Makale

BÜYÜK ŞÂİR MUHAMMED AKİF’İN ÖLÜM YIL DÖNÜMÜ

BÜYÜK ŞÂİR MUHAMMED AKİF’İN ÖLÜM YIL DÖNÜMÜ

Kemâl Edîb KÜRKÇÜOĞLU

Mehmed Akif, Kosuva Vilâyetimizin ipek Sancağı merkezine bağlı Foşiçe köyü ileri gelenlerinden Nureddin Ağa’mn torunu ve Fâtih. Med­resesi Müderrislerinden Tâhir Efendi ile Tokatlı (aslen Buhârâ’lı) Emîne Şerife Hanım’ın oğludur. Tâhir Efendi’yi yakından tanıyan, “Eğriye eğri, doğruya doğru” demeyi şiar edinen merhûm İbnül-Emîn Mahmûd Kemâl inal Bey, Son Asır Türk Şâirleri adlı eserinin Mehmed Akif mad­desinin haşiyesinde onu “Sâlih, fâzıl, vefî (vefalı), sahî, âlîcenâb, mürüvvetkâr, müstakim bir Üstâd-i Kâmil” olarak övmekte, Âkifnâme eseri­nin sâhibi rahmetli Haşan Basri Çantay’a gönderdiği mektupta da aynca “Ni’metşinâs” vasfını ilâve etmektedir. Babasının bu mümtâz vasıflarını şahsında toplamış olan Mehmed Akif, İstanbul’un Sarıgüzel mahalle­sinde hicrî 1290 (milâdî 1873) yılında dünyaya gelmiştir. Babası, o da­ha 15 yaşında iken vefat etmiştir. (H. 1305 - M. 1888)

5 yaşında Fâtih’te Emir Buhârî Mahalle Mektebinde tahsile başlıyan Mehmed Akif, sırasiyle yine Fâtih’te Muvakkıthâne ibtidâî Mekte­binde, Oklukçu Yokuşundaki Merkez Rüşdiyesinde, Mülkiyye İdâdisinde okumuş, Baytar Mekteb-i Alîsinden birincilikle mezûn olmuştur. Bunun­la beraber, olgunluğa yönelmesini, şahsiyyet kazanmasını, İslâmî ilimler sâhasında gelişmesini daha çok babasına borçludur.

Böylece Mehmed Akif tek taraflı yetişmemiş, dîni bilgisini dünyevî ve fennî bilgilerle kuvvetlendirirken dünyevî ve fennî bilgisini de dînî bilgilerle zînetlendirmiştir. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’i ezberlemiş, Tâbhâne Medresesinde “ikmâl-i nüsah”, ,yâni Medrese tahsilini de bitirmiştir. Bu, çok az insana nasîb olan bir mazhariyyettir. Bir taraftan Arapça ve Farsça’yı, diğer taraftan Fransızca’yı, bu dillerin edebiyatı ile birlikte, elde etmiştir.

Şairlik istidâdı ve san’at kabiliyeti, o daha 12 -13 yaşında iken be­lirmeğe başlamış, bu istidâd ve kabiliyet, zamanla kemâl mertebesine ulaşmıştır.

Şnr âlemine Muallim Nâcî - Muallim Feyzî çığırından giren, yavaş yavaş gelişen Mehmed Akif, 30 yaşından sonra, ferdî duygularını bir yana iterek cem’iyet derdlerini derd edinme, san’at kudretini millet ve memleket meselelerine yöneltme yoluna koyulmuş, böylece şahsiyetini bulmuş, adı duyulur, sözleri dinlenir, yazıları okunur, şiirleri aranır bir san’atkâr olmuştur.

En büyük Türk şâiri Fuzûli :

“Benden Fuzulî isteme eş’âr-i medh ü zemm

Ben âşikam, hemîşe sözüm âşilümedir.” der.

Nitekim Mehmed Âkif de hayranı bulunduğu Fuzûlî gibi, kendisin­den medih ve zem istenmemesini, ferdlerin medîh ve zemininin beklen­memesini istemiş, ferdleri ferd olarak ne medih, ne zemmetmiştir.

Nitekim Akif de, Fuzûlî gibi âşıktır; millete ve memlekete âşık, mil­lete millet hüviyeti, memlekete memleket mümtâziyeti kazandıran mâ­nevi değerlere, İmâna ve ahlâka âşık... Fuzûlî’nin şiirleri gibi Akif’inkiler de âşıkanedir; millet ve memleket dâvâları, îmân ve ahlâk mes’eleleri vâdîsinde âşikane...

