Makale

SÖYLEŞİ/ Doç. Dr. Ramazan YILDIRIM

SÖYLEŞİ

Doç. Dr. Ramazan YILDIRIM:
“Arap devrimlerinden sonra bu coğrafyada var olan tüm ideolojik ve siyasi guruplar geleneksel ezberler yerine yeni bir söylemle kendilerini ifade etmek zorunda kalmışlardır.”

Söyleşi: Dr. Lamia LEVENT
Diyanet İşleri Uzmanı

Başta Orta Doğu ve Kuzey Afrika olmak üzere İslam dünyasında ortaya çıkan İslami hareketler, mezhep ve tarikat gibi geleneksel yapılardan farklı bir olgu olarak ortaya çıkmışlardır. İslami hareketler, birinci dünya savaşından sonra farklı bir evreye giren ve ulus devlet süreciyle yüz yüze kalan Müslümanların kendi değerleriyle hayatta var olma taleplerinin bir ifadesidir.

Selefi olarak isimlendiren tüm gurupların dini anlama ve yorumlama biçimi, dinî metinlerin literal yorumu, şekilsel dindarlık, farklı toplumsal örf ve âdetleri din adına dışlama, her türlü yeni dinî fikir ve yorumu bidat sayma gibi hususlarda ortak bir tutum ve davranış içinde yer almaktadırlar.

Türkiye’deki siyaset yapma ve partileşme tecrübesi diğer İslam ülkeleri için bir ilham kaynağı olmaktadır. Çünkü ülkemizin bu konuda çok iyi ve olumlu aynı zamanda başarılı bir tecrübesi var.

DOÇ. DR. RAMAZAN YILDIRIM
Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde lisans eğitimini bitirdikten sonra doktorasını Ankara Üniversitesinde tamamladı. İstanbul Üniversitesi Öğretim Üyesi olan Ramazan Yıldırım SETA tarafından Arapça olarak yayınlanan Ru’ye Türkiye Dergisi’nin editörlüğünü yapmaktadır. “Hilafet Tartışmaları” ve “Mutezile’nin Kelamî Polemikleri” isimli kitapları yayınlandı. Din-devlet ilişkileri, İslam Kelam ekolleri ve görüşleri ve çağdaş İslamî hareketler alanında araştırmalarını sürdürmektedir.

İslam dünyasında ortaya çıkan yeni hareketleri anlamak için öncelikle Orta Doğu’da yaşanan toplumsal dalgalanmalara bakmak gerekir. Bunlardan biri de Arap baharı diye isimlendirilen değişim hareketidir. Sizce İslam dünyasında başlayan bu değişim ve dönüşüm hareketlerinin sebepleri nelerdir?
Arap dünyası 2011 yılından itibaren sahici bir toplumsal hareketlilik yaşamıştır. Kimileri bunu bahar olarak isimlendirdi ancak işin sahibi olan halklar, bu durumu bir devrim olarak isimlendirdi. İsmi her ne olursa olsun bu süreç köklü bir toplumsal değişim talebinin dile getirilmesini temsil etmektedir. Tunus’ta başlayıp kısa bir süre içerisinde Mısır, Libya, Suriye, Yemen, Bahreyn ve Ürdün gibi ülkelere sıçrayan bu değişim-dönüşüm talebi, onlarca yıldır birikmiş bir öfke patlamasıdır. Hem rejimlerin hem de onlara muhalefet eden geleneksel tüm aktörlerin tahmin edemediği bu hareketin öncüleri gençlerdi. Farklı ideolojik ve siyasi eğilimleri olan tüm kesimleri kuşatan değişim hareketlerinde dile getirilen taleplerden hareketle sebepleri anlamak mümkündür. Tüm gösterilerde göze çarpan özgürlük, adalet, onur ve ekmek sloganları değişim-dönüşüm hareketlerinin gerçek sebeplerinin birer ifadesidir. Her türlü baskıya karşı özgürlük, her türlü haksızlığa karşı adalet, her türlü itibarsızlaştırma ve yok saymaya karşı onur ve her türlü yoksulluğa ve sefalete karşı makul bir yaşam düzeyi yani iş ve ekmek. Barındırdığı zenginliklere rağmen fakirleşen, en önemli ilkeleri adalet ve özgürlük olan bir dine mensup olmasına rağmen haksızlıklara, baskılara, dışlanmışlıklara maruz kalmış bu dünyanın halkları kendilerini idare edenlerden özgürlüklerini istiyor, adil, şeffaf, onurlu ve yaşanılabilir bir gelecek inşa etmenin gereğine inanıyor.
