Makale

Doğu Batı Üzerine Tesbitler

Dr. Abdülbaki KESKİN

DOGU BATI ÜZERİNE TESBİTLER


BATININ MÜSLÜMANLIĞA BAKIŞI

BATILI İslâm tarihçilerinden Bernard Lewis, İslâm Dini ve İslâm Dünyası için şöyle diyor "..İslâm, dünyanın büyük dinlerinden biridir. Gayrimüslim bir İslâm tarihçisi olarak bu ifademle şunu kasdediyorum. İslâm, milyonlarca erkek ve kadına rahat ve iç huzuru getirmiştir. Kalitesiz ve bıktırıcı hayata, değer ve anlam kazandırmıştır. Farklı etnik grup ve inançlara sahip insanlara, makul bir müsamaha çerçevesinde, kardeşçe, yan-yana yaşamalarını öğretmiştir. İslâm, Müslümanların yanısıra, Müslüman olmayanların da, yaratıcı ve yararlı bir hayat sürmelerine zemin teşkil eden büyük bir medeniyete ilham kaynağı olmuştur.. Bu sayede tüm dünya medeniyeti zenginleşmiştir.." (1)
Tarihçi, görüşlerini açıklamaya şöyle devam ediyor.. ".. Diğer din mensupları arasında görüldüğü gibi, İslama inanan bazıları arasında da, bize karşı zaman zaman şiddet ve nefret tavrı sergileyenler vardır.. Ancak bu tavır abartılmamalıdır. Zira, İslâm Dünyası Batıyı reddederken ittifak halinde olmadığı gibi. üçüncü Dünya’ya dahil müslüman bölgelerdeki düşmanlıklar da aşırı değildir.. Hatta bazı bölgelerde müslümanların çoğu ile aynı temel ’kültür ve moral prensipleri, sosyal ve politik inançlan paylaşıyoruz. Batı, bazı İslâm ülkelerinde kültü-rel, ekonomik ve diplomatik ağırlığı ile oldukça belirgin haldedir.. Bunlardan bir kısmı ile çeşitli ittifaklar içerisindedir.
İslâm dünyasında, Amerikan politikası; Güneydoğu Asya’da. Orta Amerika’da uğradığı felakete uğramamıştır. Meselâ İslâm Dünyasında bir Küba. bir Vietnam yoktur... Üzerinde Amerikan ordularının savaştığı bir İslâm toprağı da bulunmamaktadır." diyor. (2)
Ancak İslâm dünyası ile Batı ve tarihçinin tabiri ile-Batının kızı Amerika arasındaki ilişkiler ileri sürüldüğü kadar masum olmadığı gibi, İslâm’ Dünyasının Batıya karşı kızgınlığı da gerekçesiz değildir.
Aslında, Avrupa ve Hristiyan Dünyasının, İslâm Dünyası ile masumane olmayan bu ilişkilerinin, İslâm’ın doğuşu ile başladığını, mağlubiyetler ve galibiyetlerle bugüne kadar devam ettiğini söylemek gerekir.
1787 de Fas ile ilk resmî anlaşmasını yapan Amerikanın, İslâm Dünyası ile olan ilişkilerinin de anılan tarihte başladığı ve son 50 yıl i-çerisinde yoğunluk kazanmış olduğu bilinmektedir.
Hıristiyan Dünyasının emperyalist bir baza oturttuğu bu ilişkilerin, İslâm Dünyasında tabiî olarak küskünlüğe kızgınlığa hatta bazan nefrete dönüşen reaksiyonlar oluşturduğu da bir gerçek
İslâm Dünyası, 1683 te başarısızlıkla sonuçlanan malûm tarihî, o-laydan sonra, gerilemeye başlamış ve bilahare arka arkaya aldığı mağlubiyetlerle Batının ve daha sonra da. Batının kızı Amerikanın âdeta nüfuzu altına girmiştir.
