Makale

Toplumun Eğitimi

TOPLUMUN EĞİTİMİ

0-6 yaş grubundan başlayıp yetişkinlere kadar toplumun her kesimini yönlendiren, eğiten; örgün, yaygın ve özel öğretim kurum ve sistemlerini yetkilileri Diyanet-Aylık Dergi için değerlendirdiler.

ÖRGÜN EĞİTİM
Necdet ÖZKAYA

Türk millî eğitimi, METK göre örgün eğitim ve yaygın eğitim olmak, üzere iki ana bö-lümden meydana gelir.
Örgün eğitim, okul öncesi eğitim, ilköğretim, orta ve yüksek öğretim kurumlarını kapsar.
Yaygın eğitim ise örgün eğitimin yanında veya dışında düzenlenen eğitim faaliyetlerinin bütününü ifade eder.
Bütün dünyada olduğu gibi Türkiye’de de eğitim denilince akla hemen okul gelir. Okul, devletin, ülkenin ve toplumun istediği insan tipini yetiştirmekle vazifelidir. Her kademedeki okulun ayrıca özel hedefleri ve amaçlan vardır. İnsanların okul dışında kendi imkânlarıyla kendilerini yetiştirmeleri her zaman için mümkündür. Ancak, bilhassa resmî tahsil dışında kazanılan formasyonun özellikle kamu yönetiminde kişilere sağlayacağı fazla bir imkân yoktur. Belli bir unvan ve sıfat sahibi olmak isteyenler devletin tâyin ve tesbit ettiği okulları bitirmek zorundadır. Meselâ bir kimsenin hakim veya avukat olabilmesi için hukuk tabip olabilmesi için ise mutlaka tıp fakültesini bitirmesi şarttır.
Örgün eğitim kurumlarına tanınan bu imtiyaz diğer (yaygın) eğitim kurumlarına nazaran onu üstün ve itibarlı kılmıştır.
Türk eğitim sisteminin elbette birtakım darboğazları, sıkıntıları, dertleri vardır. Ama genel kabulün aksine Türk eğitim sisteminin çok kötü olduğu söylenemez.
- İlk ve ortaöğretimde ikili öğretim,
- Kalabalık sınıflar,
- öğretmen yetersizliği ve dengesiz dağılım
Şu anda eğitimimizin darboğazı, sıkıntısı, dertleri olarak sıralanabilir.
Yüksek öğretimde de. artan çağ nüfusuna karşılık kapasite artırımı yapılmadığı için fakülte ve yüksek okullara girişler imtihanla olmaktadır.
Girişlerin imtihanla olması lise ve dengi okullarımızın bir açık tarafını ortaya çıkarıyor. öğrencilerimizin çok büyük bir çoğunluğu okulda aldığı eğicimle üniversite veya Anadolu Liseleri, özel okullar, Fen Lisesi gibi okulların imtihanlarını başaramayacağı düşüncesindedir, öğrenci kendisinde gördüğü noksanlığı gidermek için bir başka öğretim kurumu olan özel dershanelere veya hocalara gitmek mecburiyetinde kalıyor. Bu eğitimde bir zafiyet gibi görünmekle beraber, öğrencinin bir büyük yansı kazanabilmek için yaptığı bir hazırlık şeklinde de değerlendirmeler vardır. Bir başka görüşe göre de, liseler genel kültür veren okullardır, dershaneler öğrenciyi girmek istediği fakülteye göre hazırlıyor, dolayısıyla alan eğitimi ağırlıklı olan bir eğitim veriliyor.
Türkiye’nin her ilçesinde dershane olmadığı gibi, dershane olan il ve ilçelerde üniversite adayı her öğrencinin maddî gücü yetmediği için dershaneye gidemediği de Türkiye’nin bir "doğrusu"dur. Bu sosyal çelişkiyi belli bir ölçüde de olsa giderebilmek için Bakanlık Mart 1991’den beri "TV. Dershanesi" adlı bir programı "ÖZ-DE-BlR"e hazırlatarak televizyonda yayınlatmaya başladı.
Çok hızlı gelişen, değişen bir dünyada insanların "olup-bitenlere" intibaktan gün geçtikçe zorlaşmakta, evdeki aletleri kullanmak bile bir takım teknik bilgileri ve maharetleri kazanmayı icap ettirir bir duruma gelmektedir. 0nun içindir ki muayyen yaş, süreler ve belli programlarla sınırlı bulunan örgün eğitimin insanlara her an hizmet vermesi beklenemez. "Sürekli eğitim", "her yerde her yaşta eğitim" veya "doğumdan mezara kadar eğitim" ancak yaygın eğitimle gerçekleşebilmektedir.
