Makale

İSTANBUL’UN FETHİNİN TÜRK VE DÜNYA TARİHİ AÇISINDAN DEĞERLENDİRİLMESİ

İSTANBUL’UN FETHİNİN TÜRK VE DÜNYA TARİHİ AÇISINDAN DEĞERLENDİRİLMESİ

Mustafa TURAN
Tarihçi - Yazar

Tarihimizde bazı samanlar ve bazı olaylar vardır ki. hayatî bir öneme haizdirler. Aynı zamanda bu olaylar, tarihimizin de dönüm noktasını teşkil ederler. İşte İstanbul’un fethi de bu olaylardan birisi, belkide en önemlisidir.
İstanbul’un fethini, tarihimizin bu altın sayfasını bir defa daha yadetmekle, bu mutlu anı tekrar yaşamak imkanı bulmuş olacağız. Sevgili Peygamberimizin müjdesine nail olan ecdadımızın ruhlarını da bir kez daha şâdan edeceğimizi umuyorum.
İstanbul’un kuşatılması ve alınması tarihimizin başlı başına bir cenk destanı’dır desek yeridir. Ancak biz fetih olayını tarihi açıdan ele alıp, Türk-İslam tarihine ve Dünya tarihine etkilerini değerlendirmeye çalışacağız.
Fetih; sadece bir beldeyi silahla ele geçirmekten öte, çok daha derin manalar ihtiva eder. Bu sebeple hem maddî, hem de manevî açıdan ele alınıp değerlendirilmelidir. Zira, Fatihle Akşemseddin arasındaki münasebeti sağlıklı kavrayamayanların, ne Fatih’i ne de fethi gerçek veçhesiyle anlamaları mümkün değildir. Daha sonra Fatih’in şahsiyeti ve idealinden bahsedeceğiz. Ancak bir anekdotla Fatih’in azim ve kararlılığıyla kısaca yüce idealini tesbit etmede yarar vardır.
Fatih 1461’de Trabzon’un fethine giderken geçit vermez dağlan nice güçlüklere katlanarak aştığını gören, Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan’ın annesi Sare Hatun: “Padişahım bunca zahmet bir kale için değer mi?” deyince, Fatih’in verdiği cevap onun idealinin en güzel resmidir. Der ki: “Garazımız kale fethetmek değildir. Bu zahmet din yolundadır. Zira bizim elimizde İslam kılıcı vardır. Eğer bu zahmeti ihtiyar etmezsek bize gazi demek yalan olur.”
İşte İstanbul’un fethindeki derin manayı da aynı kategoride değerlendirmek gerekir. Çünkü Fatih’in ideali çok yüce idi. Rumeli Hisarı yapılırken, güya engel olmak için gelen Bizans İmparatorunun elçilerine: “Benim gücümün ulaştığı yere imparatorunuzun ümit ve hayali dahi erişemez. Varın İmparatorunuza böyle söyleyin.” sözündeki asliyet ve güvene hayran olmamak mümkün mü? Kuşatma esnasında da Bizansın anlaşma karşılığında vergi vermeyi kabul edeceğini bildiren elçilere Fatih’in: "Buradan gitmekliğim mümkün değildir. Ya ben Bizansı alırım. Ya da Bizans beni.” ifadesindeki azim ve kararlılığın bir benzeri daha var mıdır tarihte. Napolyon gibi Fatih de, kurulacak bir cihan imparatorluğuna ancak İstanbul’un başkentlik yapabileceğine inanmaktaydı. Fatih’in ecdadından devraldığı misyon gereği, ülkesinin ortasında bağrına saplanmış bir hançer gibi duran Bizans İmparatorluğunu yıkıp, İstanbul’u alması icap ediyordu. İstanbul fethedildiği takdirde Anadolu ve Rumeli toprakları birbirine bağlandığı gibi, haçlı tahrikleri de son bulacaktı. Askerî güvenlik sağlanacak, denizlerde hakimiyet kurulacak ve Anadolu Türk birliği de tesis edilmiş olacaktı. Bütün bunların bir de dinî boyutu vardı. Zira Peygamberimiz bir hadisinde: “Kostantiniyye mutlaka fetholunacaktır. Onu fetheden kumandan ne güzel kumandandır. Onu fetheden asker ne güzel askerdir.” buyurmak suretiyle İs- tanbulun fethini hedef göstermişti.