Önce dünya hâkimiyetini-, daha sonra da yabana (Hristiyan) fikir, kültür, hukuk ve hayat tarzının istilası altında kendi ülkesinde, ve kendi evinde İslâmî otoriteyi kaybeden İslâm Dünyasının kızgınlığını ve nefretini, daha dün diyebileceğimiz kadar yakın bir tarihte, Hollanda’nın Endonezya’da-, Fransa’nın Cezayir, Fas ve Tunus’da-, İngiltere’nin Mısır ve Sudan’da; İkinci Dünya savaşından sonraki gelişmeler ve petrol endüstrisi bahanesi ile Ortadoğuya giren Amerikanın sadece uzmanları, büyük şirketleri ile değil, aynı zamanda sofistike istihbarat (C1A) örgütü ile bu bölgede ve özellikle Sah devrinde I-ran’da yaptıklarında aramak gerekecektir.
Yukarıda sözü edilen tarihçinin söylediği gibi, Amerika’nın dün İslâm toprakları üzerinde, Müslümanlara karşı savaşan gözle görülür orduları belki yoktu. Ama bugün bu ülke, ileri sürülen gerekçelerin haklılık dereceleri ve meşruiyyet zemini ne olursa olsun, dünyanın en modern silahları ile teçhiz edilmiş bir ordu ile İslâm dünyasının içerisindedir. Bu strateji böyle devam ettiği takdirde, pek uzak olmayan bir tarihte Hristiyan Dünyasının ve onun tabiî lideri olan Amerika’nın, Müslüman topraklan üzerinde daha neler yapabileceklerini anlayabilmek kolay değildir.
Daha önce görüşlerine temas ettiğimiz tarihçi, yazısının başka bir yerinde, İslâm Dünyasındaki Batı ve özellikle Amerikan aleyhtarlığının, kısmen Batılı entelektüellerden geldiğini ileri sürerek şöyle diyor:
..Oluşturulan olumsuz Amerika i-majı, Alman felsefî.ekolünün bir parçası idi.. Sadece Nazi Almanlara münhasır olmayan bu görüş, Rainer Maria Rilke-, Emest jünger ve Martin Neidegger gibi Alman yazar ve düşünürlerinin de ileri sürdüğü şeylerdi...
Bunlara göre, dünyada, kültürsüz medeniyetin yegane örneği olan Amerika, zengin, rahat, maddî bakımdan ilerlemiş, ancak ruhsuz ve sun’î...Teknolojik bir bütün...Fakat insanî temelden gelen maneviyattan ve hayatiyetten mahrum...Alman ve diğer gerçek halklara ait millî kültürden yoksun bir ulus... Bu anlayışı temsil eden Alman felsefesi ve özellikle Alman eğitim felsefesi, 1930 ların sonlarında Arap ve diğer bazı İslâm ülkeleri entelektüelleri arasında oldukça popülerdi...
Alman etkisinin geçici olarak yıkılmasından sonra, onun yerini Avrupa ve Amerika aleyhtarı felsefe ve Batı kapitalizmini ve özellikle o-nun güçlü ve tehlikeli temsilcisi A-merika’yı daha da şiddetli bir biçimde reddeden Sovyet Marksizmi almıştı.
Rusya etkisini kaybetmeğe başladığı zaman da, bu etkiyi sürdürecek Üçüncü Dünya kurulmuştu... Batı Avrupadan ve özellikle Fransa-dan ve daha sonra da Amerika Birleşik Devletlerinden kaynaklanan fikirlerle oluşan Üçüncü Dünyanın, Batı ve Amerikaya karşı tavrı ise, bu Dünyanın yeni efsanesinde şöyle ifade ediliyordu: "Batılı olmayan Adem ile Havva’yı, Batı yılanı zehirledi, masumiyetlerini ihlâl etti." Bu anlayış, Doğunun faziletine işaret ederken, Batının ahlâkî zafiyetini vurguluyordu...