Arap Baharı sonrasında Orta Doğu coğrafyasında ortaya çıkan yeni durumu İslami hareketler açısından değerlendirdiğimizde nasıl bir tablo ile karşı karşıyayız?
Başta Orta Doğu ve Kuzey Afrika olmak üzere İslam dünyasında ortaya çıkan İslami hareketler, mezhep ve tarikat gibi geleneksel yapılardan farklı bir olgu olarak ortaya çıkmışlardır. İslami hareketler, birinci dünya savaşından sonra farklı bir evreye giren ve ulus devlet süreciyle yüz yüze kalan Müslümanların kendi değerleriyle hayatta var olma taleplerinin bir ifadesidir. Orta Doğu’da dili, ırkı ve dini bir olan Araplar bir sabah uyandığında yirmiden fazla devlet, bayrak, millî marş ve cetvelle çizilmiş sınırlarla karşılaştılar. Siyasi iktidarlar bu durumu fazlasıyla ciddiye aldı ve kurgu ile gerçeklik arasındaki dengeyi tutturamadılar. Kendi büyük evlerinin odaları arasında dolaşmaları vizeye, pasaporta bağlandı. Bağdat’tan Şam’a, Kahire’den Beyrut’a, Kudüs’ten Mekke’ye giden yollar birden sarp yokuşlara dönüştü. İşte böylesi bir ortamda ortaya çıkan İslami hareketler, bu suni sınır ve engelleri aşan bir dil kullanarak toparlanmanın ve tekrar buluşmanın umudunu diri tuttular. Özünde siyasi hareketler olmalarına rağmen siyaset yapma ve iktidara gelme yollarından mahrum bırakılan İslami hareketler, varlıklarını dinî bir yapı olarak devam ettirmek zorunda kaldılar. Arap devrimleriyle birlikte önlerindeki engeller kısmi olarak ortadan kalktığı için hızla partileşerek siyasal hayattaki yerlerini aldılar. Çok güçlü toplumsal destekleri vardı bu hareketlerin. Mısır, Tunus ve Libya’da şeffaflaşan siyasal katılım süreçlerinden başarıyla çıktılar. Ancak iç ve dış dinamikler bu yeni duruma hazır değildi. İçerde çatırdayan eski dinamikler dış desteklerle tekrar sahnedeki yerini aldı ve devrimlerle birlikte ortaya çıkan yeni umutları bastırmaya çalıştı. Oysaki yeni dönemle birlikte İslami hareketler kendi iç bünyelerinde büyük bir özeleştiri süreci başlatmışlardı ve hem kullandıkları dili hem de başvurdukları geleneksel yöntemleri terk etme yönünde bir irade beyanında bulunmuşlardı. Dinî bir cemaat olmak ile siyasi bir parti olmak arasındaki ince çizginin farkına varmışlardı. Bulundukları ülkenin sorunlarına rasyonel cevaplar üretmeye çalışıyorlardı. Diğer toplumsal kesimlerle birlikte iş yapma imkânlarıyla yüzleşiyorlardı ve tüm bölge için umut olabilecek bir modele doğru gidiyorlardı. Özellikle de Mısır’daki askerî darbe tüm bu filizlenmenin üzerinden tanklarla geçerek siyaset yoluyla toplumsal değişimi-dönüşümü sağlamak isteyen hareketleri tekrar baskı altına aldı ve onları eski geleneksel yöntemleriyle baş başa bıraktı.