Büyük Selçukluların 1071’de Malazgirt Zaferiyle, Anadolu’nun kapılarını müslüman Türklere açması, 1176’da Miryakefalonda Anadolu Selçuklularının kazandığı zaferle, Anadolu’nun sonsuza dek Türk yurdu olduğunun tescili ile, Osmanlıların Anadolu ve Rumelideki fetihleri ardından İstanbul’un fethinin zemini hazırlanmıştı. İsmail Hami-Danişmend’in ifadesine göre: “İstanbul ideali Araptaıı Türk’e bütün dinî ve efsanevî motifleriyle beraber intikal etmişti.” Üstelik İstanbul tarih boyunca stratejik önemi ve tabii güzellikleriyle bütün milletlerin ilgi odağı durumundaydı. Şair Yahya Kemal: “Sade bir semtini sevmek bile bir ömre değer.” diye tasvir ediyor İstanbul’u.
Şehrin kuşatılması safhasında Tarihçi Barbara der ki: “İstanbul halkının tamamının bir ayda yapamayacağını Türk ordusu bir gecede yapmayı başarmıştı”. Tacizade Cafer Çelebi de: “Öyle bir hazırlık başladı ki; bir yılda yapılan bir aya, bir ayda yapılan bir güne sığdırılmalıydı.” ifadesine yer verir.
6 Nisan 1453’de başlayan kuşatma devam ederken Fatih, dünya savaş tarihinin en dahice kararını verir ve bir gecede gemileri karadan yürüterek Halice indirir. 53 gün süren kuşatmadan sonra 29 Mayıs 1453 de fetih müyesser olur ve Fatih muzaffer bir komutan olarak şehre girip doğruca Ayasofyaya gider. Kilisede toplanan Hristiyan halka Peygamberimizin Mekkenin fethinde, Hz. Ömerin de Kudüs’ün fethinde gösterdikleri hoşgörüyü aynen gösterir. Şayet Fatih’in yerinde Hıristiyan bir hükümdar olsaydı ve İstanbul halkı da Müslüman olsaydı, böyle bir zafer sarhoşluğu içinde halkın hepsini kılıçtan geçireceğinden hiç kuşku yoktur. Çünkü tarih bu şekilde nice olaylara şahittir. Tarihçi Yılmaz Öztuna’nm: “Son Bizans başbakanının ‘Bizansta Latin serpuşu görmektense, Türk kavuğu görmeyi tercih ederim, sözü cihan tarihinin pek maruf sözleri arasında yer almıştır. Çünkü Avrupa’nın toleransı Türklerinkine nisbetle pek ilkeldi.” tesbiti büyük bir gerçeği yansıtmaktadır.
Artık Fatih unvanına hak kazanmış olan II .Sultan Mehmet, hiç değilse o zamanki harp kaidelerine uyarak, esir ettiği halkı başka yerlere sürer yahut satabilirdi. Bu türlü hareket etmeyi isteseydi mucip sebebi de hazırdı. Halbuki genç Fatih, değil o devrin XX. asrın dahi anlayamayacağı bir yumuşaklık ve şefkatle, esir aldığı bu şehir halkını uzun vadeli taksitlere bağlayarak kurtulmaları esasını kabul etti .Halbuki aynı tarihlerde, Akdenizin garp ucundaki engizisyon mahkemeleri, insanları fikirlerinden dolayı ateşte yakıyordu. 1
İstanbul’un fethi, sadece Türk-İslam dünyasında değil, tüm dünyada sonuçları itibariyla muazzam olmuş ve büyük yankılar uyandırmıştır. Öncelikle Türk-İslam dünyasındaki yankılara baktığımız zaman görürüz ki; bu hadise onlarca asırlık tarih boyunca Türk milletine nasip olmuş belki de en büyük şeref ve şanı teşkil etmiştir. Çünkü olayın çağlara damgasını vuracak çok önemli bir boyutunu da gözden uzak tutmamak gerekiyor. Böyle- si bir sevinç ve kıvancın elbetteki en önemli yönü dinî veçhesidir. Zira bütün Müslümanlar için en yüce bir idealdir.2
Sevgili Peygamberimiz de fethi gerçekleştirecek orduyu müjdelemişti. Bu yüzden bu uğurda can vermeyi her müslüman cana minnet bilmekteydi. Önce Emeviler, daha sonra da Abbasiler İstanbul’u kuşattılarsa da bir sonuç elde edememişlerdi .
O günün şartlarında çok muhkem surları ve güçlü savunması olduğu için, Bizansı ne Yıldırım’ın, ne Musa Çelebi’nin ve ne de II. Murat’ın kuşattığı halde alamadığım görmekteyiz. Şimdi yüzyıllar boyu uğraş verilip de bir türlü erişilemeyen fethi gerçekleştiren, başta Fatih olmak üzere onun askeri ve halkı ile, tüm Türk-İslam dünyasının sevinmesi kadar doğal birşey olamaz.