Batı yılanının Hz. Adem ile Havvayı zehirleyip zehirlemediğini bilmiyoruz ama, Batının, bencil dünya görüşü, emperyalist gayretleri, insanlığın yaratılışına ters düşen hayat felsefesi ile İslâm Dünyasını toksike ettiği bir gerçek
B. Lewis’e göre, bu ithal felsefe, müslümanların, Bao ve Amerikan aleyhtarlığı için makul bir gerekçe oluşturmasında yardımcı olmuştur. Ancak bu fikirlerin müslüman entelektüele bu derece çekici gelmesi ve müslüman halk arasında geniş ölçüde makes bulması, şüphesiz, müslümanların ne ırkçı Nazi Teorisini ve ne de Allahsız Sovyet komünizmini benimsediklerindendir. Bu ilgi sadece, Nazizmin ve Komünizmin Batıya, Batının hayat felsefesine ve bir dünya gücü olmasına şiddetle karşı koymaların-dandır...diyor.
Yazar, bu yaklaşımı ile, insanlık tarihinde, bir asır bile yaşama şansı olmamış, karşıt iki ideolojinin, Komünizm ve Faşizmin, Batıya ve Amerika’ya karşı tavrını. İslâm Dünyasının Batı ve Amerika’ya karşı tutumu ile bir noktada buluşturmaya çalışıyor. Başka bir deyişle, "Düşmanımın düşmanı, benim dostumdur." anlayışı içerisinde meseleyi bir anlamda basite irca ediyor.
Halbuki konuya tarihi perspektifi içerisinde, geniş kapsamda bakıldığı zaman, görülecektir ki, Islâmı, tarihçinin de bizzat ifade ettiği gibi, milyonlara insana iç huzuru getir-miş, farklı din, dil, ırk ve renklere sahip insanların kardeşçe bir arada yaşamalarını sağlamış, özellikle İlâhî dinlere mensup olma şerefine erişmiş olan Yahudi ve Hristiyan kavimlere, "Ehl-i Kitap" statüsü içerisinde ayrı ve özel bir yer tanımış ve Hz. İbrahim ailesine mensup olanları el ele dünya barışını temin etmek için bir araya gelmeye davet etmiştir.(3)
Hulâsa, İslâm, düşmanlık için değil, yüz yıllardan beri devam eden insanlık kavgasını sona erdirmek, insanın insan tarafından sömürülmesini önlemek insanı, insana, insanı meddeye tapma zilletinden kurtarıp onu, Allah’a kul olma izzetine yükseltmek için, sadece Yahudi ve Hırıstiyanlann değil, bütün insanlığın Allah’ın iyali (4) olduğunu bildirmek için gönderilmiş ilâhî bir mesajdır. Müslümanların böyle bir mesajı insanlığa taşıma gibi bir misyonu söz konusudur. Batının veya Hristiyan Dünyasının anlayamadığı veya anlamak istemediği gerçek işte bu.
Nitekim, Hrıstiyanların, bu noktaya dikkatini çeken Amerikalı Prof. John Alden willams, Müslümanları kasdederek şöyle diyor. ".. Bu insanların, düşmanlarımız olmadıklarını anlamalıyız.. Bunlar, kendileri ile konuşabileceğimiz, anlaşabileceğimiz, potansiyel dostlarımızdır.." (5)

DOGU-BATI İLİŞKİLERİNDE HRISTİYANLIK VAKIASI

HRİSTİYAN Dünyası, Islâmın doğuşu ile, Müslümanlara karşı takındığı olumsuz tavnnı bugüne kadar bir türlü değiştirmemiş (6); İnsanlık için rahmet olan bu genç ve güçlü dini en azından antipatik göstermek hatta müslümanları Hrıstiyanlaştırmak için asırlar boyu, akla gelebilen her türlü yola baş vurmuştur.
15. yüz yılda özellikle, "Jesuits" misyonerleri ile başlattıktan İslâm aleyhtarı faaliyetler, Napolyon Harplerinden sonra emperyalist Hristiyan devletlerinin desteği ile daha da güç kazanmıştır.
İslâm Dünyasında altı hedef tesbit eden misyonerler, mücadelelerini, İslâmî harekâtın görüldüğü Çin ve Hindistan ile, İslâm’ın hâkim olduğu Güneydoğu Asya, Ortadoğu, Siyah Afrika, Kuzey Afrika gibi bölgelerde yoğunlaştırmışlardır.