Ayrıca çeşitli örgün ve yaygın eğitim kurumlan arasında yatay veya dikey geçişler sağlanarak eğitim denkliğini gerçekleştirme projesi vardır. Bunlar gerçekleştiğinde yaygın eğitim yeni ve değişik bir fonksiyon daha kazanmış olacaktır. Kanaatimce yaygın eğitimi "o-kullaştırma" ya dönüştürmeye müsait bu davranışlar, çok sınırlı olmalıdır. Yaygın eğitimin geleneksel vasfı, rengi, görevi değiştirilmemelidir.
Uzaktan eğitim (mektupla öğretim) Türkiye’de uygulamaya konulan yeni bir model değildir. Vaktiyle mektupla öğretim yolu ile gençlerimizin yüksek tahsil yap-malan sağlanmıştır. Mektupla öğretim uygulamasının niçin başarısızlığa uğradığını bilmiyorum. Fakat şimdi Açık öğretim Fakültesi bir uzaktan öğretim kurumu olarak yeni bir uygulamayı başlatmış oluyor.
Ülkemizde tüm bu uygulamalara rağmen maalesef yılda 550 bin öğrencimiz mağdur ve mazlum duruma düşmekte, üniversite kapısında yığılmaktadır. Buna tedbir alınmazsa top-lumsal bir yara olacaktır.
İleri sürülen tedbirlerin en akıllısı olarak görünen genci kısa zamanda hayata atmak, tez zamanda ekmek sahibi yapmaktır. Bunun için meslekî teknik eğitime ağırlık vermek kaçınılmaz bir politika gibi görünüyor.
Bütün güç ve tesirlerine rağmen Televizyon, radyo, video ile sesli görüntülü veya basılı ders aletleri (kitap, dergi, gazete) öğretmenin yerine geçemez, öğretmenin tesir gücüne ulaşamaz. Bu tes-bitten çıkan sonuç şudur: Hiç bir yaygın eğitim, örgün eğitimin yerini tutamaz. Yani Televizyon Okul yerine geçemez. Çünkü bu kurumların yapılan, fonksiyonları amaçlan birbirinden çok farklıdır.
Kitle iletişim araçlarının en büyük amaçlan, seslerini- görüntülerini çok uzak mesafelere ve büyük sayıda insan kitlesine ulaştırmaktır. Onun için, sordukları tek soru "mesajın ne kadar kişiye ve ne ölçüde ulaştığıdır. Okulda ise sorulan soru "mesajın ne kadar öğrenildiği, ne gibi davranışlara yol açtığı." Bu doğrudan eğitim, öğretim, kazanılan bilgi ve davranışlarla ilgili sorulardır. Kitle iletişim araçlarıyla yapılan eğitimde (verici) taraf meselenin hakimidir.
(Alıcı) hedef kitle (öğrenci) çok pasiftir.
Aralarında bir diyalogun oluşması adeta mümkün değildir. Hele "anında" hiç mümkün değildir. Sonra verilecek tepkilerin mektupla veya telefonla "vericiye" ulaştırılması zahmetli, külfetli bir iştir. Zaten gösterilecek tepki zaman aşımına uğradığından tesirini, gücünü bir hayli yitirerek ulaşmaktadır. Buna karşılık okulda öğretmen (verici) öğrenci (alıcı) arasında çok yönlü bir diyalog vardır. İki kutup arasında iletişim, etkileşim sesli veya sessiz olarak ders süresince vardır. Öğretmen her an kalite kontrol ve denetimini sınıfta yapmak imkânına sahiptir.
Dünya halâ mikroskopdan, projeksiyondan, sinema ve radyo cihaz ve aletlerden eğitimde nasıl faydalanılmış, faydalanmaya devam ediliyorsa o aletlerle beraber bugün bilgisayarı, televizyonu ve videosu gerek okul eğitiminde gerekse yetişkin eğitiminde kullanıl-maktadır. Bu cihazlar çok büyük marifetlerine rağmen, nasıl ki öğretmenin yerini almıyorsa, uzaktan eğitimin, okul eğitiminin yerini alması veya onun önüne geçmesi hiç ama hiç ihtimal dahilinde değildir.