Bir yandan Mısır Memlüklü Devleti’nde bayram havası eserken, öte yandan Güney Hindistan’da Behmeni Sultanlığı elçiler yollayarak Fatih’e tebriklerini bildirmekteydi. Abbasi halifesi ise Türk şehitlerinin ruhuna Kur’an ziyafeti çekiyordu. İstanbul’da da başta gaziler olmak üzere günlerce süren zafer şenlikleri yapılmakta ve halk bayram sevinci yaşamaktaydı. Büyük tarihçi Hoca Sadettin Efendi: “Çan sesleri sustu, yerini tekbir sesleri aldı.” ifadesinde bulunuyor. Prof. Osman Turan da, Türk Cihan Hakimiyeti Mefkuresi Tarihi adlı eserinde diyor ki: “Nihayet bu büyük fetih II. Sultan Mehmete nasip olmuş ve Fatih ‘Müjdelenen kumandan’ askerleri de ‘Müjdelenen askerler’ olmak şerefine kavuşmuştur.” Böyle bir şeref şahikasında taçlananların bayram yapmaları en tabii haklarıdır.
İslam tarihinde bu bir gelenektir. Fetihten sonra hemen bir cami yaptırılır, buna zaman yetmediği hallerde fethedilen bölgenin en büyük kilisesi camiye çevrilir. Ve İslamda hürriyet ve hakimiyetin sembolü olan cuma namazı kılınırdı. Cuma namazında Sultan veya onun adına bir alim hutbe okur, hutbenin ikinci kısmının sonunda beldenin Fatihinin de adı anılır, devletinin-milletinin payidar olması için dua edilirdi. Fatih de öyle yaptı. Şehrin en büyük kilisesini (Ayasofyayı) camiye çevirdi ve ilk cuma namazını kıldı .<3> Fatih Sultan Mehmet sur dahilinde ilk defa Ayasofya odalarını medreseye çevirdiği gibi sur haricinde de bugün Eyyüp dediğimiz mahalde peygamberimizin ashabından (Medine’ye hicret buyurdukları zaman bir müddet evinde misafir kaldığı) Halid bin Zeyd Ebu Eyyub Ensarî’nin kabrinin yanına bir cami bir de medrese yaptırarak az zamanda buranın imarını temin etmiştir.4
Fethin gerçekleşmesinden sonra Türk tarihinin olduğu gibi, dünya tarihinin seyri de değişmiştir. Özellikle Avrupa’nın tutumu kelimenin tam anlamıyla güçsüzlüğe işaret etmektedir.
Alman İmparatoru III. Friedrich papaya yazdığı bir mektupta şöyle diyor: “Mehmet çoktandır aramızda hükümferman buyuruyor. Türk kılıcı çoktan beri başımızın üzerinde asılıdır. Karadeniz çoktan bize kapalı ve Romanya çoktan Türklerin hakimiye- tindedir. Oradan Macaristanı ve sonra Almanya’yı ele geçirecekler. İngiltere ve Fransa kralları birbirlerine karşı silaha sarıldılar.İspanya nadir anlardaki huzura kavuşuyor. İtalya ise asla sulha kavuşamayacaktır.” Alman İmparatorunun bu mektubundan Avrupa’nın siyasi yapısını ve perişan halini görmekteyiz.
İstanbul’un fethi sırasında dünyanın nüfus yapısına bakmakta da yarar vardır. 15. Asır ortasında dünyanın toplam nüfusu 400 milyon civarındadır. Yılmaz Öztuna’nın ifadesine göre bu nüfusun 275 milyonu Asya, 70 milyonu Avrupa, 40 milyonu Afrika’da yaşamaktaydı. Bugünün süper gücü Amerika’da sadece 15 milyon insan bulunmaktaydı.
Fetih’ten sonra Avrupa Türklere karşı bazı tedbirlere başvuıduysa da hiç bir netice alamadı. Pa- pa’nın haçlı seferi düzenleme çabaları da bir işe yaramadı. Aslında aşırı Türk düşmanı olan tarihçi G. Schlumberger der ki: “Türkler tarafından İstanbul’un fethi, cihan tarihinin en büyük hadiselerinden birini teşkil etmiştir. Bu fethin, Avrupanın mukadderatı üzerindeki tesiri, mucizevi olmuştur. Doğu Avrupa’da Türklere, asırlar boyunca üstünlük temin etmiştir. Bu hadise hemen hemen tarihin akışını değiştirmiştir.” Yine bir tarihçi olan Fransız Babinger de: “Cihan tarihinde bir dönüm noktası meydana getirecek olan bu saatin tesiri her yerde hissedildi. Batıda bu hadisenin yarattığı muazzam akis herkesi, İstanbul’un memleketler değer bir belde olduğuna inandırdı.” demektedir.
