Makale

SORUMLULUK DUYGUSU AHLÂK GÜZELLİĞİ VE NİYET

SORUMLULUK DUYGUSU AHLÂK GÜZELLİĞİ VE NİYET

Veli ERTAN

Her insan, yapmış olduğu iyi veya kötü işlerden sorumludur. Bu sorum­luluk şüphesiz muhtar ve âkil olanlar içindir. Yani yaptığı herhangi bir işin iyiliğini veya fenalığını temyiz edebilecek bir kaabiliyette bulunmasına bağ­lıdır. İşte bu vasıfları taşıyan bir kimse, yapmış olduğu iyi işlerinden dolayı mükâfat, kötü işlerinden dolayı da ceza görecektir.

Cenâb-ı Hak, Kuran-ı Kerîm’de meâlen: «Her kim bir zerre miktarı ha­yır yaparsa onu görecektir. Her kim de bir zerre miktarı şer işlerse onu bulacaktır.» buyurmuştur.

İşte bu âyet-i celîleye göre sorumluluğun en küçük derecesi beşer için en küçük bir ölçü ile ifâde olunmuştur. En cüz’i bir hayrın veya en cüz’i bir şerrin bile Cenâb-ı Hakk’ın yanında zâyi olmıyacağına şüphesiz bir delildir.

Evet, bir kimse gerçekte hayır işlediğine kaani ise bu işine devam eder, sevap kazanmağa çalışır. Aksini yaparsa tabiatiyle şerri hayra tercih etmiş olur.

Meselâ, bi mahkeme huzûrunda bîr dâvanın rüyetinde şâhitlik vazife­sini yapan bir adam hakikati ifâde etmişse elbette hayır işlemiştir. Bayie yapmayıp da hakikatten inhiraf etmişse elbette bu suçtan dolayı mânevî bir ızdırabın içine girmiştir. Çünkü bu hareketiyle ahlâk ile telifi kaabil olma­yan kötülenmiş bir suçu işlemiştir.

Mert ve dürüst olan, her hikmetin başı Allah korkusudur, diyen, bir kim­senin ihtiyaçları ne kadar çoğalırsa çoğalsın, maddî bir menfaat karşısında asla kötü hallere kendini kaptırmaz, doğruluktan asla şaşmaz.

Merhum Ziya Paşa’nın da «Terkîb-i Bend» bölümünde dediği gibi:

«İnsana sadâkat yakışır görse de ikrâh,

Yardımcısıdır doğruların Hazret-i Allah.»

İşte hakikî saâdete ulaşmanın tek çaresi sorumluluk duygusunun hak­liyle idrak edilmiş olmasıdır. Amelde de hiç şüphesiz ihlâs ve hüsnüniyet esastır.

Resûl-i Ekrem bir hadîs-i şerifinde: «Amellerin kıymeti niyetlere bağlı­dır. Herkesin niyet ettiği ne ise eline geçecek olan da odur.» buyurmuştur. Bütün amellerin oluşu ve kıymet kazanması, şüphesiz evvelâ içimizdeki gizli olan niyetlerimize götedir. Sonra da zâhir olarak âzânın fiil ve hare’ ketlerine istinad eder. Yine diğer bir hadîs-i şeriflerinde de: «Cenâb-ı Hakk, sizin kılık kıyafetinize ve suretlerinize değil, kalblerinize bakar.» buyur­muşlardır.

Evet, bir işten maksat ne ise, hüküm ona göredir. Yukarıda zikredilen hadîs-i şeriflerden mülhem olarak bu fıthî kaidede az sözle çok mâna ifâde edilmiştir. Niyetin de önemi ve lüzumu açıkça belirtilmiştir.

İnsanlığın tekâmül seyrini din yönünden incelediğimiz zaman görürüz ki, cemiyetler, müntesibi bulundukları dinlerine, örf ve âdetlerine bağlı kaldık­ları müddetçe uzun zaman varlıklarını muhafaza etmişlerdir. Müslümanların zaferden zafere ulaşmaları, şan ve şeref kazanmaları da hiç şüphesiz İslâm ahlâkına samimiyetle içten bağlanmalariyle mümkün olmuştur.

Büyük Türk milletinin yüzyıllar boyunca Dünya tarihinde tanınmaları ve şeref kazanmaları, Viyana kapılarına kadar dayanmaları ve Büyük Sahrâ’ya kadar uzanmaları İslâm Dînine ve Ahlâkına sımsıkı sarılmakla kaabil olabilmiştir.