YAYG1N EĞTİM

Hiç kimsenin inkâr edemeyeceği bir gelişme var. O da arak öğrenmenin sadece okulda öğrenilen veya öğrenilenlerle sınırlı kalamayacağı, ferdin "beşikten mezara kadar" hayat boyu devam e-den bir öğrenme süreci içinde bulunduğu, okul dışı eğitim faaliyetlerinin eğitim sistemi içerisindeki yerinin her geçen gün daha da artması gerektiği düşüncesinin giderek daha fazla taraftar toplamasıdır. Bu anlayışın yaygınlaşmasında toplumun ekonomik, sosyal ve kültürel yapısında meydana gelen gelişme ve değişmelerin önemi büyüktür. Vatandaşlarımızın yaygın eğitim ihtiyacını artıran bu gelişme ve değişmeleri şu şekilde özetlemek mümkündür.
- Hızlı gelişme sebebiyle okulda verilen bilgilerin kısa sürede eskimesi ve yeni bilgileri öğrenme-yenlerin uyum problemleri ile karşı karşıya kalması,
- Köyden kente olan iç göç,
- Gençlerimizin önemli bir bölümünün iş hayatında geçerli bir meslek sahibi olmadan örgün eğitim kurumlarından ayrılması,
- Fert-toplum ilişkilerinin değişmesi,
- Yeni meslek ve iş alanlarının ortaya çıkması,
- Okuma-yazma bilmeyenlerin özellikle büyük şehirlerde yaşamalarının daha da zorlaşması,
- Çalışma saatlerinin azalması sebebiyle, boş zamanların çoğalması ve bu kişilerin boş zamanlarını mutlu olacakları iş veya faaliyetlerle geçirme eğilimlerinin artması,
- Ortalama hayat süresinin uzaması sebebiyle yaşlılık eğitimi ihtiyacının ortaya çıkması,
Yaygın eğitimin önemini artıran bu faktörler sıralandığı zaman, "bu eğitimin kapsamı nedir?" sorusu akla geliyor. Çünkü yaygın eğitim, bazılarına göre okuma-yazma öğretmek, bazılarına göre genç kız ve kadınlara biçki dikiş, vb. meslek kazandırmak, bazılarına göre folklor öğrenmek veya saz çalmaktır. Hâlbuki yaygın eğitim bunların bir veya bir kaçı değil daha da uzatılacak bu listenin tamamıdır. Kısacası yaygın eğitim, örgün eğitim sistemine hiç girmemiş ya da herhangi bir kademesinde bulunan veya bu kademeden çıkmış bireylere, gerekli bilgi, ihtiyaç ve kabiliyetlerine uygun olarak, her konuda, her yerde çeşitli seviye ve sürelerde hayat boyu verilen eğitim-üretim-rehberlik ve uygulamaların tamamıdır.
Bu kadar kapsamlı yaygın eğitim faaliyetlerini bir tek kuruluş veya bakanlığın tek başına yerine getirmesi mümkün değildir. Bu sebeple ülkemizde birçok bakanlık, kurum ve kuruluş yaygın eğitim faaliyeti yapmaktadır. Bunlar içerisinde Diyanet İşleri Başkanlığının önemli bir yeri vardır. Çünkü tarihimizdeki en büyük yaygın eğitim kurumu camilerdir. Cuma hutbeleri ise yüz yüze eğitimin gerçekleştirildiği, dünyanın en çok izleyene sahip yaygın eğitim programıdır.
Yaygın eğitim her yaştaki ve her seviyedeki insanın istek ve ihtiyacı dikkate alınarak hazırlanan programlar çerçevesinde yapılan eğitimdir.
Örgün eğitim sistemimizdeki arayışlar yaygın eğitimdeki istek ve ihtiyaç ilkelerine uygun tarzda gelişmektedir. Bu sebeple 2000’li yıllarda eğitimdeki dengelerin yaygın eğitim lehine değişeceğine inanıyorum.