Orta Doğu’da meydana gelen halk hareketlerinde etkili olan düşünce ve anlayışlara baktığımızda daha çok hangi gruplar ve düşüncelerin etkisinin olduğunu söyleyebiliriz, neden?
Orta Doğu’daki halk hareketleri üzerinde etkili olan yapılar hiç şüphesiz İslami hareketlerdir. Zaten İslami hareketler 1960’lı yıllarda başarısızlığa uğrayan sosyalist ve milliyetçi hareketlere bir alternatif olarak yükselişe geçmişti. Özellikle yakın dönem Arap-Müslüman bilincine “nekba/felaket” olarak kazınan 1967 yılındaki İsrail karşısındaki yenilginin ardından Nasır sosyalizmi ve Arap milliyetçiliği düşünsel bir krizin içine girmişti. O yıllarda İslami hareketin önemli liderlerinin idam edilmesi, mensuplarının tutuklanması, sürgün edilmesi ve baskı altına alınması politikaları sonucu halk, bu hareketlerin mazlumiyetinin farkına vardı. Ayrıca bu hareketler, aynı zamanda büyük halk kesimlerinin ilgisine ve sevgisine mazhar olmuştu. Arap baharı sonrası bu coğrafyada yapılan tüm seçimlerde halk İslami hareketin farklı eğilimlerinden gelen siyasi partileri ve liderleri destekleyerek bu teveccühünü göstermiştir. Arap devrimlerinden sonra bu coğrafyada var olan tüm ideolojik ve siyasi guruplar geleneksel ezberler yerine yeni bir söylemle kendilerini ifade etmek zorunda kalmışlardır. Statükodan yana veya değişimden yana. Mesela Mısır’da İslami hareket havzasından gelen bazı Selefi gruplar, milliyetçiler, liberaller, solcular askeri darbenin yanında yer alarak statükocu olmuşlardır. Teorik düzeyde birbirleriyle yan yana durmaları dahi düşünülemeyen gruplar çok rahat bir şekilde aynı statükocu pratik içerisinde bulunmuşlardır.
İslam dünyasında ortaya çıkan birtakım hareketlerin Selefilik düşüncesinden etkilendiğini görüyoruz. Hatta neoselefilik şeklinde isimlendirmelere de rastlamaktayız. Selefi düşüncenin bu hareketler üzerindeki etkisi hakkında neler söylemek istersiniz?
İslam tarihinin hiçbir döneminde Selefilik, bağlamından kopuk bir şekilde bu kadar konuşulmadı ve tartışılmadı. Bir düşünme biçimi veya dinî metinleri anlama hususunda kendine özgü bir zihniyet olan Selefilik, son yüzyılda bir hareket olarak ete kemiğe bürünmüştür. İslam dünyasının içinde bulunduğu sorunların çözümünü asr-ı saadete dönüşte bulan ve bunu da şekilsel bir dindarlık biçimine indirgeyen günümüz Selefilik hareketi, diğer İslami hareketler gibi Mısır’da ortaya çıkmış ve birbirinden farklılaşarak diğer coğrafyalarda varlığını sürdürmüştür. Bugünkü Selefi kökenli hareketleri toplumsal değişimi sağlamak üzere benimsedikleri yöntemler açısından farklı guruplara ayırmak mümkündür. Daha çok tebliğ ve davet faaliyetleri üzerinde yoğunlaşan Selefi gurupların içinden çıkan bir akım, cihat fikrini ön plana çıkararak bu doğrultuda fiilî eylemlerde bulunurken bazı gruplar da daha çok iyi bir dindar nasıl olmalı üzerinde yoğunlaştı ve kılık kıyafet özelinde şekilsel bir dindarlık çağrısı yaptı. Arap devrimlerinden sonra diğer tüm hareketlerde olduğu gibi Selefiler de kendi içlerinde büyük bir dönüşüm yaşadılar. Her türlü siyasal katılımı, partileşmeyi, parlamentoda yer almayı küfür sayan ve bu yöntemleri benimseyen diğer İslami hareketlere ağır eleştirilerde bulunan Selefilerin büyük bir kısmı çok pragmatik davrandılar ve hızla partileşerek seçimlere katıldılar. Benimsedikleri yöntemlerin farklılığına rağmen kendisini Selefi olarak isimlendiren tüm gurupların dini anlama ve yorumlama biçimi, dinî metinlerin literal yorumu, şekilsel dindarlık, farklı toplumsal örf ve âdetleri din adına dışlama, her türlü yeni dinî fikir ve yorumu bidat sayma gibi hususlarda ortak bir tutum ve davranış içinde yer almaktadırlar.