Mesela, Endonezyada, "Dutch" emperyalizmi ile misyoner hedefleri birleşmiş-, Müslümanların ibadetlerinde hangi dili kullanacaklarından tutun da, kimin, nereye, ne kadar maaşla atanacaklarına kadar her işe müdahale etmişlerdir. (7)
Misyonerlerle Hollanda arasındaki bu ilişki, Hollanda’nın Endonezya’yı resmen kontrolü altına almasından sonra daha da gelişmiştir.
Stratejiye göre, Endonezya, tümü ile Hristiyanlaştırılacak ve anavatanla, (Hollanda ile) bütünleştirilerek merkezi hükümete kalpten bağlı, uysal, Hristiyan bir tebaa temin edilmiş olacaktı. Bu amaçla, Hollanda hükümeti misyonerler eli ile okular ve hastahaneler bile aç-tırmıştı.
Bu yüz yılda, Hollanda’nın Endonezyalı Müslümanlarla ilgili olarak izlediği başka garip bir politika da, idaresi altında bulunan Müslümanların, Hac dolayısiyle Mekkeye gelen diğer Müslümanlardan etkilenebileceklerinin yazarın tabiri ile mikrop kapabileceklerini düşünerek Hacca gideceklerin sayısını azaltmak için, 1825’te her Hacı adayından ruhsat adı alanda 110 "Florin" almış olmasıdır.
1852 de bu uygulamaya son verilmiş ise de, bir süre sonra, 1859 da bu defa kişi başına 500 "Florin" olmak üzere işlem yeniden başlatılmıştır. Bununla yetinmeyen hükümet, tebaası olan Müslümanlara yardım edilmemesi için Cidde’deki diplomatlarına talimat vermiş ve işi daha da ileri götürerek Hacdan dönen her Müslüman’ı, Suudi Arabistan’da kimlerle görüştükleri, neler konuştukları konularında imtihan etmiş, bir kısmını "Hacı" unvanını kullanma hakkından resmen mahrum etmişlerdir.
Hollandalı meşhur Oryantalist Christiaan Snouch Hurgroje nin tavsiyesi ile 1902 de imtihan, 1905’te de haraç işine son verilmiş, ancak bu defa da, İslâm Dinini öğretecek zevaun Hollanda hükümetinden vesika temini zorunluluğu getirilmişti.
Avrupa müstemlekecilik politikasının ayrılmaz bir parçası haline gelen misyonerlik faaliyetleri, 1920 ve 1930’lardan sonra İslâm kültürüne yönelmiştir. (8)
Bütün bunlar, Hristiyanlaşurmak uygarlaştırmak sloganı ile yapılıyordu. Sloganın altında yatan başka bir gerçek te, Batı emperyalizmi idi. Kilise ve misyonerler, bu emperyalizmin öncü güçleri olarak kullanılıyordu. (9)
Fransızlar da aynı sloganla Kuzey Afrika’ya girmişlerdi. Bu ülke, I830’da,bir İslâm memleketi olan Cezayir’i işgale karar verdiği zaman, işgal ordusu (Croos), Haç işaretleri ile donatılmış, işgalin insanî sebebini (!) simgelemek için de, gerekçe olarak korsanlığın sona erdirilmesi ve köleliğin ilgası gibi nedenler ileri sürülmüştü.. Ancak ağzından baklayı çıkaran Kral Charles, gerekçeye şunu da eklemişti. "..İşgal, Hristiyan Dünyası için çok büyük yarar saglıyacakür.."
İngiliz hükümeti de, bu istilanın bütün Hristiyanlığın hayrına bir iş olduğunu vurgulayarak Fransızlara destek veriyordu.. Diğer taraftan Fransız ordusunu teşyi eden Papalık zafer haberlerinin alınması üzerine Romada şenlikler düzenlemişti. Tabii, ülkedeki misyoner faaliyetleri bu işgalden çok önce başlatılmıştı.