ÇIRAKLIK EĞİTİMİ
Huzur ve refahın sağlanması sanayileşme ile gerçekleşebilir. Bu ana gayenin gerçekleştirilebilmesi, millî kültüre dayalı eğitim politikası ile bütünleşmiş ekonomik sistemin kurulması ile mümkündür.
Sanayileşmede en önemli husus yeterli bilgi, beceri ve iş alışkanlıklarına sahip, yüksek verimi gerçekleştirecek insan gücünün eğitilmesidir. Bu bakımdan meslekî teknik eğitim, sanayileşmenin bir alt yatırımı niteliğindedir.
Tarih boyunca eğitime ne kadar önem verdiğimiz bilinmektedir.
Osmanlı devletinin kuruluş döneminde yaygınlaşan Ahilik, Türklere has özelliklere sahip bir esnaf ve sanatkâr teşkilâtıdır. Dayanışmacı bir ruh yapısına sahip ahilik, zengin ile fakir, üretici ile tüketici, emek ile sermaye, millet ile devlet, kısaca toplumun bütün fert ve kurumlan arasında iyi münasebetler kurarak herkesin huzur içinde yaşamasını amaçlamış ve esnaf arasında oldukça benimsenmiştir. Bu dönemde akla ahilik denilince esnaf, esnaf denilince ahilik gelmiştir. Tabiî esnaf arasında ahiliğin gelişmesi tesadüfi değildir.
El işçiliği, sahibini soygun ve vurgun peşinde koşturmadığı, dilencilikle yüzünü yere getirmediği, ifrattan ve tefritten uzak tuttuğu i-çin övülmeye değer geçinme yolu kabul edilmiştir. Peygamberimiz çalışan el için "İşte Allah ve Resulünün sevdiği el bu eldir." buyur-muştur.
İslâm inancıyla Türk örf ve âdetlerini kaynaştıran ahîlik birbirini seven, sayan, yardım eden, fakiri gözeten, yoksulu barındıran, işi kutsal, çalışmayı ibadet sayan, din ve ahlâk kurallarına sıkı sıkıya bağlı esnaf ve sanatkârların, iş sahiplerinin, çırakların, kalfaların, us-talann meydana getirdiği bir teşkilât olarak yüzyıllarca Türk sosyal hayatını ve iş hayatını batılıların bugün dahi hayranlıkla ifade ettikleri örnek bir düzenleme ile geliştirmiştir.
Osmanlı İmparatorluğunda "Ahîlik" sistemiyle başlayan çıraklık eğitimi, becerili iş gücü yetiştirmede temel yaklaşım olmuş, 17. yüzyıldan sonra "Lonca" ve "Gedik" sisteminde varlığını sürdürmüş, Cumhuriyet döneminde de ara insan gücünün yetiştirilmesinde bir kaynak olma hususiyetini korumuştur.
İlkokul çağındaki çocuklarımızın (7-11 yaş grubu) hemen hepsi okula devam ederken, 12-14 yaş grubundaki gençlerimizin hemen hemen yansının okula devam etmediği bilinmektedir. Orta öğretim çağındaki gençlerimizin de (15-17 yaş grubu) ancak 1/3’ü lise ve dengi meslek okullarına devam etmektedir. Lise ve dengi meslek o-kullarına devam e-den bütün gençlerimizin geçimlerini sağlayacak bir iş bulabileceklerini kabul etsek dahi, çağ nüfu-sunun 2/3’üne örgün eğitim yoluyla iş hayatında çalışmalarını sağlayacak asgari bilgi ve beceri kazandıramamaktayız.
Burada üzerinde önemle durulması gereken husus, okulu terk oranının yüksek olduğu ortaokul kademesinde gençlerimizin meslek öğrenmek ilgi ve istidatları istikametinde beceri kazanmak ve geliştirmek maksadıyla devam edebilecekleri bir meslek ortaokulunun hemen hemen olmayışıdır. Örgün eğitimimizin bu yapısı, ilkokulu bitiren ve çağ nüfusunun yarısını meydana getiren gençlerimizi eğitim imkânlarından mahrum bırakmaktadır.
