Makale

İNSANLARI İSLAM’A DAVET VE İRŞADIN GEREĞİ

Dr. Durak PUSMAZ / Haseki Eğitim Merkezi Müdürü

İNSANLARI İSLAM’A DAVET VE İRŞADIN GEREĞİ

İnsanlık tarihinde, doğru ya da yanlış hiçbir sistem, hiçbir nizam ve ideolojinin büyük kitleler tarafından kendiliğinden benimsenip kabul edildiğini göremiyoruz. Herhangi bir nizam ve ideolojinin kabulü için mutlaka o nizam ve ideolojinin sahiplerinin, davetçilerinin bulunması gerekir. Tarihte bu, hep böyle olmuştur. Din için de bu umumi kaide geçerlidir. Allah Teâlâ’nın insanların hidayeti için peygamberler göndermesi, bu peygamberlerin Allah’ın dininin yeryüzünde hakim olması için dâimî bir gayret ve çalışma içerisinde bulunmaları bunun apaçık bir delilidir. Hakkın “Hak” olduğu için kendiliğinden kabulü gerekseydi, İlâhî kitapların ve peygamberlerin gönderilmesine lüzum kalmazdı. Oysa yüce Rabbimiz ilk insan Hz. Adem aleyhisselamdan itibaren insanlara kitaplar ve peygamberler göndermiştir. Gerçi bir kulun hidayete ermesi veya dalalette kalması Allah Teâlâ’nın tasarrufundadır, ne kadar çalışsak çabalasak da neticede Allah’ın dilediği olur. Bu apaçık bir gerçektir. Allah dilemedikçe hiç bir kimseyi hidayete erdirmek veya sapıtmak mümkün değildir. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de: “Allah’ın doğru yola eriştirdiği kimse hak yoldadır. Kimi de sapıklıkta bırakırsa artık ona, doğru yolu gösterecek bir dost bulamazsın.”(1) buyurularak bu gerçek ifade edilir. Bu konuda bir çok âyet-i kerime vardır. Bunlardan bir kaçının anlamı şöyledir:
“Allah dilediğini sapıklığı içerisinde bırakır ve dilediğini de hidayete erdirir. Güçlü olan, hüküm ve hikmet sahibi olan O’dur.”(2)
“(Habibim!” Sen onların hidayete ermelerini ne kadar arzu etsen yine de Allah sapıklıkta bırakacağı kimselere hidayeti nasib etmez. Onların (azablarım önleyecek bir] yardımcıları da yoktur.’,(3)
“Allah dileseydi sizin hepinizi bir tek ümmet yapardı. Su kadar ki O, kimi dilerse onu sapıklıkta bırakır, kimi de dilerse onu hidayete erdirir. Yapageldiğiniz islerden elbette sorumlu olacaksınız.”(4)
Meallerini kaydettiğimiz bu âyeti kerimelerden insanları hidayete erdiren veya sapıklıkları içerisinde bırakanın Allah’ü Teâlâ olduğu açıkça anlaşılmaktadır. Ancak Yüce Rabbimiz insanlara cüzî irade vermiştir. insanlar bu iradeleriyle doğru yolu dilerse Allah onlara hidayeti nasib eyler, sapıklığı dilerlerse Allah da onları sapıklıkları içerisinde bırakır. Kimseyi zorla müslüman yapmaz. Öyle olsaydı mümin ile kafirin farkı olmazdı. Onun için Kuran-ı Kerimde: “De ki: Bu gerçek Rabbinizdendir; artık dileyen inansın, dileyen inkar etsin.”(5) buyrulmustur.
Yüce Rabbimiz müslüman olmayı dileyenleri de zorla küfür bataklığında süründürmez. Hidayeti isteyene hidayeti nasib eder, küfrü isteyene de küfrü. Ancak Allah, kimsenin küfür bataklığı içerisinde kalmasına razı olmaz. Nitekim Kur’an-ı Kerimde: “Eğer inkar ederseniz bilin ki, Allah sizden müstağnidir. Kullarının inkarından hoşnut olmaz. Eğer şükrederseniz sizden hoşnut olur. Hiçbir günahkar diğerinin günahını yüklenmez. Sonunda dönüşünüz Rabbinizedir; yaptıklarınızı o zaman size haber verir; çünkü O, kalplerde olanı bilir.”[6) iste bu sebeple insanları küfür karanlığından, isyan bataklığından kurtarmak için peygamberler ve kitaplar göndermiştir. Bu, Rabbimizin kullarına karşı olan rahmet ve şefkatinin eseridir.