Nitekim 1867 de Cezayire dinî lider (Archbishop) olarak atanan Lavigerie, 20 yıl sonra bütün Kuzey Afrika’nın dinî lider (Primate) ligine getirildiği zaman bu sıfatı ile yaptığı bir konuşmada-, "...Cezayir. Barbar kıtasına giriş için açık bir limandır... Allah Fransa’ya. Cezayir’i, büyük Hristiyan milletinin beşiği haline getirmek için bir fırsat vermiştir" diyor ve ekliyordu: "Müslümanları barbarlıktan (!) kurtarmak için Fransız hükümetinin izleyeceği tek insanî politika, bunlann Hrıstiyanlaştırılmasıdır."
Meşhur "Ak Babalar" white Fathers tarikatını da kuran Lavigerie, müritleri ile birlikte özellikle dağ kabileleri arasında Hnstiyanlatırma gayretlerini sürdürürken, bazı camilerin de, kilise haline gelmesini temin etmiştir.(10)
Fransız misyonerlerinin Tunus’taki faliyetleri ise, sadece Müslümanları değil, Yahudileri de hedef almıştı.
Cezayir’de olduğu gibi, Fas’ta da, katolik ve protestan grubundan çok sayıda misyoner organizasyonu bulunuyordu.. Ama ne var ki, netice, burada da, misyonerler açısından hayal kırıklığı yaratmışa Zira, halkın Islama gönülden inanmış olması ve yabancı düşmanlığı, Hrıs-tiyanlaştırma gayretleri için belli başlı engelleri oluşturuyordu.(ll)
Eski Suriye’de, bugün Suriye ve Lübnan olarak bilinen bölgelerde, Fransız misyonerlerinin gayretleri daha çok eğitime yönelmiş ve Beyrut’taki meşhur "St_ Joseph" Üni-versitesi bu devrede kurulmuştur.
Diğer taraftan Fransızların Lübnan’da "Maronite" denilen Hrıstianların kiliselerine yardımları aralıksız olarak devam etmiştir. Bu güçlü işbirliği sayesinde Fransızlar, II. Dünya savaşından sonra Suriye ve Lübnan’ı mandaları alana almıştır.
Lübnan’ın bağımsızlığından sonra yapılan Anayasada, yine Fransızların gayreti ile Cumhurbaşkanının "Maronite" Hristiyanlardan olması sağlanmış, bu yakın alâka Fransa’yı Hrıstiyanların gözünde, anavatan, "Mother France" haline getirmiş, kendilerini Arap olmaktan çok Batı Hristiyanlığının bir parçası olarak görmelerine sebep olmuştur.
Avrupanın diğer bir emperyalist gücü olan İngilizler, Mısırda bir taraftan Kıptî, (Coptic) Hristiyanlara yardım ederken, bir taraftan da, müslümanları Hristiyanlaştırmaya gayret sarfediyorlardı.
Sudan’da eğitim kurumlarının tamamını ele geçiren misyonerler, İngilizlerin kanatlan altında Arap kıyafetlerinin satışının önlenmesine kadar her şeyi kontrol ederken, özellikle Güney Sudan’da Müslümanların açıktan ibadetlerini yapmalarına bile müsaade etmiyorlardı. (2)
Kilisenin ve misyonerlerin önemli dertlerinden birisi de, Arz-ı Mukaddes diye bilinen ve Hz. İsa’nın doğum yeri olan Filistin’in, nüfusunun tamamına yakın çoğunluğunun müslüman olması ve Hrıstiyanlaştırma gayretlerine karşı güçlü bir direnç göstermeleri idi.
Bugün, Amerikadaki garip kilise ve havra yakınlaşmasını veya kutsal ittifakını bu fenomen ile izah etmek, kanaatimizce, en doğru ihtimal olacaktır.