Orta Doğu’da mezhepler üzerinden özellikle Sünni-Şii çatışması ekseninde birtakım hareketlerin karşı karşıya geldiğini görüyoruz. Yaşanan gerilim ve çatışmaların İslam ve Müslümanlar açısından sebep olduğu parçalanmalar ve oluşan yeni yapılanmalar hakkında düşünceleriniz nelerdir?
Orta Doğu; farklı din, mezhep ve etnik kimliklerin içi içe, yan yana yaşadığı ender coğrafyalardan biridir. İslamiyet açısından baktığımızda hem Sünniliğin hem de Şiiliğin tüm tonlarıyla burada yaşadıklarını görürüz. Mezhepler, tarikatlar ve cemaatler değişik yorumların birer ürünü olarak ortaya çıktıkları için özleri itibarıyla farklı etnik kökenlere, toplumsal yapılara ve anlayışlara sahip olan Müslümanların bir zenginliğidir. Yani Müslümanların farklılıkları onların zenginlikleridir aynen gökkuşağındaki renkler gibi. Müslümanlar arasındaki bu farklılıkları zenginlik olmaktan çıkaran ve birer çatışma unsuru hâline dönüştüren husus, siyasi iktidarların hırs ve beceriksizliklerinden kaynaklanmaktadır. Siyasi ve ekonomik çıkarlarını korumak veya genişletmek isteyen iktidarlar ister istemez ötekiyle bir çatışma içine girecektir. Bu çatışmasını rasyonel temellerle izah edemeyince farklılıkları körükleyerek onlar üzerinden kitleleri çatışmanın içine çekmeye çalışmaktadırlar. İslam dünyası Batı’nın ortaçağında yaşanan din ve mezhep savaşlarını yaşamamıştır ama maalesef 21. yüzyılın temel belirleyici aktörü olmaya doğru ilerleyen İslam dünyası bu çetin imtihanla karşı karşıya kalmaktadır. Eğer siyasetçiler sağduyuyu ve feraseti elden bırakmadan bu dünyanın sorunlarına geniş toplum kesimlerini memnun edici çözümler getirirlerse bu imtihandan fazla örselenmeden çıkabiliriz. Mezhepçi ve etnik politikalar diğer ırk ve mezhep mensuplarını tedirgin etmekte ve onları etnik ve mezhep kimliğine sımsıkı sarılmalarına ve kendilerini bunun üzerinden ifade etmelerine zorlamaktadır. Oysaki tevhit, adalet, özgürlük ve erdem gibi değerler üzerinden kendimizi ifade etsek ve sorunlarımızı bu temelde çözmeye çalışsak ortada ne mezhebî ne de etnik bir çatışma olurdu. Orta Doğu’daki siyasi iktidarların beceriksiz politikalarının ve mevcut sorunları çözmekten çok yeni sorunlar üreten icraatlarının faturasını maalesef halklar ödüyor.
