Makale

UYDURMA HADİSLERE DAİR

UYDURMA HADİSLERE DAİR

Ahmet SERDAROĞLU

Müfettiş

Şer’î deliller diye dörde ayırdığımız Kitab, Sünnet, İcmâ’ ve Kıyas’dan, İcmâ’ ile Kıyas, herhangi bir hüküm isbat edemeyip yalnız Kitab ve Sünnet’de isbât edilen bir hükmü açığa çıkarabildikleri için, bunlar üzerinde duracak değiliz. Geride kalan ve dînimizin asıl iki ana kaynağım teşkîl eden Kitab ile Sünnet’den Kitab dediğimiz Kur’ân-ı Kerîm, hem lâfzı, ve hem de ma’nâsı bakımından Cebrail aleyhi’s-selâm vasıtasiyle Resûl-i Ekrem salla’llâhu aleyhi ve sellem’e nazil olmuş İlâhî kitapların en mükemmeli ve en sonudur. O, her asırda her sınıf insanları tatmin eden ve insanlığın maddî ve mânevî bütün ihtiyaçlarına cevap veren yegâne bir kitap olduğu için Resûl-i Ekrem’in en büyük mu’cizesi olarak kıyâmete kadar devam edecektir.

“Kur’ân-ı biz indirdik, biz. O’nun koruyucusu da, şüphesiz ki biziz.”[1] âyet-i celîlesi bunu kesinlikle ifâde buyurduğu gibi, aradan geçen 14 asır gibi uzun zaman da bu iddiayı te’yîd eder. O, her türlü tağyîr ve tahrif den masûndur ve böyle devâm edecektir.

Sünnet’e gelince: (Şerîat dilinde Sünnet, Resûl-i Ekrem’in sözü, işi ve hattâ başkaları tarafından yapılıp söylendiğini duyduğu halde bun­ları kabûl edip reddetmediği şeylere denir ki, bunlar da, Sünen-i Hüdâ ve Sünen-i Zevâit diye ikiye ayrılırlar.)

Biz burada hadîslerin bölümlerinden bahsedeceğiz.

Biliyoruz ki, Resûl-i Ekrem’in önemli vazifelerinden biri de Kur’ân-ı Kerîm’in mücmelini açıklamak ve dİrâyet yolu ile bulunamayan ma’nâlarını anlatmaktır. O da bunları anlatırken hevâdan konuşmamış, din ile ilgili her sözü vahy u ilhama müstenid olmuştur. Nitekim,

“Kendi (re’y u) hevâsından söylemez o. O, kendisine (Allah tara­fından) ilkâ edilegelen bir vahyden başkası değildir.”[2] âyet-i celilesi bunu açıkça ifâde eder. Şu kadar var ki, Resûl-i Ekrem’in mübarek sözleri Kur’ân-ı Kerîm gibi garanti edilmemiş ve himâyeye alın­mamıştır. Aslında, Kur’ân-ı Kerim’e karışır korkusu ile bir ihtiyatî ted­bir olarak birinci asırda hadîsler serî hâlinde yazılmamış belki hafızalar­da korunmuş ve ezberlenmek suretiyle ağızdan ağıza intikal edegelmiş ve ancak Kur’ân-ı Kerîm her tarafa yayılıp ikisinin birbirine karışma tehlikesi ortadan kalktıktan sonra ikinci asrın başlarında hadîsler yazıl­mağa başlanmıştır. İşte bu fırsatı ganimet hilen bâzı sapıklar pek çok hadîs uydurmuşlardır.

Hadîs uyduranları üç sınıfda mütâlea edebiliriz:

1 — Dinsizler. Resûl-i Ekrem’in şerefini düşürmek ve İslâmiyeti yıkmak için uydurmuşlardır.

2 — Câhil sofular. Kur’an ve sünnetdeki va’d ve vaîdleri, mükâfat ve mücazât ifâde eden ahkâmı âdetâ yeterli bulmazcasına ibâdete tergîb ve teşvîk maksadiyle küçücük ibâdetlere büyük mükâfatlar, kötülükten çekindirmek maksadiyle küçük günâhlara büyük cezâlar beyan eden hadîsler uydurmuşlardır. Bunları bu yola sevk eden şey cehâlet ve dînî taassuba varan bir gayrettir. Bu arada maddî menfaat sağlayan kassaslar da vardır. Hadîs bilgin ve münekkitlerinin unutturmakta en çok zor­luk çektikleri bu kabil uydurmalardır. Bunlar, taraftarlarınca câzip görüldükleri için hâlâ geçer akça olarak piyasaya sürülmekte ve bu gi­biler arasında revaç bulmaktadır.

3 — Politik maksatlar. Kendi tuttuğu taraf ve mezhebini tervîc için de hadîs uyduranlar olmuştur. Haricîlerin, Emevilerin ve Abbâsîlerin karşılıklı hadîs uydurmaları gibi.

Her ne maksatla olursa olsun, hadîs uyduranların ve uydurma oldu­ğunu bilerek böyle sözleri hadîs diye rivâyet edenlerin, Cehennem’deki yerlerine hazırlanmaları gerektiğim Resûl-i Ekrem bize haber vermiştir.

Biz bu gibi uydurma hadîslerden misaller vermeden önce hadis mü­nekkitlerinin bildirdikleri uydurma hadîsleri tanıtan bâzı genel kaideleri de vermeğe çalışacağız.