Amerika Birleşik Devlederinde, Cumhuriyetçi Partinin Cumhurbaşkanı adaylarından birisi olarak seçimlere katılan ve halen bir TV. istasyonunda haftalık dinî ve aktüel bir program yöneten "Evangelist" papaz Pat Robertson, diğer taraftan kendisi Demokrat Partiye mensup olduğu halde, son dört Cumhurbaşkanının da yakın dostu olan meşhur "Evangelist" papaz Dr. Billy Graham, anılan topraklar üzerinde kurulan İsrail devletini açıkça desteklerken, ileri sürdükleri gerekçe, dünyadaki tüm Yahudilerin, bu devletin sınırlan içerisinde bir araya gelmeleri ile, tarihî birinci safhanın tamamlanmış olacağı, ikinci safhada da, Hz. I-sanın bu topraklara ineceği şeklindedir.
Bu sebeple, Amerika’daki Hrıstiyan dinî liderlerin ileri gelenlerinden bir kısmı, i-simlerinden bahsettiklerimiz dahil. 1990 yılının son aylarında Rusyadan Israile büyük kitleler halinde devam eden Yahudi göçünü, belirtilen görüşün tezahürü olarak desteklemekte, politik ve ekonomik konularda gereken her türlü yardımı yapmaktadırlar.
Nitekim Amerikan hükümeti, anılan göçmenlerin iskânla-nnda kullanılmak üzere, İsrail devletine, mutad ekonomik ve askerî yardımın dışında, 1990 yılında 400 milyon dolar daha ödemiştir.

DOGU-BATI İLİŞKİLERİNDE İSLAM TAVRI VE İSLÂM’A KARŞI TAVIR

DOĞUNUN veya İslâm Dünyasının. ’Batıya karşı tavn ne olmuştur?. İslâm, kendisinden önce gönderilen Yahudilik ve Hnstiyan-lık dinlerini inkâr etmediği, aksine onları tamamladığı ve ihtiva ettiği için, bu dinlerin mensuplarına da özel bir mevki tanımış ve bunları "Ehl-i Kitap" diye adlandırmıştır.
Bunlar, Islâmi anlayışa göre, mü’min sayılmamakla beraber, kâfir de addedilmemişlerdir. Bu statüleri dolayısiyle müslüman toplumlar içerisinde, kendi din, dil, inanç ve ibadetlerinde, kültür ve geleneklerinde hür ve otonom bir yapıya sahip olagelmişlerdir.
İslâm devletine ödedikleri "Cizye" denilen özel bir verginin dışında, devletin diğer vatandaşları olan müslümanların ödemek zorunda oldukları Zekât dinî vergisinden istisna edildikleri gibi, devletin ilan ettiği harplere iştirak etme zorunluluğundan da muaf tutulmuşlar-dır.
Diğer taraftan, her türlü saldırıya karşı, bizzat İslâm devletinin korumasında olan ve "Zimmi" tebaa denilen Yahudi ve Hrıstiyanlar, İslâm ülkelerinde çok defa, müslümanlardan daha müreffeh yaşamışlardır. Şüphesiz bu refah, bazılarınca iddia edildiği gibi, gayrimüslim unsurların müslümanlardan daha zeki veya daha çalışkan olduklarından değil, İslâm’ın bunlara tanıdığı, anılan imkânlardan dolayıdır.
Abbasiler devrinde, 8. yüzyıldan 13. yüzyıla kadar Yahudiler ve Hristiyanlar malî ve idarî bakımlardan önemli mevkilerde bulunmuşlardır.
Meşhur Arap tarihçisi Al-Maqdisi, 985 de Suriye’de, banka işlerinin
Yahudilerin, idare ve tababet işlerinin de Hristiyanların elinde olduğunu söylüyor.(l3)
Muhtelif halifelerin makamlann-da bazı Yahudi ve Hnstiyanların bulunduğu, bunlardan bir kısmının eyaletler düzeyinde önemli görevler üstlendikleri de’ bilinmektedir.