O da:

“Bâis-i şekva bana lıuzn-i umûmîdir Kemâl;

Kendi derdi gönlümün billâh gelmez yâdına”

diyen Nâmık Kemâl gibi âmmenin derdini kendine derd bilmiş, “Merd olan ferd olmaktan korkmaz.” diyen Nâmık Kemâl gibi o da kendini tek başına kalmayı göze alan bir “ferd-i merd” bilmiştir. Edebiyatımızda bu­nun gibi, onun gibi kaç kişimiz var?

Mehmed Akif, bu cem’iyetçi, bu îmancı ve ahlâkçı şahsiyetini kazanıncaya kadar yazdığı şiirleri, 7 cildlik Safahatına bile almamış, onları, hiç de değersiz olmadıkları halde bir yana bırakmış, rivayet edildiğine göre yakmıştır.

Hicrî takvimle 65, milâdî takvimle 63 yıl süren hayâtı, onun bir mâdde ve menfaat inşam değil, bir mâna ve feragat, bir gayret ve hiz­met kahramam olduğunu gösterir.

İman ve ahlâk, İslâmî mânâda îman ve ahlâk, san’atı için sermaye olduğu kadar kendi şahsı için de gayedir, özü sözüne ve sözü özüne, özü ve sözü fi’line uyan, olduğu gibi görünen, göründüğü gibi olan kaç şâiri­miz, kaç san’atkânnuz vardır?

Onun meziyyetlerini birer kusur sayanlar, iman ve ahlâk salâbetini, gerilikmiş gibi dillerine dolayanlar, hasm-i câm değil, ammâ hasm-ı îmâ­nı Fikret’in ölüm veya doğum günlerinde ona en sağlam tarafından ça­tanlar, saldıranlar, bu hareketleriyle Türk milletini Akif’e daha çok bağ­ladıklarının, Müslüman Türk milletinin kalbinde Akif’e gittikçe artan bir sevgi ve saygı sağladıklarının farkında değillerdir. Belki de farkın­dadırlar; yelin kayadan bir şeyler koparacağım sanmaktadırlar.

“Milletimin nev’-i beşerdir, vatanım rûy-i zemin”

diyen Fikret’in bir safsata batağı, bir hırçınlık atağı; ona karşılık,

“Allah’a dayan, sa’ye sarıl, hikmete râm ol

Ben bilmiyorum, varsa eğer, başka çıkar yol.”

diyen Mehmed Akif’inse yıkılmaz bir îmân ve irfân hisârı, sarsılmaz bir ahlâk kayası olduğunu anlamanın, kavramanın zamanı gelmiştir. O, Türk milletinin uğradığı felâketlere kırbaçtan kelimelerle, yıldırımdan mısrâlarla terceman olur, yanan, yıkılan ocakların matemini tutarken “Protestanlara zangoçluk eden”, “Vicdânım tâbiiyet değiştirdi.” diyen Fikret’in iki kelimelik bir teessürünü gören, iki mısrâlık bir terahhümünü duyan var mı, bilmem...

O, ümmet şâiriymiş de millet şâiri değilmiş... Ümmet şâiri olduğu, millet şâiri olmadığı için de millî şâir değilmiş.... Biz Türk milletiyiz; lâ­kin aynı zamanda da Muhammed ümmetiyiz. Muhammed ümmeti olma­mız, Türk milleti olmamıza; Türk milleti olmamız, Muhammet ümmeti ol­mamıza mâni mi? Biri kan, diğer îman mes’elesi... îmânımız karamıza ma­ya; kanımız îmâmmıza mecra...

Âkif, yoklukları ancak kemiyyet eksilten ölülerimizden değil, varlıkları keyfiyet üstünlüğü getiren ölülerimizdendir. Bu sebeple onu “Hazret-i Âkif” diye anmak lâzımdır.

Kur’ân-ı Kerîm’in en özlü, aslına en uygun Türkçe meâlini ancak Mehmed Âkif vücûda getirebilirdi. Bence, onu bundan iki korku alıkoy­du:

1 — Kelâm-i İlâhîyi gereği gibi nakledemiyeceği korkusu,

2 — Kendi tercemesinin namazlarda Kelâm-i İlâhî yerine okutturulacağı korkusu.

Birincisi onun ilmî kemâline ve dînî ittikasına burhân; İkincisi ise şahsî celâline nişân...

Hakîkaten nakledemez miydi? Hem evet, hem hayır!...

Evet: Çünkü Kur’ân-ı Kerîm, Arabca değil, Rabca idi. Sırf Arabca olsaydı, iş kolaydı; Rabca olduğu İçin güçtü. İlâhî güçlük karşısında, Âkif de olsa, beşer sıfatiyle âcizdi.... Bunu itirâf etmek bir meziyettir.

Hayır: Çünki Kur’ân-ı Kerîm anlaşılmak ve anlatılmak için nâzil olmuştu; elbette türlü dilleri konuşanlarca anlaşılacak, elbette türlü dil­lerle anlatılacaktı. Tam yetkiye sahipken bundan kaçınması, milletçe mahrûmiyete müncer bir vehimdi...