Bir insana hidayet nasip olmayacaksa onu peygamber de hidayete erdiremez. Peygamberlerin görevi sadece tebliğden ibarettir. Bilindiği gibi Ebû Talib, Peygamber Efendimizin amcasıdır. Peygamberimizi her zaman korumuş, yardım etmiş ve ona arka çıkmıştır. Peygamberimiz Mekke döneminde islamiyeti tebliğ ve yayma hususunda amcasının büyük ölçüde yardım ve himayesine mazhar olmuştur. Ancak Ebû Talib bunları Hz. Peygamber’e inandığı için değil, yeğeni olduğu için, bir akrabalık görevi olarak yapmıştır. Ebû Talib, Peygamberimizi çok severdi. Peygamberimiz de onun imana gelmesini, hidayete ermesini çok arzu ederdi. Saîd b. Müseyyeb’den söyle rivayet edilmiştir:
“Ebû Talib vefat edeceği sırada Resûlullah (s.a.s.) onun yanına geldi. Orada Ebû Cehil ve Abdullah b. Ümeyye bulunuyordu. Resûlullah (s.a.s.) amcasına yaklaşarak dedi ki:
“- Amcacığım, ‘Lailaheillallah’ de ki, Allah’ın nezdinde onunla seni müdafaa edeyim.” Bunun üzerine Ebû Cehil ve Abdullah b. Ümeyye dediler ki:
“- Ey Ebû Talib! Abdulmuttalib’in dininden dönecek misin?” Resûlullah (s.a.s.) durmadan yukarıdaki cümleleri tekrarlarken onlar da aynı sözleri tekrar ediyorlardı. En sonunda söylediği söz: Abdulmuttalib’in dini üzereyim” olmuş ve ’Lailahe illallah’ demekten kaçınmıştır. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s.):
“- Allah’a yemin ederim ki menedilmedikçe senin için mağfiret dilerim.” demiştir. Bu münasebetle nazil olan ayet-i kerimede ise söyle buyurulmustur: “Peygamber’e ve inananlara, yakınları da olsa müşrikler için mağfiret talep etmek olmaz.”’(7) Ebû Talib hakkında ise su ayet-i kerime nazil olmuştur(8) “(Ey habibim!) Muhakkak ki sen her sevdiğini hidayete erdiremezsin. Ama Allah dilediğini hidayete erdirir."(9)
Ebû Hüreyre (r.a.)’in rivayet etmiş olduğu hadis-i şerif ise şöyledir: “Ebû Talib vefat edeceği sırada Hz. Peygamber geldi ve dedi ki:
“-Amcacığım, ’lailahe illallah’ de ki kıyamet günü onunla sana şeha- det edeyim.” Bunun üzerine Ebû Talib su karşılığı verdi:
“- Şayet Kureyşliler ölüm korkusundan böyle demiştir, diyerek beni ayıplamayacak olsalardı ben onu senin için kabul ederdim, sırf seni sevindirmek için söylerdim.”(10)
İnsanın hidayete ermesi veya dalalette kalması Allah’ın tasarru- fundadır, ama yüce Allah insana da irade ve ihtiyar vermiştir. Bu nedenle Allah Teâlâ, hidayeti dileyene hidayeti nasib eder, sapıklığı dileyene de sapıklığı verir. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de: “Şüphesiz Allah dilediğini sapıtır ve kendisine yöneleni doğru yola eriştirir.”(11)”’ buyurulmuştur.
Allah Teâlâ kullarının hidayetine İlâhî kanunun icabı bir takım vasıtalarla gerçekleştirmektedir. Nitekim Enbiyâ sûresinde Hz. İbrahim, Lût, ishak ve Yakub peygamberlerden (a.s.) bahsettikten sonra devamla: “Onları emrimizle doğru yolu gösterecek rehberler kıldık.”(12) ve İsra’ sûresinde: “Gerçek Kur’an (insanları) öyle bir şeye (yola) doğrultup götürür ki, o, en adil ve en doğru bir yoldur.”1131 buyurulmaktadır. Bu iki ayetin ilkinden peygamberlerin, İkincisinden de bizzat Kur’an-ı Kerim’in hidayete rehberlik ettiğini öğreniyoruz. Öyle ise insanların hidayete ermeleri için rehberlere, mürşidlere ihtiyacı vardır. Zaten Asr-ı Saadetten itibaren zamanımıza kadar İslamiyet cihana mürşidler, mübelliğler, İslam davetçileri vasıtasıyla yayılmaktadır.