Orta Doğu’da oluşturulan kaos ve savaş durumundan yeni bir kimlik haritası çıkarılma gayretleri olduğunu söyleyebilir miyiz? Ayrıca İslami hareketler bu tablonun neresinde durmaktadır?
Arap devrimleriyle birlikte bu coğrafyada yüzyıldır üstü örtülen ve çözülemeyen tüm sorunlar birden ortaya çıktı. Batı dünyası, elbette ki bu sorunları istismar edecek bazı girişimlerde bulunmakta ve kendi çıkarlarını sürdürmeye çalışmaktadır. Ancak Cezayirli sosyolog ve düşünür Malik b. Nebi’nin adına “sömürgeciliğe elverişlilik” dediği bir ortamın da bulunduğunu hesap etmek gerekiyor. Kendi evimizin düzenini biz kendimiz sağlamadıkça karıştıranlar çok olacaktır. Din, mezhep ve etnik temelde yeni bir haritanın çıkarılmak istendiği çok aşikâr. İçinden geçtiğimiz kaos ve çatışma ortamı henüz tasavvur aşamasında olan bu haritanın sınır çizgilerini belirginleştirmekte ve fay hatlarını hareketlendirmektedir. İslami hareketlerin büyük bir kesimi bunun farkındalar ama hiçbiri çözüm makamında olmadığı için inisiyatif alamamaktadır. Aşırı siyasallaştırılmış Şiilik ile fanatizme varmış Selefilik maalesef bu kaos ve çatışma ortamına negatif katkı yapmaktadır. Mezhep kimlikleri üzerinden bir mağduriyet oluşturarak diğer toplum kesimlerini işin içine çekmeye çalışmaktadır. Her iki grup da çatışmacı bir dil kullanıyor, aynı yöntemlere başvuruyor, farklı argümanlarla aynı tahribatı yapıyor. Ancak bunlar kaos ve şiddet ortamının ürünleri olup bu coğrafyada düzen kurucu ve kalıcı olamazlar. Müslümanların siyasal tarihi bunun örnekleriyle doludur. Adil bir paylaşım, özgür bir siyasal katılım, onurlu bir yaşam standardı sağlandığı takdirde kaostan beslenen ve şiddete başvuran yapılar kendiliğinden eriyip gidecektir.
Yeni İslami hareketlerin geleceğini nasıl görmektesiniz? Bu hareketler Mısır, Tunus gibi ülkelerde gördüğümüz üzere birer siyasi aktör olarak ne ölçüde var olabilirler?
Yeni İslami hareketler tanımlaması yerine İslami hareketlerin “yeni hâlleri”nden bahsetmek mümkündür. İslami hareketler, birer sosyal ve siyasal oluşumlardır. Bulundukları ülkelerde legal yollarla siyaset yapma imkânı bulamadıkları için dinî bir hareket veya cemaat hüviyetinde varlıklarını devam ettirmek zorunda kalmışlardır. Bu süreçte dinî irşat ve tebliğ faaliyetlerinin yanı sıra sınırlı sosyal ve eğitim faaliyetlerinde bulundular ancak fırsatlar elverir vermez hızla partileşerek siyaset arenasında boy gösterdiler. Bu hareketlerden bazıları Sudan, Ürdün ve Kuveyt gibi bazı ülkelerde partiler kurarak seçimlere katılmış, parlamentolara girmiş ve koalisyon hükümetlerine iştirak etmişlerdi. Tunus’ta siyasal katılımın yolları tamamen kapalıyken Mısır’da bağımsız adaylıklarla parlamento tecrübesi yaşanmıştı. Ancak Arap devrimlerinden sonra Müslüman Kardeşler Hareketi Mısır’da, Nahda Hareketi de Tunus’ta siyasi birer parti kurarak seçimlere katıldılar ve büyük başarılar elde ettiler. Mısır’da cumhurbaşkanlığı seçimlerinin galibi oldular. Ancak 2012 yılının temmuz ayında gerçekleştirilen askerî darbeyle Mısır’da