Tudela’dan haham Benjamin, 1169 da Bağdatı ziyaret ettiği zaman, burada, on haham okulunun ve yirmi üç havranın bulunduğunu görmüş olduğunu kaydediyor.(i4) Shlomo Dov Goitein, "..İslâm, Hristiyanlık gibi. aslını (Yahudiliği) reddederek, var olma hakkını inkâr ederek doğmamıştır.. İslâm, putperestliğe şiddetle karşı çıkarken kendisinin de, Yahudilik ve Hrıstiyanlık gibi İlâhî bir din olduğunu, Yahudi ve Hrıstiyanların da "Ehl-i Kitap" bulunduklarını söylemiştir.. Bu dinin, evrensel oluşunun kökeni de işte buradadır.." (15) diyor.
16. yüzyıldan itibaren Osmanlıların hakimiyeti altına giren Suriye ve Mısırdaki gayrimüslimler de, dinî haklar dahil her türlü özgürlüğe . sahip olarak yaşamışlardır.
Hrrıstiyan Avrupanın şurasında burasında ezilen Yahudiler, özellikle 1492 de İs-panyadan kovulunca, Istan-buldaki Müslüman-Türk Ha-kanı’nın himayesine sığınmışlar ve kısa zamanda İstanbul büyük Yahudi cemaatlerinin melcei haline gelirken, Selanik te, nüfus çoğunluğu Yahudi olan bir şehir oluvermiştir.
Modem İslâm tarihçilerinden ünlü HAR.Gibb ve Harold Bovven, bu olayı şöyle özetliyor.".. Yahudi karakterinde, İslâm kültürüne sempatik gelen bir şey var...Hilafetin başlangıcından Avrupa’daki Yahudi Geto hayatının sona ermesine kadar, Yahudilerin en çok gelişip yeşerdiği yerler hep İslâm ülkeleri olmuştur.. Abbasiler zamanında, Irakta-, Endülüs Emevileri zamanında, İspanya’da; daha sonra da Osmanlı İmparatorluğunda.." (16)
1453 te İstanbul un fethinden sonra, Müslüman Türklerin padişahı Fatih Sultan Mehmet, dinî hayatlarından endişe ettiklerini gördüğü gayrimüslimlere, "Ben. Hrıstiyan tebaamı kilisede; Yahudi tebaamı havrada; Müslüman tebaamı da camide görmek isterim.." demiştir.
Bu ifade, asırlarca İslâm Dünyasına başkentlik yapmış olan İstanbul’da, bugün de, varlığını sürdüren Patrikhane ve bağlı kuruluşlarının faaliyetlerine müsaade edilmesi ile, İslâm Dünyasında gayrimüslimlere karşı gösterilen geniş İslâmî müsamahanın ispatlanmış, açık ve tarihî bir simgesi olmuştur.
Buna karşılık toleransın, temel insan hak ve özgürlüklerinin tellallığını yapan Batının, dün İslâm Dünyasına karşı koyduğu, dostane olmayan tavrının bugün de değiştiğini söylemek oldukça güç...
Sosyal ve hukukî yapısında,.Batı ölçüleri istikametinde köklü değişiklikler yapılmış olan Türkiye’nin, bugün Batı Ortak Pazarına kabulündeki belli başlı güçlüklerden birinin, belki de birincisinin, bu ülkenin müslüman olmasının yattığını söylemekten çekinmeyen Hıristiyanlar, bu tavrın değişmediğini kendileri bizzat ifade etmiş olmuyorlar mı?.. .
Esasen, tolerans, insan hak ve hürriyetlerine saygı gibi kavramların ancak kendileri için bir anlam taşıdığı, uluslararası benzer meseleler karşısında ortaya koydukları tepkilerden açıkça görülmektedir.
Mesela, lâik bir ülke olan Amerika’da, şeytana, hatta yılana tapanlara bile saygı gösterilirken; aynı ülkede kuruldukları günden beri her gün ilk toplantıları papazların duaları ile açılan siyasi, meclisler bulunurken (17), İstanbul’da bir Cuma günü, otelinin penceresinden, namaza giden kalabalık müslüman cemaata bakarak bu ülkede laikliğin elden gittiğini, Atatürk’ün kemiklerinin sızladığını söyleyen Amerikalı bir yazarın (18) bu tavrı, anılan haklar konusunda bir çifte standardı sergilemiyor mu?..