Bu dinamik ve genç nüfus iş öğrenmek, meslek edinmek gayesiyle işyerlerinde sosyal güvenlikten ve teorik meslek eğitiminden mahrum bir şekilde çalışırken, sanayileşmekte olan ülkemizin kalifiye teknik eleman ihtiyacı hızla artmakta ve bu ihtiyaç meslek o-kullarıyla karşılanamamaktadır. Dolayısıyla hiçbir mesleki eğitim görmeden iş hayatına atılan bu gençlerimizin çıraklık eğitimi sistemi ile yetiştirilerek kalifiye teknik eleman olmalarının sağlanması, ülkemizin, kalifiye teknik eleman ihtiyacının karşılanmasında en iktisadî yoldur.
Bundan dolayıdır ki 3308 sayılı Çıraklık ve Meslek Eğitimi Kanunu ile düzenlenen çıraklık eğitiminden;
- İlkokul mezunu olup 19 yaşından gün almamış ve okul sistemi dışında bulunan gençlere temel meslek eğitimi vermek,
- Çıraklık sistemine girecek gençlerin uygun meslek seçimine rehberlik etmek
- İş hayatı içindeki 12-18 yaş grubundaki gençlerin sosyal güvenliklerini tespit etmek
- Ülke genelinde, çeşitli mesleklerde kalfalık ve ustalık standartlarını tespit etmek
- Kalfa ve ustaların meslek kurslarıyla mesleklerinde gelişmelerini sağlamak
- Ustaların, iş yerlerinde çırak öğrencilere sanatlarını daha iyi öğretmenlerini sağlamak gayesiyle "Usta öğreticilik" kurslarıyla gelişmelerini sağlamak
- İşyeri açmayı belli bir düzene bağlamak
- Eğitim kurumlarıyla iş hayatı arasında işbirliğini geliştirmek
gibi amaçlar hedeflenmiştir. Ülkemizde çıraklık yaşında olup işyerlerinde çalışan 800.000 ila 1.000.000 gencimizin bulunduğu tahmin edilmektedir. Bu rakamlar çıraklık eğitiminin önemini izah etmeye yeterlidir. Sayılan milyona varan ve üretim içinde bulunan bu gençlerimizin amacı işlerini öğrenip ustalık belgesi almak ve işyeri açmaktır.
Çıraklık eğitimine başlayan aday çırak ve çıraklar;
a) Sosyal güvenlik sisteminden,
b) Askerlik tecil işlemlerinden, O İş yerinden az da olsa ücret
almaktan,
d) Diğer öğrencilerin faydalandığı haklardan faydalanmaktadırlar.
Bugün ülkemizdeki çıraklık eğitimi, Batı’daki benzeri eğitimlerden farklı, Ahîlik ruhuna uygun bir anlayışla hızla gelişmektedir. İşe değil insana önem veren bu anlayışın gelişmesinde esnaf ve sanatkârlarımızın yakın ilgi ve desteğinin önemli rolü vardır. Esnaf ve sanatkarlarımızın son yıllarda Ahîlik üzerine yaptıktan toplantı ve benzeri faaliyetlerdeki hızlı artışın 3308 sayılı Kanun’un yürürlüğe girmesi ile aynı zamana rastlaması bir tesadüf değildir. Çıraklık eğitimi esnaf ve sanatkârlarımızın ruhlarının derinliğindeki Ahîlik şuurunun canlanmasında teşvik edici, uyandırıcı bir rol oynamaktadır. Diyebiliriz ki çıraklık eğitimi ile Ahilik şuuru bir bütün haline gelmiştir. Birinin gelişmesi diğerinin gelişmesini ve kökleşmesini sağlamaktadır. Çıraklık eğitiminin gelişmesi ile esnaf ve sanatkârlarımızın ahilik ilkelerine daha sıkı sarılmasının sağlayacağı maddî ve manevî faydalar ise bütün milletimizce paylaşılacaktır.
Bizlere düşen, bu bütünleşmenin geliştirilmesini sağlamaktır.