başlayan bu siyasi süreç akamete uğratıldı. Tunus’ta ise başarılı bir şekilde süreç devam etmektedir. İslami hareketler, artık aktif siyasetin içine girmişlerdir. Özellikle bu hareketlerin içinde yer alan genç kuşaklar, siyaset yapmanın gereğini ve farklı yöntemlerini keşfetmiş durumdalar. An itibarıyla İslami hareketler havzasından doğan siyasi yapılanmalar, ülkelerinin en büyük muhalefet hareketleri konumunda bulunmaktadır. Ülkelerinin sorunlarını çözmeye aday aktörler olarak toplumsal desteğe sahipler. Siyasetin doğal mekanizmaları devrede olduğu müddetçe onlar da birer siyasi aktör olarak varlıklarını sürdürecekler. Ancak Mısır’da olduğu gibi siyaset dışı müdahaleler karşısında fazla yapabilecekleri bir şey yok. Ancak bu bir süreçtir ve devam etmektedir. Yenilgilerin toplamından büyük zaferler de çıkabilir. Bazı zaferler yenilgi yenilgi büyüyebilir. İslami hareketlere siyaset yapma fırsatı tanınmadığı sürece, yasal yollarla iktidara gelmelerine şans verilmediği müddetçe bu hareketler sürekli bir alternatif olma özelliğini devam ettireceklerdir.
Konuya Türkiye bağlamında baktığımızda, bu yeni İslami hareketler ülkemiz açısından ne tür bir etkileşim veya değişim meydana getirebilir. Siz bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Siyasal hayata yeni yeni katılma teşebbüsünde olan İslami hareketlerin Türkiye üzerinde bir etkiye sahip olmaları çok zor. Aksine Türkiye’deki siyaset yapma ve partileşme tecrübesi diğer İslam ülkeleri için bir ilham kaynağı olmaktadır. Çünkü ülkemizin bu konuda çok iyi ve olumlu aynı zamanda başarılı bir tecrübesi var. Yarım asır öncesinde İslam dünyasındaki tüm İslami hareketlerin fikir ve düşünceleriyle Türkiye’deki “İslami hareketler” üzerinde etkili olduğu bir gerçekliktir. Ancak gelinen bu süreçte Türkiye, diğer İslam ülkelerindeki hareketlerden etkilenme yerine onları etkileyecek ve tecrübelerini onlarla paylaşacak bir konumdadır. Aslında ülke olarak yaşadığımız bu yeni süreçte Türkiye’deki dinî yapılar veya cemaatlerin de kendilerini sorgulamalarını, faaliyet alanlarını yeniden gözden geçirmelerini, söylem ve eylem düzeyinde şeffaflaşmalarını zorunlu kılmaktadır. Medeniyetimizin tüm dünyaya armağan ettiği vakıf müessesini kişisel ihtiras ve arzuların üzerinde tutarak, bireylerin veya gurupların siyasi ve ekonomik çıkarlarına alet etmeyen bir bakış açısıyla yeniden bir dirilişe ihtiyaç vardır. Devletin eski reflekslerine göre haklı olarak kendisini konumlandıran dinî yapıların, cemaatlerin ve tarikatların artık eski reflekslerinden vazgeçen, ülkenin tüm değerleriyle bütünleşme uğrunda adımlar atan, milletin önündeki engelleri kaldıran, onları merkeze alan bir politika benimseyen devletin “yeni hâli” karşısında eski reflekslerini terk etmeleri gerekiyor. Faaliyet alanlarını ve bakış açılarını yeniledikleri takdirde varlıklarını daha kalıcı ve sahici hâle getirebilirler. Siyaset kendisini nasıl şeffaflaştırıyorsa her türlü dinî faaliyetlerin, gönüllü sosyal ve eğitim hizmetlerinin de şeffaflaşmaya ihtiyacı vardır.