önemli idi. Her birlik, üyelerinin imal ettiği malın standardına göre fiyatlarını tesbit ederdi. Meselâ, bir ayakkabı alan insan, ödediği fiyata göre bunu ne kadar zaman giyebileceğini bilirdi. Belirtilen zamandan önce ayakkabı kullanılmaz hale gelirse, ayakkabıyı aldığı sanatkâra götürerek parasını geri alırdı. Bunlara uymayanlar etrafa ibret olacak şekilde cezalandırılırdı. Bu cezaya “yolsuz” denilirdi.
Yolsuz ham maddeyi piyasadan alamaz, kimse ona mal satmaz, o yapmış olduğu malı kimseye satamazdı. Yolsuz, kahvelere kabul edilmez, cemiyet toplantılarına giremez, herkes ondan kaçar ve nefret ederdi. Esnafın kendi içinde kurduğu bu otokontrol sistemi son derece dikkat çekicidir <8>. Hileli, çürük iş yapmak, müşteriden tesbit edilen fiyatın üstünde fiyat istemek büyük suç sayılır, noksan ölçü ve bozuk terazi kullananlar cezaya çarptırılırlar; sahte ve kalitesiz mal imal edenlerin ise mallan toplanır, kendileri meslekten çıkartılırdı. Sattığı süte su katan bir sütçünün kuyuya basıldığı, bozuk kantar kullananların ibret-i âlem için çarşı pazar dolaştırıldığı, ekşi pekmez satanın pekmezinin başına geçirildiği bilinmektedir (9).
Zaruri gıda maddelerine verilen narhı ihlâl ederek yüksek fiyatla mal satan esnaf “muhtekir” olarak vasıflandırılıyor ve idamının da söz konusu olduğu ağır cezalara çarptırılıyordu. Nitekim İstanbul Mercan’da halka câri dirhemdem eksik dirhemle ekmek satan fırının tezgahtarı fırlnın önünde idam edilmiş, kaçan fırın ustasının da yakalanıp öldürülmesi için kadılara emir verilmişti.10
Avrupalı yazar D’OHSSON kitabında şu gerçekleri dile getirmektedir:
Avrupalılar’ın borsa dediği ticaret merkezlerine, imparatorluğun hiçbir tarafında rastlanmaz. Ticari senet, istikraz gibi şeyler asla bahis konusu değildir.
Umumiyetle her çeşit eşyanın pazarı hususî mağazalar yahut "bedesten, çarşı” veya “kervansaraylardır.
“Bedestenler” en değerli mücevherat, altın, gümüş ve değerli kumaşların bulunduğu büyük binalardır. Buraların muhafazası hükümet tarafından tayin edilen “kâhya”ya verilmiştir. En küçük bir düzensizlikten yahut hırsızlıktan onlar sorumludur. Buralarda emniyet mükemmeldir, yangınlara karşı bile tedbir alınmıştır. Bir seyehata çıkacakları zaman, paralarının ve değerli şeylerin emniyette olmasını isteyenler, bedestenlere bırakır.11
Önceleri şehir ve kasabalarda esnaf ve sanatkârlar saflarında başlayan, giderek vatan sathına yayılan Ahîlik, köylere kadar ulaşmıştır. Kuruluşundan bugüne kadar aradan yedi yüz yıl gibi muazzam uzun bir süre geçtiği halde, hatta Ahî zaviyeleri ortadan kalktığı halde, ahîlik milletin sinesine o derece kök salmıştır ki, bitmemiş intibaını vermektedir. Ahîlik an’aneleri Anadolu halkında, esnafında hâlâ devam etmektedir. Bugün bile köylerimizde yaren odaları, misafirhaneler, imece çalışmaları, hep Ahîlikten kalan güzel hasletlerdir. Şunu diyebiliriz ki, Ahilik Türkler için yaşayış tarzı olmuştur.12
Bugün en geniş sosyal imkânlara kavuşan insanlarımız, aralarında sosyal dayanışmayı bu derecede güzel bir şekilde tahakkuk ettirebilecek müessesele- re ne kadar muhtaçtır. Sosyal hayatın içinde en geniş kitleyi oluşturan esnaf teşkilâtlarındaki sosyal dayanışmanın İslâmî motiflere uygun olarak nasıl gerçekleştirilebildiğine dair bu örnekler bizlere bugün de ışık tutacak niteliktedir (13>.