LİMME (LİSE MEZUNLARINA MESLEK EDİNDİRME) PROJESİ

İhsan ÖZÇUKURLU
MEB. Müsteşar Yrd.

Hızla kalkınmakta olan ülkemizde; bir tarafta vasıfsız insan gücü fazlalığı varken, diğer taraftan vasıflı insan gücüne büyük ölçüde ihtiyaç bulunmaktadır.
Bu ihtiyaca rağmen, mevcut eğitim uygulamalarının sonucu olarak, özellikle ilkokul ve lise mezunlarının çok önemli bir bölümünün üretime dönük hiç bir meslekî bilgi ve beceriye sahip olmaksızın hayata atıldıkları bir gerçektir.
Son on yılda; İlkokuldan mezun olan 10 662 550 çocuğumuzun % 46’sı olan 4 899 160’ nın ortaokula lise ve dengi okullardan mezun olan 2 130 968 gencimizin % 72,6’sı olan i 548 121’inin de yüksek öğretim kurumlarına giremediği istatistikî bilgilerden anlaşılmaktadır.
Her yıl genel liselerden mezun olup üniversiteye giremeyen gençlerin, geçen yıllardan üniversiteye giremeyenlerin sayısına katılması ile açıkta kalanların sayısı giderek çığ gibi büyümektedir.
İnsanlarımızın; İYİ İNSAN, İYİ VATANDAŞ olmalarını sağlamanın yanında İYİ MESLEK ADAMI olmalarını da sağlamak, böylece mal ve hizmet üretimine katılmalarına ve katkıda bulunmalarına imkân hı-zırlamak suretiyle mutlu olmalarını ve toplumun mutluluğuna katkıda bulunmalarını gerçekleştirmek Milli Eğitim Bakanlığı olarak sorumluluğumuzun ve yükümlülüğümüzün gereğidir.
İşte bu sebeplerle, Lise Mezunlarına Meslek Edindirme, kısa adıyla LİMME Projesi hazırlanmış ve uygulamaya konulmuştur.

LİMME PROJESİNİN AMACI
"Lise ve dengi okul mezunlarından yüksek öğretim kurumlarına devam edemeyenlerle yüksek öğretimi bitirdiği halde istihdam imkânı bulamamış gençlerimize-, çalışma hayatımızın gerektirdiği meslekî yeterlikleri kazandırarak iş bulmalarına, kendi işlerini kurmalarına yardıma olmak böylece bunların işsizliğini önlemek mutlu olmalarını ve toplumun mutluluğuna katkıda bulunmalarını sağlamaktır."
Eğitime 15 Ekim 1990 tarihinde başlayan LİMME Projesi kapsamındaki meslekî eğitime-, 72 ilde. 429 ilçede, 949 okul ve kurumda 5679 eğitim elemanı ile devam edil-mektedir.
LİMME Projesi kapsamında meslekî eğitim gören öğrenciler; en çok bilgisayar, muhasebe, daktilografı, bankacılık elektrik, elektronik giyim, çocuk gelişimi, otelcilik ve turizm gibi programlan tercih etmişlerdir.

SAĞLANACAK İMKANLAR:

1. öğrencilik haklarından istifade etmektedirler.
2. İş bulabilme imkânına daha kolay sahip olabileceklerdir.
3. Uygulamalı eğitimlerini işletmede yapaktan takdirde sigorta primleri Devletçe ödenmektedir.
4. Lise Diploması dışında, örgün meslekî eğitim programlarını tamamlayanlara Meslek Lisesi Diploması, yaygın eğitimde modüler programlan tamamlayanlara Meslek Kursu Bitirme Belgesi verilecektir. Bir meslek alanındaki bütün modülleri tamamlayanlara meslek lisesi diploması verilecektir.
5.657 Sayılı Kanuna göre, Lise Mezunları 13. derecenin 3. kademesinden işe başlarken, meslek lisesi diploması almış olan 12. derecenin 2. kademesinden işe girmektedirler.
6. Aynı kanuna göre Teknik Hizmetler sınıfında görev alanlar teknik hizmetler sınıfına sağlanan ek imkânlardan yararlanacaktır.
7. Gerekli şartları yerine getirmeleri halinde ustalık belgesi alarak işyeri açma hakkına sahip olabileceklerdir.
8. İşini kurana, Sosyal Dayanışma ve Yardımlaşma Fonundan destek Halk Bankasından kredi sağlanacaktır.
9. LİMME öğrencilerinin askerlikleri tecil edilmektedir.
10. Meslek Lisesi diploması alanla ra yüksek öğretime geçişte ilâve puan verilecektir.