Dünyanın son ve en mütekâmil dini, intisabiyle şeref duyduğumuz İslâm Dini’dir. Bu olgun dinin de gayesi güzel ahlâktır.

İslâm Dini, bizi kötü şeyleri işlemekten menetmiş ve iyi şeylerin de ya­pılmasını emretmiştir. Bu suretle İslâm ahlâkı da şâhikasına ulaşmıştır. İlme teşvik ve tergîb eden İslâm Dini, insanlığı zulmetten nûra, hurâfâttan hakikate ve dalâletten hidâyete ulaştırmıştır.

Güzel ahlâk her şeyden önce hakikatin tecellîsine yardım etmiştir. Yü­ce Peygamberimiz bir hadîs-i şerifinde : «İslâm, güzel ahlâktan ibarettir.» Diğer bir hadîs-i şeriflerinde de: «Ben ancak en güzel ve yüksek ahlâkı huyları) tamamlamak için gönderildim.» buyurmuşlardır.

Cenâb-ı Hakk, Kur’ân-ı Kerîm’de Resûl-i Ekrem için: «Şüphesiz (ya Mu­hammedi ahlâk güzelliğinin en yüksek mertebesini hâizsin.» buyurmuştur.

İşte İslâm Dini’nin gâyesi, güzel ahlâk ve kalb temizliğidir. Yapmış ol­duğu işlerin iyiliği ve kötülüğünden duyduğu sorumluluktur.

Genç, ihtiyar, kadın ve erkek her Müslüman bu güzel ahlâka ulaşmanın yollanın ancak, Cenâb-ı Hakk’ın emirlerini yerine getirmek ve nehyettiklerinden kaçınmakla bulabilecektir.

12 İMAM TEFRİKASI HAKKINDA

Tercüman Gazetesinde tefrika edilen «12 İmam» Diyanet İşleri Başkanlığı Müşavere Kurulunca, incelenmiş ve bazı yanlışlar tesbit edilmiştir.

Müşavere Kurulunun bu husustaki raporunu aynen yayınlıyoruz:

Tercüman Gazetesinde tefrika edilen «12 İmam» Diyanet İşleri Başkan­lığı Müşavere Kurulunca incelenmiş ve bazı yanlışlar tesbit edilmiştir.

Müşavere Kurulunun bu husustaki raporunu aynen yayınlıyoruz:

Tercüman Gazetesinde yayınlanan «12 İmam,» başlıklı yazılarda gelişi güzel rivâyetlere yer verilmekte ve bu yüzden bazı yanlışlıklar göze çarp­maktadır. Bunların Önemlileri aşağıda gösterilmiştir:

Tarihlere, siyasî sebeplerle, bazı olaylar yanlış aksettirilmiştir. Bunların sağlamını çürüğünden ayırmak güçtür. Bazı meseleler de mübalâğalı ifâde edilmiştir. Bu bakımdan incelenmeye muhtaç sözler ve hükümler vardır. Her tarih kitabının her naklettiğini, bir gerçekmiş gibi almağa imkân yoktur. Bu sebeple Emevî Halifeleri hakkında tarihlerin her rivayeti hakikatin ifâ­desi gibi kabul edilemez. Bunların bazısına biraz mübalâğa payı ayırmak icabeder.

18 numaralı tefrikada Rafızî kelimesinin izahı yanlıştır. 53 numaralı tef­rikada: Zeyne’l-Abidin’in evinde yangın çıkmış; o, namaz kılarken şeytanın güzel bir kız kılığında kendisine görünmesi, bir esasa dayanmaz.

64 numaralı tefrikada bîr soruya verilen cevapta: Kur’ân-ı Kerîm en ufak bir değişikliğe uğramamış, fakat tefsirleri yapılırken bazı müfessirler tarafından esaslı değişikliklere uğramıştır, denilmektedir. Müfessirler Kur’ân-ı Kerîm’i değiştirmemişler, usul ve kavâidine uygun bir surette tefsir ya­parken anladıklarını yazmışlardır.

66 numaralı tefrikada geçtiği üzere, Muhammed Bâkır’a Bakır adını Hz. Peygamber’in verdiği doğru değildir. Dinî, ilmi bahisleri son derece araştı­rıp, deşeleyip incelediği için kendisine Bâkır denilmiştir.

68 numaralı tefrikada. Mezheplerin Muâviye zamanında başladığı sözü doğru değildir. 4 mezhep imamlarının en büyüklerinden olan Ebû Hanîfe’nin (699-767 M.) (80 -150 H.) yılları arasında yaşamış olması bunu açıkça gös­terir. Muâviye, Ebû Hanîfe’nin doğuşundan 19 yıl önce ölmüştü.