Müslümanlar olarak unutmuş gibi gözüktüğümüz İlâhî bir hakikati bu vesile ile bir defa daha hatırlayalım..
"Kendi dinlerine uymadıkça, Yahudi ve Hrıstiyanlar senden asla hoşnut olmayacaklardır; de ki: Doğru yol, ancak Allah’ın yoludur. Sana gelen ilimden sonra onların heveslerine uyarsan, and olsun ki, Allah’tan sana ne bir dost ve ne de bir yardımcı olur." (19)

“İslâm’ın engin hoşgörüysüyle yüzyıllardır hiç bir zorlamaya tabi tutulmayan Hrıstiyan dünyası bugün her türlü tolerans, hak ve hürriyeti ancak kendileri için geçerli sayıyorlar.”


(1) The Atlantic Monthly s.48
(2) Aynı makale s.48
(3) Kufan-ı Kerim 3/64
’4) El-Camiu4s-Sağır2/12
(5) ’The Revival of İslam in the Modern Worid America, October 13,1990 Vol,163,No:10,s.237
(6) NADaniel, İslam and the West, "The making of an Image’, University Press, Edinburg, 1962
(7) K.S. Laurette, A History of the E pansion of Christianity, Vol. II, Harper, New York, 1938
(8) D.Noer, Oup, Modemist Müslim Movement in Indonesia, s. 162, Londan, 1973
(9) A.Keskin ’Amerikadan Mektup", Kilise, Diyanet Gazetesi, Sayı 376, 1990
(10) G.H. Militant İslam, s.52
(11) Latourette, Vol. VI, s.9; N.A Daniel, İslam, Europe andEmpıre, s. 326, University Press, Edinburgh, 1966; Stephen Neill, Colonialism and Christian Missbn, Lattenvorth, London, 1966; J.AbunNasr, A History of the Maghrib Cup, Cambrideg, 1971
(12) M.O. Beshir, The Southern Sudan, s.35, Hurst, London, 1968
(13) Nissim Rejwan, Contemporary Jewish Religious Thought s. 491
(14) Nissim Rejwan, Contemporary Jewish Religious Thought s. 491
(15) Interfaith Relations in Medieval İslam, the Yaacov Herzog Memorial Lecture (1973)28-29
(16) Islamic Society and the West, 1 (1950), 218
(17) A.Keskin, "Amerika’dan Mektup "Laiklik ve Din, Diyanet Gazetesi, Mayıs 1990, sayı 375
(18) 1989 yılının son aylarında "The Washington Postta çıkan bir yazı
(19) Kufan-ı Kerim 21120


TARİH VE İBRET

ESKİ HAŞMET GÜNLERİMİZDEN BİR ÖRNEK
"Ben ki Akdeniz’in ve Karadeniz’in ve Rumeli’nin ve Anadolu’nun ve Karaman’ın ve Rûm’un ve Dulkadir Vilâyeti’nin ve Diyarbakır’ın., ve Acem’in ve Şam’ın ve Haleb’in ve Mı-sır’ın ve Mekke’nin ve Medine’nin ve Kudüs’ün ve bütün A-rap diyarının ve Yemen’in ve daha nice memleketlerin -ki yüce ecdadımın ezici kuvvetleriyle fetheyledikleri ve benim dahi ateş saçan zafer kılıcımla fetheylediğim nice diyarın sultanı ve padişahı Sultan Bâyezid Han oğlu Sultan Selim Han oğlu Sultan Süleyman Han’ım.. Sen ki Françe vilâyetinin kralı Françesko’sun..."
Bu bir cevabî mektuptur ve bilindiği gibi Osmanlı Sultanı Kanuni Sultan Süleyman Han tarafından Fransa Kralı I. Fransuva’ya yazılmıştır. Sebebi de, Alman İmparatoru Charles Ouint’e yenik düşen Fransa Kralı’nın, annesi vasıtasıyla Kanuni’den yardım talep etmesine karşılık vermektir.

NE GÜNLERDİ O GÜNLER Kİ, HAYALİ CİHAN DEĞER... DEĞİL Mİ?.