ÇAĞDAŞ DİN EĞİTİMİ

Halit GÜLER
D.İ. Başkan Yardımcısı

Türkiye Cumhuriyeti sınırlan içerisinde müslüman halkımızın dinî yönden yetiştirilmesi görevi, Diyanet İşleri Başkanlığına verilmiştir. Başkanlığımız, kuruluşundan buyana bu ulvî görevi, hizmetin önemine ve lüzumuna uygun bir seviyede çeşitli mekanlardan ve imkânlardan faydalanmak suretiyle İslâmî kaynaklı resmi bir anlayışla yürütmeye çalışmaktadır.
Yakın zamana kadar müslüman halkımızın dinî irşadı yalnızca camilerde ve Kuran kurslarında yürütülmekte idi. Kürsüde vaizler, minberde hatipler, mihrapta imamlar, kurslarda hocalar ve hafızlar halkımızın dinen yetiştirilmesi, ilmen geliştirilmesi ve ahlaken yüceltilmesi için samimi gayret sarf etmişlerdir.
Türkiye’de din hizmetinde Başkanlığımızın başarılı olamadığını ve hatta bir takım resmî düşüncelerin topluma empoze edilmesinde aracılık yapması amacıyla kurulduğunu söyleyenler de vardır. Din hizmetinde ulaştığımız netice ve kazandığımız tebliğ ve irşad zenginliği bu görüşün doğru olmadığını göstermektedir. Ülkemizde din hizmetinde gösterilen ihlâslı çalışmalardan netice alınamadığı söylenemez. S.S.CB.’de ve Kızıl Çin’de Kuransız ve camisiz yaşamaya mahkûm ve mecbur edilen, aile saadetinden ve inanç duygusundan mahrum bırakılan müslüman Türk toplumları ile onların bir parçası olan halkımız mukayese edilirse Türkiye’de verilen din hizmetinin değeri ve tesiri daha iyi anlaşılır. Hatta ülkemizdeki din hizmeti, diğer İslâm ülkelerindeki dinî çalışmalarla mukayese edilirse bizi mahcup edecek tabloların ortaya çıkmayacağını göreceğiz.
Kaba hatlarıyla durum böyle olmasına rağmen, dinî kaynakların zenginliğini düşünerek verilen hizmeti yeterli görmemek te neticenin daha memnuniyet verici olmasını temin bakımından önemlidir. İslâm’ın insan sevgisi, ilme verdiği değer, hizmet ve rahmet zenginliği, dünya ve ahiret anlayışı çağın imkânlarından faydalanarak ağırlıklı ilgi gösterilmeye ve dünyaya dağıtılmaya lâyıktır. Bu sebeple başarının biteceği noktayı belirlemek mümkün değildir. Basan İslâm’ındır. Biz onun başarısına ayak uydurmaya ve engin mesajını bütün insanlarca hissedilir ve anlaşılır hale getirmeye çalışıyoruz.
Türkiye’de İmam-Hatip Liselerinin açılması İlahiyat Fakültelerinin adedinin çoğaltılması, ortaokul ve liselere mecburu din derslerinin konmuş olması Başkanlığımızın hizmetlerine çok önemli katkılarda bulunmuş ve tabir caiz ise adetâ işimizi kolaylaştırmıştır. Türk toplumunu güçlü bir şekilde etkileyen Televizyonun da yayınlarının din hizmetine zarar vermeyecek ve hatta katkıda bulunacak şekilde ayarlanması ve dinî programların hazırlanmasında Başkanlığımızla işbirliği yapmayı kabullenmesi din hizmetine yeni ufuklar kazandıracaktır.
Başkanlığımız gelişen şartları dikkate alarak din hizmetini aminin dışına taşımak ve cami şuuruna bağlı kalmak kaydıyla irşad ve tebliğ usullerini zenginleştirmek ihtiyacını duymuştur. Bu düşünceyle dini yayınlar yenilenerek artırılmıştır. Süreli süresiz basılı yayınların paralelinde sesli ve görüntülü yayınlara da yer verilmeye başlanmıştır. Her eve giren televizyon ve video gerçeği dini telkinde önemli bir ağırlıkla dikkate alınmaya başlanmıştır. Her ay merkez ve taşrada ilmi ve dinî konferanslar ve paneller tertiplenmektedir. Yurt içinde ve yurt dışında.din görevlilerince yürütülen hizmete ilâveten, sık sık üniversiteden uzman hocaların da katıldığı gezici irşad ekipleri de gönderilmektedir. Başkanlığımız, kahvehanelerden fabrikaya, okuldan kışlaya, çalışandan işverene varıncaya kadar insanın bulunduğu her yere bu hizmeti ulaştırmak niyet ve hazırlığı içerisindedir.
Dünyamızda insanlar, emperyalist ülkelerce dinî inançları, renkleri, ırkları ve meslekleri dikkate alınmadan kurnazca usullerle ve gelişmiş telkin araçları ile tesir altına alınmaya çalışılmaktadır. Kültür emperyalizmi, misyonerlik faaliyetleri, ahlâk dejenerasyonu, alkol ve uyuşturucu alışkanlığı, kendi inanç ve kültürümüze yabancı hale getirilme çalışma lan... toplumumuzu tehdit eden ve sarsan tehlikelerdir. Bu tehlikelerin gerisinde ülkemize yönelik kötü maksatlı güçlü basın organizasyonlarının, haber ajanslarının, televizyon şirketlerinin, ticari ihtiraslarin mevcudiyetini sezmemek bizi her zaman zayıf duruma düşürür ve gafletle yaka-lanmamızı sağlar.
Bütün bunlarla din hizmetinde cami önemini kaybetti demek istemiyorum. Belki de daha çok ö-nem kazandı, camilerimiz din hizmetinin özüdür. Bu özdeki ruhun, sanatın, sevginin, sulhun ve ahlâkın etrafa yayılması ve cami kubbelerinin fezaya açılması gerekir. Bu açılma ve yayılma plânında başta televizyon olmak üzere tel kin ve iletişim araçlarının rolü çok büyük olacaktır. Televizyon yayın lan bildiğiniz gibi uydular ve çanak antenler vasıtasıyla sınır ve engel tanımaz bir hale gelmiştir. Keşke televizyonu biz bu hale getirseydik Keşke teknik sayemizde İslamın hizmetinde olsaydı. İslâmın dünya sulhunu sağladığı ve medeniyetlere yön verdiği çağlarda olduğu gibi.
TRT, kanallarını özel teşebbüse açma hazırlığı içerisine girmiş bulunmaktadır.
Dünya küçülmüş ve daha da küçülecektir. Bu küçüklük içerisinde din hizmeti büyümelidir ve ister istemez de büyüyecektir. Kültürler ve inançlar arası münasebetler teknik sayesinde artmıştır. Yeryüzünde hürriyet çığlıkları çoğalmış tır. inanç ve düşüncelere pranga vuran putlar bir bir yıkılmaktadır. Dünyanın şurasında burasında ya şayan milyonlarca müslüman Türk müstakil hale gelme ve bayraklarına kavuşma hayali içerisin dedirler. Bütün bunları görmemezlikten gelmek doğru olmaz.
Bu durumda Başkanlığımızın ortaya çıkan sebep ve şartlara uygun din hizmeti çalışmalarını geliştirmesi ve canlandırması gerekmektedir. İslâmi sese ve nefese heyecan unsurunu katması icabetmektedir. özellikle genç nesillere ulaşmanın veya onları kaybolmaktan kurtarmanın yollarının izah etmeye çalıştığım noktalardan geçtiğinin farkına varılmalı artık Bu şuurun ve hazırlığın içerisinde olduğumuzu ve ilerde sevindirici bir takım açıklamalarda daha bulunabileceğimizi memnuniyetle ifade etmek isterim.