84 numaralı tefrikada Câmi’ul-Ezher’de bir komisyonun: miras, evlenme, boşanma meselelerinde İmam Ca’fer-i Sâdık’ın kurmuş olduğu esasları kabul etmiş bulunduğu sözü doğru değildir.

115 numaralı tefrikada, Vahhâbîlerce «Sünnet namazları günahtır. Ezan­da Hz. Muhammed’in adı okunmaz» deniyor ki, bu yanlıştır. Yine burada İngilizlerin Suûd âilesinden olan Faysal’ı Kıral ilân ettikleri sözü yanlıştır. İngilizlerin kıral ilân ettikleri Faysal değil, Faysal’ın babası Şerif Hüseyin’dir. Suûd ailesinden değildir. Suûd ailesi Şerif Hüseyin’e harb ilân ederek çölden yürümüş ve Şerif Hüseyin’i mağlûb ederek Mekke ve Medine’yi alarak Hicaz Kırallığını kurmuştur. Yazının devamında Faysal’ın ölümüyle oğ­lu Abdülaziz, Hicaz’a; diğer oğlu Abdullah Ürdün’e, bir üçüncüsü de Irak Kıralı olmuştur, sözü de yanlıştır. Burada da İbni Suûd ailesiyle Şerif Hüse­yin ailesi birbirine karıştırılıyor. Abdulazîz, Faysal’ın oğlu değildir. Ürdün Kıralı olan Abdullah da Faysal’ın oğlu değil, kardeşidir. Her ikisi de Şerif Hüseyin’in oğludurlar, İngilizler Şerif Hüseyin’i Hicaz Kıralı yaptıkları gibi Ab­dullah’ı Ürdün, Faysal’ı da Irak Kıralı yapmışlardır.

118 numaralı tefrikada, Türkiye halfanın yansına çok yakın bir kısmının alevî olduğu söyleniyor ki, yanlıştır. 155 numaralı tefrikada, Velid’in, Mâni’­nin resmine rükû ve secde ettiği sözü tetkike muhtaçtır.

201 numaralı tefrikada, Hz. Ömer’in, Ebul Musel Eş’an ye beş karış kadar boyunda bir ip verip boyu bundan uzun olan İranlıları öldürmesini em­rettiği rivâyeti yalandır.

239 numaralı tefrikada, namaz kılmıyan, oruç tutmayanların, Sünnî mez­heplere göre Müslümanlıktan çıktıkları, Câ’ferî Mezhebine göre çıkmadıktan yazılıyor. Ehl-i Sünnete göre de ameli terketmek îmandan çıkarmaz.

286 numaralı tefrikada, «Cennet, Cehennem, sevap, günah, azap gibi mefhumlar, hep mecâzî mânâlar taşır. Dünyaya sadece yedi Peygamber gelmişti. Bunlar: Nuh, İbrahim, Mûsa, Muhammed. Ali ve İmam Ca’fer-i Sâdık’ın oğlu İsmail’dir, Kur’ân-i Kerîm Cenâb-ı Hakk’ın değil, Peygamber’in sözüdür» diye yazılan satırlar, 12 İmamın İnancına asla yakıştırılamaz. On­lar Kur’ân-ı Kerîm’in ve Hz, Muhammed’in bildirdikleri dışında bir söz söyle­memişlerdir.

Bâtınîliğe ve İsmaili Mezhebine âit olan bu ifâdelerin memleketimizdeki Alevîlikle ilgisi yoktur.

12 İmam Ehl-i- Sunnet’e mensup tarîkatlerin mânevi silsilesinde başlan­gıç teşkil ettiğinden gerek îman, gerek zühd ve takvâ bakımından muktedâ cayılırlar. Alevîler de bu kutlu zatlara sevgiyle bağlıdırlar. Onlara, yukarıda yazıldığı gibi başka bir zihniyet atfetmek haksızlık olur.

HADİS-İ ŞERİF MEALLERİ

  • Muska yazmak, nazarlık takmak, şirinlik sihri yaptırarak şirktir.
  • Kâhinden, geleceğe âid bir şey soranın tevbesi ve kırk gün ibâdeti kabul olunmaz.

Kâhinin dediklerine inanan, Muhammed’e indirileni İnkâr etmiş olur.»

  • Kuş uçurmaktan tefe’ül ve teşe’üm eden ve ettiren, istikbalden haber veren ve haber olan sihir yapan ve yaptıran bizden değildir.