Menşei ve hareket noktası İslâmî olan ahîliğin prensipleri, yüzyıllar boyu devam etmiş ve edecektir de. İnsanlar arasındaki iyi ilişkilere, hak ve hukuka saygıya, hoşgörüye her zaman olduğu gibi bugün de çok daha muhtacız. Birbirimizi kandırmayalım, aldatmayalım, bir tebessümü insanlara çok görmeyelim, ticaret hayatımızda üç kuruş kâr edelim derken ahireti- mizi zindan etmeyelim. Bütün bu anlattığım hasletler bizim hasletlerimizdir. Daha doğrusu İslamın, Kur’an’ın hasletleridir. Onları devam ettirelim. Yazımıza, konumuzun özetini teşkil edecek olan ayet-i kerime mealleriyle son veriyorum:

-Sizden, hayra çağıran, iyiliği emredip kötülüğü meneden bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir. 14
-Siz, insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; iyiliği emreder, kötülükten meneder ve Allah’a inanırsınız(15
- Onlar; Allah’a ve ahiret gününe inanırlar; iyiliği emreder, kötülükten menederler, hayırlı işlere koşuşurlar. İşte bunlar iyi insanlardandırI6
-Herkesin yöneldiği bir kıblesi vardır (ey mü’minler!) Siz hayır işlerinizde yarışın.17
-Şüphe yok ki Allah zerre kadar haksızlık etmez.
(Kulun yaptığı iş eğer kötülük ise, onun cezasını adaletle verir) İyilik olursa onu katlar (kat kat arttırır), kendinden de büyük mükâfat verir. 18
-... artık ölçüyü, tartıyı tam yapın, insanların eşyalarını eksik vermeyin...19
-Muhakkakki Allah, adaleti, iyiliği, akrabaya yardım etmeyi emreder; çirkin işleri, fenalık ve azgınlığı da yasaklar.20
-... öyleyse iyi işlerde birbirinizle yarışın... 21
-Eğer mü’min iseniz Allahın (helâlinden) bıraktığı (kâr) sizin için daha hayırlıdır. 22
-...Ölçüyü ve tartıyı eksik yapmayın... 23
- Ölçtüğünüz zaman tastamam ölçün ve doğru terazi ile tartın. Bu hem daha iyidir hem de neticesi bakımından daha güzeldir. 24
- İşte onlar, iyiliklere koşuşurlar ve iyilik için yarışırlar. 25
- Ölçüyü tastamam yapın, (insanların hakkım) eksik verenlerden olmayın.26
- Doğru teraziyle tartın. 27
-İnsanlardan alırken ölçüp tarttıklarında tam, onlara vermek için ölçüp tarttıklarında ise noksan yapan hilekârlara yazıklar olsun !28


(1) KAZICI, Ziya, Türk Kültürü ve Ahîlik 101, Ahîlik Araştırma ve Kültür Vakfı Yayınlan, İstanbul-1986
(2) KÖPRÜLÜ, Fuat, Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar, 214, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınlan, Ankara-1991
(3) UZUNÇARŞILI, İ. Hakkı, Osmanlı Tarihi, 1/105-106, T.T.K, Yay., Ankara-1988
(4) ÇAĞATAY, Neşet, Bir Türk Kurumu Olan Ahîlik, 213, T.T.K., Ankara - 1989
(5) TURAN, Osman, Türk Cihân Hâkimiyeti Mefkûresi Tarihi, 2/125 - 126, Boğaziçi Yay., İstanbul-1993
(6) ÇAĞATAY, a.g.e.. 215-216
(7) ŞEKER, Mehmet, İslam’da Sosyal Dayanışma Müesseseleri, 175-176, Diyanet İşleri Başkanlığı Yay., Ankara-1997
(8) EKİNCİ, Yusuf, Ahîlik. 70-71, İlâveli 4. Baskı, Ankara-1993
(9) EKİNCİ, a.g.e., 62
(10) İslâm Ansiklopedisi, TDV.,"Esnaf md’\ 11/425
(11) D’OHSSON, 18. Yüzyıl Türkiyesinde Örf ve Adetler, 133, Tercüman 1001 1
(12) YELMEN, Haşan, Türk Kültürü ve Ahîlik, 100
(13) ŞEKER, a.g.e., 185 (21) Mâide, 48
(14) Âl-i tmran, 104 (22) Hûd, 86
(15) Âl-i Imran, 110 (23) Hûd, 84
(16) Âl-i İmran, 114 (24) Isrâ, 35
(17) Bakara, 148 (25) Mü’minûn,61
(18) Nisa, 40 (26) Şuarâ, 181
(19) A’raf, 85 (27) Şuarâ, 182
(20) Nahl, 90 (28) Mutaffifîn, 1,23