Kendi tercemesi, hakîkaten namazlarda Kelâm-i İlâhî yerine okuttu­rulacak, Kitâb-i Mübîne, şer’-i güzîne muhalif bir yol tutturulacak mıy­dı? Buna hayır demek de, evet demek de güç,.. Hayır demek güç; çünki, bir zamanlar denenmeye kalkışılmamış değildi. Evet demek de güç; çün­ki o denemeden —akl-i selimin rehberliğiyle— çabucak vaz geçilmişti.

Bununla beraber, Akif’in, Kitâbullâh’ın Türkçe meâlini hazırlama iğini tamamladığı, Mısır’da yerleşmiş İhsan Bey isminde biri tarafından aslı rahmetlinin vasiyyeti üzerine imhâ edilmişse de bir sûretinin bu gün Türkiye’de bulunan bir zatta olduğu söylenmektedir. Gaybı ancak Allâh bilir. Âkif’in bu eserinin bir gün ortaya çıkması gönülden arzu edilir.

Diyanet İşleri Başkanlığının, Âkif’in hem eski harflerimizle, hem yeni harflerle basılmış olan 7 cildlik Safahât’mı, diğer terceme ve telîf eserlerini, müteferrik makalelerini gerekli açıklamalarla birükte ve cildler hâlinde bir an önce bastırması, Safahât’a girmemiş şiirlerini de top­latıp Âkifseverlere kazandırması temenniye şâyândır.

Safahât’ının bir cildini, Mehmed Akif’in “Üstâd-i Hakimim!” hitâbiyle ithâf etmiş olduğu Darülfünun Edebiyat Fakültesi Metinler Şerhi Müderrisi allâme Ustâd rahmetli Ferîd Kam: “I. Dünya Harbi iğinde bir aralık Almanya’ya gidip gelmiş olan Akif’e Almanları nasıl bulduğunu sormuştum. Dinleri bizim işimiz gibi (bozuk); işleri bizim dinimiz gibi (sağlam) cevabım vermişti.” demişti. Koca Akif’in bü hik­met dolu sözlerinde hem derin bir tahassürün, hem hazin bir teessürün vecîz ifâdesi var. Tahassüründe Hıristiyan Batı’mn yükseliş sim aşikâr; teessüründe Müslüman Doğu’nun yıkılış sebebi gizli...

Bâzıları, Akif’i Fikret’le kıyaslamak isterler. Bence san’at gücü ba­kımından Fikret’in bâzan Akif’e yaklaştığı olur. Akif’in Fikret-ı taklîd ettiği iddiası bir vehim, bir galat-i fehimdir. Bu kim, o kim?

Akif, başka eseri olmayıp yalınız “Çanakkale Şehidlerine” şi’rini, yalınız ‘İstiklâl Marşı”nı, İstiklâl Marşı’nın yalınız

“Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım;

Hangi çılgın bana zincir vuracakmış, şaşarım.

Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner aşarım;

Yırtarım dağlan, enginlere sığmaz, taşarım.

Kim bu Cennet vatanın uğruna olmaz ki fedâ?

Şühedâ fışkıracak toprağı sıksan şühedâ.

Câm, cânâm, bütün varımı alsın da Hudâ,

Etmesin tek vatanımdan beni dünyâda cüdâ...”

kıt’alarını, hattâ yalınız.

“Zulmü alkışlıyamam, zâlimi asla sevemem;

Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem.”

“İmandır o cevher ki ilahi ne büyüktür;

İmansız olan paslı yürek sinede yüktür.”

“Saldırsa da kırk Ehl-i Salîb ordusu kol

Dörtyüz bu kadar milyon esir olmaz emin ol!”

beyitlerinden birini yazmış bulunsaydı, yine Türk milletinin hâfıza-i şükrânında, hâtıra-i îmânında ebediyyen yaşardı.

Onun, Edime Kapısı Mezaristânında 28.12.1936 günü mübârek nâşını koydukları kabrini, bir kaç yıl önce Şehîdliğe naklettiler. Bu, ona zâhiren de olsa, belki bir hürmet nişanesidir; fakat bence, ölüm yıl dönüm­lerinde içten gelerek mezârı başında tertiplenen râsimeleri, birtakım kayıd ve şartlara bağlı olan Şehîdliğin kapısında kemiyet ve keyfiyet ba­kımından tahdîde tâbi tutma hedefi gütmeye müsâid bir gayret ifâdesi­dir.

Akif, ey dînimin ve milletimin büyük şâiri!

“Sana dar gelmiyecek makberi kimler kazsın?

Gömelim gel seni târihe desem sığmazsın.

Herc ü merc ettiğin edvara da yetmez o kitab;

Seni ancak ebediyyetler eder istîâb....”