İnsan ham bir maddedir. Ona istenilen sekil verilebilir. Bunu söyle bir misalle anlatalım. Ormanda yetişen iri iri ağaçlar vardır. Bu ağaçlardan odun olabileceği gibi ev için çok yararlı eşyalar da yapılabilir. Bu, o ağacı işleyen kimsenin durumuna bağlıdır. Oduncunun eline düşerse keser odun yapar, yanıp kül olur gider, Marangozun eline düşerse doğrama olur, kapı, pencere vb. şeyler yapımında kullanılır. Mobilyacının eline düşerse salonlarımızı süsleyen büfe, koltuk, masa, sehpa gibi şeyler olur. Hatta bunlar içerisinde zamanla antika değerinde olanlar olur, müzelere kaldırılır, insanlar hayranlıkla seyrederler. Demek ki ağaç, kendisini isleyen sanatkarın ustalık ve maharetine göre şekil alır, değer kazanır, işte insan da böyledir, eğitim ve irşadla kötülüklerden arınır, doğru yolu bulur, hem Cenab-ı Hak katında ve hem de halk katında değerli olur.
Tebliğ ve İrşadın yapılması gayri müslimler için mükellefiyetin şartı olduğu gibi(14), müslümanların da dinlerine bağlı kalmaları ve dinlerini öğrenmeleri irsadla mümkündür. Peygamber efendimiz (s.a.s.) bu hususa işaretle: “Din nasihatle kaimdir.”(15) buyurmuşlardır. Bu hadis-i şerifi ulemâ, islamın ruhunu teşkil eden dört hadisten biri saymışlardır.1161 Bu bakımdan islamiyetin yayılması ve yaşamasında irşadın, va’z u nasihatin rolü büyüktür. İslam mürşidlerinin metodlu, azim ve kararlı olarak faaliyet gösterdikleri devrelerde, islamiyetin ne kadar sür’atle yayıldığını ve müslümanların dinlerine ne kadar kuvvetle bağlı olduklarını görüyorsak; bu görevin ihmal edildiği, faaliyetin durakladığı devrelerde de, o nisbette islamiyetin yayılma hızının düştüğünü, müslümanların dinlerine bağlılıklarının zayıfladığını ve ahlâki değerlerinden bir çok şeyler kaybettiklerini görüyoruz. Merhum Mehmed Akif Ersoy bu konuya temasla söyle der: “Şayet bir millet ahlakça uğradığı alçalmalar yüzünden hayır namına, hak namına vuku bulan tavsiyeleri kötümsüyor, yahut herkesi hayra davet etmek hususunda gevşeklik göstermeyi tercih ediyorsa bu hal o milleti dünyada zillet, esaret ve izmihlale (yenilgiye) ahirette azaba sürükler.”(17) Su halde İslam nizamının bütün dünyaya hakim olması ve müslümanların islamiyeti öğrenip yasamaları, irşad ve tebliğ görevinin tam ve kâmil olarak yerine getirilmesi ile mümkündür.
Günümüz nisanının irşad ve tebliğe olan ihtiyacı daha da fazladır. Çölün ortasında susuz kalmış bir kimsenin suya olan ihtiyacı ne ise günümüz insanının irşad ve tebliğe olan ihtiyacı da odur. Çünkü günümüz insanının etrafı inkar, ilhad ve isyan bataklığı ile çevrilmiştir. Onları bu bataklıktan kurtarıp vahyin aydınlığına kavuşturmak ancak irşad ve tebliğ ile mümkün olur. Aslında irşad ve tebliğ hayatın bir gerçeğidir; her asırda insanların buna ihtiyacı vardır. Dinimizin güzelliklerinin yayılması ve yaşanması irşad ve tebliğ ile mümkündür, insanların inkâr ve isyan bataklığından kurtulup hidayetin aydınlığına kavuşmaları ve hidayet şerbetini içmeleri irşad ve tebliğ ile mümkündür.

(1) Kehf sûresi: 18/17.
(2) İbrahim sûresi: 14/4.
(3) Nahl sûresi: 16/37.
(4) Nahl sûresi: 16/93.
(5) Kehf sûresi: 18/29.
(6) Zumer sûresi: 39/7.
(7) Tevbe sûresi: 9/113.
(8) Seyyid Kutub, R Zılâlil-Kur’ân, XI, 279-280. Ayrıca bk. Buhârî, Tefsir, Kasas sûresi, 1.
(9) Kasas sûresi, 28/56.
(10) Seyyid Kutub, age., XI, 280.
(11) Ra’d sûresi: 13/27.
(12) Enbiyâ sûresi: 21/73.
(13) Isrâ sûresi: 17/9.
(14) Muhammed Tancî, llm-i Kelam, s. 51 (1st. Y.I.E. Ders Notları).
(15) Buhârî, İmarı, 42; Müslim, iman, 95.
(16) Tecrîd-i Sarih Tercemesi, IV, 474.
(17) M. Akif Ersoy, Kur’ân-ı Kerimden Ayetler, Mev’ızeler, s. 69.