Suça itilen çocuklarımızı tekrar topluma kazandıran bir eğitim kurumumuz

ÇOCUK ISLAH EVLERİ
Dilaver AYDIN

Aman üşütmesin, hasta olmasın diye üstüne titrediğimiz, uykularımızı bölük pörçük ettiğimiz yavrularımız...
Bir boyun büküşüne, hüzünlenişine, gözlerinde tomurcuklanan bir damlacık yaşına dayanamadığımız, ciğerparelerimiz...
Anasının şefkatten yoğrulmuş kollan arasında, geleceğinden habersiz, mışıl mışıl uyuyan çocuklarımız...
Sayısı ne kadar olursa olsun, daima "bir tane" olan canlarımız, ciğerlerimiz...
Dünya tatlısı, bizim çocuklarımız...
Hangi anne ister, bir gün evladının bir yanlışlığa düşüp suç işlemesini? "Senin çocuğun hırsızlık yaptı" ya da "bir gasp olayına karıştı..." gibi bir haberle irkilmeyi, ta canevinden, yüreğinden vurulmayı kim düşünür, kim arzular?
Ne büyük yıkım, ne dayanılmaz acıdır bu anne-baba için?
Fakat bunlar oluyor. Nice analar babalar hiç ummadıktan bir zamanda, beklemedikleri bir anda, bu tür haberler alabiliyorlar. Zaman zaman ellerinden, hatta kucaklarından tuttuktan, ancak akıllarından tutmayı ihmal ettikleri oğullarının ya da kızlarının bir üzücü haberiyle donup kalabiliyorlar.
Ve ortaya, suç isleyen çocuklar konusu çıkıyor. Daha "genç" bile otamadan karşısında savcıyı, hakimi gören, suçlu damgası yiyen çocuklar. Hayatı kazanma hesaplarına başlayamadan, kendilerini "kaybolma" tehlikesi içinde bulu-veren yavrular.
Ankara/Çocuk. Islahevi, işte bu suça itilen çocuklarımızı eğiterek "kazanmayı hedef a-lan bir eğitim kuruluşu. Teorik bilgilerin yanında, belirli bir işte beceriler kazandıran, hatta usta seviyesine çıkaran uygulamalar da yapılıyor bu kuruluşumuzda.
Ankara Çocuk Islahevi. Ankara’nın Keçiören ilçesinde yaklaşık 150 bin metrekarelik bir alan Çizerinde, bundan 51 yıl önce kurulmuş. Aslında ilk çocuk ıslahevi Edirne’de 1937 yılında açılmış. Amaç, suç işleyen çocukları, meslekî eğitim yaptırarak ıslah etmek.. Kunduracılık marangozluk terzilik., gibi atölyeler açılmış. Bu hususta Avrupa ülkelerinden çok ileri düşünmüşüz. Ancak 2. Dünya savaşı çıkınca Ankara’ya taşınmış bu okul. Şu anda ü-zerinde bulunan topraklarda faaliyetini devam ettirmiş. Demek ki Ankara Çocuk Islahevi’nin elli yılı aşkın bir mazisi var.
Halen Türkiye’de üç Islahevi bulunuyor. Öteki çocuk Islahevleri İzmir ve Elazığ’da. Buralarda eğitilen suçlu çocuk sayısı 500 dolayında.
Ankara çocuk Islahevi, ilk bakışta, modem bir yatılı okul gibi geliyor insana, Yatakhaneleri, reviri, kütüphanesi, spor sahaları ve hatta yüzme havuzu. Şimdi bunlara bir sosyal tesis daha katılıyor, üç katlı olarak yapılan bu yeni tesisin alt katı çocukların oturup konuşacakları, çay, vb. şeyler içecekleri bir lokal gibi. İkinci katı kütüphane olacak Üçüncü kat da ibadethane olarak hizmet verecek Ankara C. Savcısı ve Çocuk Islahevi Mümessili M. Yaşar Hacıoğlu, hizmet heyecanı ile dopdolu, çok hareketli bir insan. "Bu tesisin ilk parasını T.Diyanet Vakfı’ndan aldım, vakıf 10 milyon TL verdi. Bu para uğurlu geldi" diyor.
Ankara Çocuk Islahevi’nde toplam 180 kişi, suç işleyen çocuklara hizmet veriyor. Bu kadroda bir savcı, bir müdür, 3 müdür yardımcısı ve 86 kadar da infaz koruma memuru (gardiyan) bulunuyor. Ayrıca sosyal hizmet uzmanı, psikolog ve öğretmenler çocuklan gelecek güzel günlere hazırlıyorlar. Bu arada, çocuklara meslek kazandırmak amacıyla ağlan atölyelerde ustalar çalışmakta.
Buradaki çocuklardan ortaokul ve liselere gidenler de var. İki çocuk da İmam-Hatip lisesinde okuyor.
Ankara Çocuk Islahevi Müdürü Mehmet YALÇIN, tecrübeli bir yönetici. Cezaevlerinde de yöneticilik yapmış. Çocukların suça itilmelerinde dini eğitim noksanlığının etkili olduğu özellikle belirtiliyor. Bu arada bir anısını anlatıyor.
"Yıllar önce idi. Görevli bulunduğum Amasya’da idama mahkûm bir kişinin cezası infaz olacaktı. Mahkumun oğlu, kızı, ve kardeşleri de orada idiler. Kardeşi ile görüşmesi sırasında hüzünlü bir tablo oluşmuştu. Gözyaşlarını tutamayan kardeşine, biraz sonra hayatı sona erecek olan kişi şöyle söylemişti:
- Kardeşim, üzülme. Doğup da ölmeyen var mı? Kimi kazadan ölür, kimi hastalıktan. Kimisi de beni gibi ipten ölür gider. Ancak şunu söylemek istiyorum ki, ben dinimi öğrenemedim, cahil kaldım. Çocuklarıma tek vasiyetim ve tek nasihatim, dinî eğitim al-malarıdır. Dinimi bilse idim, yaptıklarımı yapmaz, burada da olmazdım. Haydi ağlama."
Sosyal hizmet uzmanı Sedat TÜRKERİ’nin yanında hükümlü çocuklarla ayrı ayrı konuşuyoruz. Irza geçme, silâhlı gasp ve hırsızlık sebebiyle ıslahevine gelen çocuklarla, işledikleri suç üzerinde sohbet ediyoruz. Henüz 14’ünde, 15’inde çocuklar, Yüzlerine bakıyorum. Pırıl, pırıl, tertemiz. Onların suça itilmelerinde ana-babaların, çevrenin, arkadaş gruplarının, içinde yaşadığımız toplumun suçu yok mu? diye düşünüyorum. Sorular birbirine ulanıp gidiyor.
Hırsızlığın, kan davasının, harama el uzatmanın kötülüğünü onlara anlatabildik mi? Bir kısım ailelerin yanlışlıklan sonucu, onların kin ve intikam duygularına yenildiklerini inkâr edebilir miyiz. Cinsî konularda, doğruları, bilmesi gerekenleri öğretebildik mi? Bırakın başka televizyonları, kendi tv. mizde, çocuklarımızı düşünerek yayın yapabiliyor muyuz? Sohbet ettiğimiz çocuklara ayrı ayrı sordum: " Bu kadar tecrübeden sonra, kendi yaşıtlarına bir şey söylemek ister misin?
Hemen hepsinin de cevabı aynı idi:
"Arkadaşlarını iyi seçsinler..."
Ankara Çocuk Islahevi’nden ayrılırken zihnim karmakarışıktı. Bu çocuklar yarın tekrar topluma döndüklerinde nasıl karşılanacaktı? Arzuladıkları huzur ve barış ortamını bulabilecekler mi? Dostça bir tebessüm, en azından.
Kim bilir?