Şehirleri çevreleyen surların top gülleleriyle yıkılabileceği anlaşılmış ve bu sayede krallar, Avrupadaki derebeylik düzenine son vermişlerdir. İpek ve Baharat yolunun Türklerin eline geçmesiyle, Avrupalı denizciler başka deniz yollan aramaya başladılar. Böylece coğrafî keşifler ortaya çıktı, bu durum Avrupanın daha sonraları maküs talihini yenecektir. Zira artık Avrupa’nın önü Rönesans ve Reform hareketleriyle, ilimde, teknikte, edebiyat ve sanatta önü açılacak, sanayi inkılabıyla da hızlanıp güçlenecektir. Avrupalı bilim adamlarının pek çoğu, Rönesansın Fatih’in İstanbul’u fethiyle başladığını, Fatih, II. Beyazıt ve Yavuz’un toleransı sayesinde amacına ulaştığına inanmaktadır.
Tarihçi Hammer: “Bizans İmparatorluğunun düşmesi bin yıllık bir mevcudiyetten sonra taht şehri İstanbul’un Türklerin eline geçmesi, Avrupa milletleri için bir mücadele devresi açmıştır. Bu mücadele Avrupa için felaketli geçecektir.” demektedir.
Fransız Akademisinden Rene Grousset - İstanbul’un fethi hadisesini hazırlayan sebepleri, L’Empi- re Du Levant adlı eserlerinde, dile getirir ve der ki: “Eğer Bizans şeddi yıkılsa idi. Müslüman fethi 1453’de değil 673 veya 717’de gerçekleşse idi, henüz rüşdünü idrak etmemiş olan Avrupanın hali ne olurdu? Hiç bir rönesans hareketi mümkün olmazdı. Araplar ancak Suriye’yi, Mezapotamya’yı ve Mısır’ı Yunanlılıktan kurtarmışlar ve yeniden Sami’leştirmişlerdir. Türkler ise. Küçük Asyanın en büyük kısmını Yunanlılıktan ayırdılar ve Turanileştirdiler. 1064’den 1081 ’e kadar, Anadolu yarımadası yeni bir Türkistan oldu. Batının müdahelesi durumu değiştirdi. Sözümü şu noktayla belirterek bağlamak isterim ki kitabım, Avrupa dışı kültür ve medeniyetlere karşı hiç bir peşin hükümle malül değildir. Avrupa medeniyeti dışında bilhassa Müslüman dininden olan milletler, insanlık medeniyetine o kadar yüksek safhalar yaşatmışlardır ki, taraf tutmayan bir tarihçi, onlara düşman hiç bir temayüle sahip olamaz... Sonunda Roma İmparatorluğunun fethi işini Osmanlılar başarmışlardır. Çünkü onlar Marmara kıyılarında idiler. Çünkü birbirini takip eden çok büyük hükümdarlara sahip olmak mazhariyetine erişmişlerdir. Bu hükümdarlar, mukayese kabul etmez askerlik dehasına sahiptirler. Ne istediklerini bilmişler ve o şekilde hareket etmişlerdir. Osmanoğulları, peygamberin seferlerindeki mukaddes gayeyi, asırlar sonra canlandırmışlardır.”
Bu devirde her alanda Türklerin Avurapalılardan üstün olduklarını müşahade ediyoruz.
Tarihçi Yılmaz Öztuna: “Kimse 21 yaşındaki II. Mehmet’in dahi derecesini, asırlardan beri görülmemiş kudrette bir şahsiyet olduğunu kestiremezdi. Kimse büyük topları ve başka görülmemiş silahları tahmin edemezdi. Karadan donanma yürütüleceğini kimsenin aklı kesmezdi.” diyerek bu açıdan bakıldığında fethin ihtişamına dikkat çekiyor.
Öte yandan batılı ilim adamı Grenard da Türklerin büyük başarılarının sırrını, şöyle dile getiriyor: “Türklerin Balkanları ve Anadolu’yu tek devlet halinde toparlayabilmelerinin sim, Türkler’in atalardan kalma otorite ve disiplin gelenekleri ile Osmanoğulları hanedanının istisnaî derecede devamlılık kudretindendır.”
Hangi açıdan ele alınıp değerlendirilirse değerlendirilsin İstanbul’un fethi; dünya tarihine altın harflerle yazılmış emsali bulunmaz bir kahramanlık destanı ve Türklerin en büyük zaferlerinden biridir. Türk tarihinde ve cihan tarihinde önemli bir dönüm noktası meydana getiren fethi gerçekleştiren Fatih’i ve onun askerlerini rahmet ve minnetle anıyoruz.

(1) AY VERDİ, Samiha, Türk Tarihinde Osmanlı Asırları, 1/289
(2) ANADOL, Cemal, Tarihe Hükmeden Millet Türkler, 2/31
(3) ALGÜL, Hüseyin, İstanbul’un Fethi ve Fatih, 101,102
(4) UZUNÇARŞILI, İ.Hakkı, Osmanlı Tarihi, 2/156